Kiraz Çiçeklerinin Altında: Savaşın gölgesindeki tekinsiz estetik
Haberin Eklenme Tarihi: 5.01.2026 22:42:00 - Güncelleme Tarihi: 6.01.2026 15:53:00Japon edebiyatında savaş sonrası dönemin en sarsıcı figürlerinden biri Ango Sakaguçi. Sadece yazılarıyla da değil, savaşın karanlığında geçirdiği kısa ömründe hayata karşı duruşuyla iç dünyasını gözler önüne seren bir yazar o. Gerçek adı Heigo Sakaguçi. 20 Ekim 1906’da Japonya’nın Nigata şehrinde, geleneksel değerlerle örülü bir ailede, 13 çocuğun 12’ncisi olarak dünyaya geliyor. Birinci Dünya Savaşı, Sibirya Mücadelesi, Mukden Hadisesi gibi birçok savaşın ve çatışmanın arasında büyüyen Sakaguçi, gençlik yıllarından itibaren içinde bulunduğu geleneksel değerlerle mesafeli, hatta çatışmalı bir ilişki kuruyor. Nigata Şimbun gazetesinin yöneticisi olan babasının ölümü, Budizm ile ilgilenmesinde ve yazı yazma istediğinin zihninde yerleşmesinde belli ki tetikleyici bir unsur oluyor; önce Tokyo Üniversitesi Hint Felsefesi Bölümü’nde lisans eğitimi alıyor, ardından da yazmaya başlıyor. O arada bir de öğretmenlik yapıyor.
İkinci Çin-Japon Savaşı’nın ardından gelen İkinci Dünya Savaşı, toplumun ruhunu nasıl karartıyorsa Sakaguçi’nin de içini darmadağın ediyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Japon toplumunun yaşadığı ahlaki ve kültürel çöküş, onun da benliğini kuşatıyor. Bu, elbette ki yazılarının bel kemiğini oluşturuyor. Tabii Buraiha’nın etkisi büyük. Buraiha, yani İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında yükselişe geçen, ülkenin amaçsızlığını ve kimlik bunalımını anti-kahramanlar üzerinden anlatan bir grup aykırı yazarın oluşturduğu, “Çöküş Okulu.” İsim, boşuna değil; bu aykırı yazarların konu aldıkları “ahlaksız” ve “amaçsız” karakterler; alkol ve uyuşturucu bataklığında geçen, kendi bohem yaşam biçimlerinin âdeta yansıması. Kurdukları sarsıcı ve vahşi dil ise işgalle birlikte Japon toplumuna tanıtılan Amerikan sosyal değerlerine karşı bir eleştiri. İşte Ango Sakaguçi de bu grubun Osamu Dazai ile birlikte temsilcisi oluyor, Japon gençliğinin benlik duygusunu yeniden çağıran yazarlardan biri hâline geliyor. Grubun çoğu üyesinin hikâyesi maalesef ki erken son buluyor, çoğu son da bu çöküşün bir selamı olarak intiharla gerçekleşiyor. Sakaguçi, intihar etmese de 1955’te, yani henüz 48 yaşındayken beyin anevrizmasından hayatını kaybediyor.
Tabii Sakaguçi’nin yazını, içinde bulunduğu grup kadar çarpıcı bir yapıya sahip. Anlatıları genellikle, düzenin yıkıldığı anlarda insan doğasının “gerçek” yüzünün ortaya çıktığına dair sarsıcı bir kabule dayanıyor. “Kiraz Çiçeklerinin Altında” kitabında yer alan -kitaba ismini de veren- “Kiraz Çiçeklerinin Altında” ve “Aptal” adlı hikâyeler de bu kabulün iki farklı ama birbirini tamamlayan yüzünü temsil ediyor. Her iki metinde de Sakaguçi; insanın iyilikle değil, çoğu zaman korku, çıkar, zaaf ve anlamsızlıkla şekillendiğini gösteriyor. Zaman zaman Budizm ile barışsa dahi geleneksel değerler de Amerikan değerleri kadar onun bu iki hikâyesinde payını alıyor. Peki bunu nasıl yapıyor? Bunu anlamak için iki hikâyeye de yakından bakalım şimdi.
Hayatın imtihanı: Yok eden güzellik
Sakaguçi’nin “Kiraz Çiçeklerinin Altında” hikâyesi, Japon kültüründe güzelliğin ve saflığın sembolü olan kiraz çiçeğinin radikal biçimde ters yüz edildiği bir anlatıya sahip. Burada kiraz çiçeklerinin altı, huzur ve dinginliğin değil, karanlık bir dehşetin mekânı olarak karşımıza çıkıyor. Şöyle diyor Sakaguçi, Suzuka Geçidi’ndeki kiraz çiçekleri hakkında: “Kiraz çiçeklerinin altında toplaşan insanlar manzaranın tadını çıkarırken sarhoş oluverir; etrafa kusar ve birbirleriyle kavga ederken bulurlar kendilerini. Bu toplanmacalar Edo Dönemi’nde başlamıştı zaten. Evvel zaman önce insanlar kiraz çiçeklerinden korkardı, manzaraymış çiçekmiş kimsenin aklına dahi gelmezdi. Şimdilerde kiraz çiçekleri düşünüldüğünde akla ilk gelen, altında insanların toplandığı, sarhoş olup birbirlerine girdikleri pek canlı, pek neşeli vakitler olabilir. Ama o ağaçların altından insanları çıkarınca geriye nasıl ürkütücü, nasıl korkutucu bir manzara kalıyor bir bilseniz!”
Yılda bir yaşanan bu çiçekli efsunda deliren anneleri, küsen dostları bir bir anlatıyor ve nihayet cani bir haydudun hikâyesine başlıyor. Dağda yaşayan, şehre insanları soymak için gelen, karşısında duran herkesi öldüren gaddar bir haydudun bu çiçeklerle ve aslında kendiyle olan imtihanını esas alıyor bu hikâye. Hiç kimseden ve hiçbir şeyden korkmayan bu haydut, geçidin bu esrarengiz çiçeklerinden korkar, altından geçerken içinde yaşadığı huzursuzluk, çaresizlik onu neredeyse delirtir ama bir o kadar da merak içinde bırakır. Daha önce hissetmediği bu duygular sebebiyle aslında bu çiçeklere karşı hürmet de gösterir ilginç bir şekilde. Bir gün -daha çiçekler açmamışken- geçitte gördüğü bir adamı soyar, gasp eder, eşinin gözleri önünde de canına kıyar. Bu cana kıyma arzusu da adamın kendisine karşı koymasından değil, eşinin büyüleyici güzelliğinden dolayı gerçekleşir. Böyle böyle yedi eşe sahip olmuştur, sekizincisini de aynı şekilde elde etmesinde kendince sorun yoktur. Kadın hiç direnmez ona, eşi olmayı kabul eder ve adamdan onu taşımasını ister. Bu güzelliğe kendini ispat etmek isteyen haydut, sırtında yeni eşiyle dağ bayır yürümeye başlar: “Burada gördüğün dağların hepsi benim. Burada tüm dağlar, tüm ağaçlar, tüm vadiler, hatta o vadilerin üstündeki bulutlar bile, hepsi benim. Bana ait hepsi.” Bu cümleler, geçidin imtihan sorusu olacak, çiçek zamanında sonucunu yaşayacaktır.
Öncelikle sahip olduğu hiçbir şey kadını tatmin etmez. Eve gelir gelmez diğer eşleri -çirkin olan bir tanesi hizmetçi olması için hariç tutularak- hayduda öldürtür; güzellik güçse eğer rakipsiz olmalıdır. Ama yine de mutsuzdur. Önüne gelen hiçbir yemeği, hiçbir hizmeti beğenmez. Çünkü dağ, şehrin güzelliğinden yoksun; buradaki varlıklar medeniyet pratiklerinden bihaberdir. Her şeyi kendi güzellik ölçütüyle değerlendirir. Bu yüzden her şey onun kriterlerince yeniden şekillendirilir. Yeni bir kavram dahil olur dağa; natürel hayattan kopuk yeni bir “güzellik” biçimi.
Haydut için bu kadın kiraz çiçekleri gibidir, güzelliğin huzursuz tezahürü. “Tek başına anlamı olmayan tuhaf parçaları bir araya getirip bir bütün oluşturan” büyülü bir güzellik; kimonolu, tokalı, kemerli, renkli… Kadın gibi, kiraz çiçekleri gibi, şehir gibi efsunlu. Bu büyünün altında o ne isterse yapar o yüzden. Şehre gitmek ister kadın, tası tarağı toplar şehre giderler. Zenginleri, asilzadeleri soy, mücevherlerini bana getir der hayduda, önüne dökülür talepleri. En son adamdan gasp ettiği kimselerin kellerini getirmesini ister kadın. Hiçbir şeye mutlu olmayan bu kadının, ancak önüne yığılan kelleler keyfini yerine getirir. Yüzlerce kelle onun oyuncağı olur evde. Her gün yeni bir kelle siparişi verir hayduda. Bir prenses, bir general, bir rahip… En çok da rahip kellesi zevklendirir kadını; o kelleye türlü türlü kötülükler yaptırır oyunlarında.
Öldürmeye, çalmaya alışkın olan haydut ise hiç mutlu değildir bu hayattan. Öncelikle şehirdeki hiç kimse ona saygı duymaz, dağda kudretinden övünürken burada bir hiçtir. Bu yüzden kiraz çiçeklerini hatırlar bir gün ve dönmek ister; sahip olduğu, aidiyet duyduğu tek yere, dağa. Kadın bırakmaz onu, o kadar muhtaçtır ki onun varlığına, yeniden dağa onunla gelmek ister. Ve yola çıkarlar birlikte. İlk tanıştıkları günün aksıyla. Geçit çiçeklerle bezenmiştir bu sefer, kadın sırtında o günün hatırıyla sohbet eder adamla. İkisi de umutludur, birbirinden çok farklı hayallerle. Nihayet bir ağacın altında o huzursuz rüya başlayıverir, “buradaki her şey benim” diyen adamın imtihan sonucudur bu. Hayatının aşkı geçitte iblise dönüşür, boynuna sarılır. Uğruna cinayetler işlediği bu güzelliğin ancak canına kıyınca anlar ki kiraz çiçeklerinin oyununa gelmiş, sevdiği kadını kaybetmiştir. Pişmanlıkla ağlarken çiçeklerin yaprakları sarar ikisini ve önce kadını, sonra kendisini siler hayattan.
Sakaguçi’ye göre kiraz çiçeklerinin altındaki bu güzellik büyüsü, ardında bıraktığı korku ve huzursuzluk aslında insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesidir. Güzellik de bu yüzleşmenin bir parçasıdır; çiçeklerin, şehrin ve kadının güzelliği bu yüzleşmenin bir aracıdır, benliğin bir tezahürüdür. Bununla ilgili Sakaguçi, hayduda kadını öldürmeyi düşündüğü ilk anda şunu söyletir çünkü: “O kadın aslında ben miyim? Kadını öldürürsem benliğimi de öldürmüş mü olacağım?”
Bu karanlık yüzleşme, tabii ki yazarın hayatındaki kopuşlarla doğrudan izler taşır. Sakaguçi, savaş sonrası Japonya’da “ahlaki çöküş” olarak tanımlanan süreci bir felaket değil, bir ifşa olarak görür. Ona göre düzen çöktüğünde ortaya çıkan yozlaşma, insanın zaten içinde taşıdığı bir gerçektir. Aynı şekilde hikâyede güzelliğin kötülükle olan ilişkisi de Sakaguçi’nin geleneksel estetikle hesaplaşmasının bir göstergesi olarak sunulur. Burada kötülük, olağanüstü bir sapma değil, güzelliğin doğal bir uzantısı gibidir. Zira Sakaguçi’ye göre insan, estetik ve ahlak arasında kurulan yapay bağları savaş ve yıkım anlarında çoktan kaybetmiştir. “Kiraz Çiçeklerinin Altında” hikâyesindeki rahatsız edici, sarsıcı atmosfer, bu düşüncenin edebî yansımasıdır: Güzellik, insanı arındırmaz; aksine içindeki şiddeti görünür kılar. Böylelikle yazar, var olan yargıları tek tek estetik üzerinden kırarak sorguya açar.
Savaşın travmasında sessiz bir direnç
“Aptal” hikâyesi ise bu şiddeti daha gündelik, daha sıradan bir zeminde ele alıyor. Burada merkezde olan karakter, toplumsal normlara uyum sağlayamayan, edilgen ve kırılgan bir figürdür. Ancak Sakaguçi, bu “aptallığı” zekâ eksikliği olarak değil, hayata tutunamamanın bir biçimi olarak sunar. Toplumun rasyonel, üretken ve uyumlu birey beklentisi karşısında bu karakter bir fazlalık gibidir. Bu yüzden onu başka bir karakterin gözünden, anlatır; hikâye kurgusunda da pasivize edilir, nesneleştirilir: “Osayo!” İzava’nın komşusu…
Aslında film yönetmeni olmak isteyen ama bir gazetede muhabirlik yapan 27 yaşında bir gençtir İzava. Kiracı olarak kaldığı bina, insanlarla birlikte domuz, köpek, tavuk ve ördek gibi çeşitli canlıların birlikte yaşadıkları bir yerdir. Eski, kırık dökük bu binanın alt katında ev sahibi ve karısı, çatı katında bir anne-kız yaşar. Ana binadan ayrılan kulübede İzava; yan evde ise deli adam ve aptal karısı vardır. Deli adamın deliliği içinde yaşamak zorunda kaldığı “kültürsüz avam”dan pek hoşlanmaması ve bunu belli etmesinden kaynaklanır, kadının aptallığı da sessizliğinden, çaresizce paniklemesinden, panikleyecek bir durum bulamazsa tepkisizliğinden… İzava da aslında deli adama benzer birçok yönden, kendini deli olarak tanımlamasa da. O da insanların bayağılığından ve pespayeliğinden iğrenir, bu yüzden İzava toplumu, toplum da İzava’yı dışlar.
Yaşadığı yer, ülkesi, toplumu zaten karanlıktadır; her an ABD tarafından yapılacak hava saldırısına karşın sirenler çalabilir, bir bina yanabilir, insanlar ölebilir endişesiyle herkes tetiktedir. Muhitteki binaların birçoğu mühimmat fabrikalarının lojmanları olarak kullanılır; bazıları ise gizli cinsel birlikteliklerin mekânı olarak. Metresler, fahişeler ya da birtakım çarpık ilişkiler… İzava, toplumun bu bayağılaşmasını ve kötüleşmesini savaşa bağlasa da Sakaguçi, başka bir karakterine söylettiği üzere toplumun hep böyle yaşadığını düşünür.
İzava, Sakaguçi’nin aynası gibidir çoğu yerde. Zira yazar, İzava gibi içinde yaşadığı dünyada kişiliğe, ego arayışına ve özgünlüğe yer olmadığını düşünür. Dönemin kendisini hem ilkel hem de anlamsız bulur. “İnsan dürüstlüğü ile Japonya’nın iki bin yıllık tarihinin gömüldüğü savaş ve yenilgi tufanı arasında nasıl bir ilişki olabilir? Ulusun tüm kaderi, en zayıf içsel muhakeme becerisine sahip olan bu adamların iradesi ve onları takip eden cahil kalabalığın kör eylemleri tarafından belirleniyordu” der. İzava’nın yaptığı mesleğe karşı şevki, inancı dürüst birkaç kelam edememekten, hamasi ve anlam ifade etmeyen filmler çekmekten sönerken; Japonya da harabeye dönmüştür. Herkes beklenen hava saldırıları için sığınacakları yerleri ayarlamaya çalışır, tetikte de olsa yaşamını sürdürür. Yine İzava’nın dilinden anlatılır umutsuzluk: “Japonya kaybedecekti. Hemşerileri, biraderleri teker teker kil bebekler gibi dökülecekti. Sayısız vücut, beton ve tuğlalarla birlikte havaya uçacak; etraf bacak, kol, kelleyle dolacaktı. Yeryüzü ağaçların dahi bulunmadığı, düz bir mezarlık vadisine dönecekti. Öyle olduğunda nereye kaçacaktı, başını nereye sokacaktı? Bombalanıp, delik deşik olacak mıydı?”
İzava hayata, savaşa ve topluma dair düşüncelerine, komşusu deli adamın aptal karısını bir gece odasında bulmasıyla ara verir. İzava bu kadının adını dahi bilmez; bazen “kadın”, bazen “aptal”, bazen de “domuz” gibi miskin olarak nitelediği hayvanların isimleri ile düşünür onu. Osayo’nun biz okuyucular bile ismini sadece bir kere görürüz sayfalar arasında. Osayo, o kadar sessizdir ki odada karşılaştıkları an konuşurken dahi sesi duyulmaz, mırıltılardan dediği hiçbir şey anlaşılmaz ya da anlaşılmaya değer bulunmaz. İzava bu yüzden anlamaz bir müddet ama kadın ondan hoşlandığı için yanındadır ve ilgisini, sevgisini talep etmektedir. Çocukça bulduğu bu sığınmayı kabul eder İzava, hatta hava saldırısı yapılacağı esnada dahi onu düşünecek kadar içten içe bağlanır ona (her ne kadar ona karşı bir bağlılık hissetmediğini söylese de). Saldırı uyarısı geldiğinde herkesin çıkmasını, gitmesini bekler, Osayo’nun onurunu korumak için saklandığı dolaptan çıkarır onu, güvenli alana birlikte giderken patlamalardan etkilenmesin diye ıslak çarşaflarla sarar bedenini. Onu sevip sevmediğinden emin değildir; zira İzava için kadın canlı bir beden, ölü bir ruhtan ibarettir. Tepkileri tamamen içgüdüseldir çünkü; çektiği ıstırap da öyle. Ama yine de saldırılarla her yer yıkılıp küle dönerken, “Ölürsek birlikte öleceğiz. Korkma sakın ve sakın benim yanımdan ayrılma. Yangını veya bombaları düşünme” der. Nihayet güvenli alana giderken kadın İzava’dan ilk kez kendine dair net bir talepte bulunur, uyuyup biraz dinlenmek. Osayo’nun bu ilk huzurlu uykusu hikâyenin sonu olur.
Hikâye, Osayo’nun adını taşır, yani “Aptal”. Ama o kadar edilgen ve ikincil anlatılır ki ana karakter İzava’nın yapıp ettikleri, düşünceleri arasından zar zor çıkarırız onu. Bu yönüyle karakterle kurgu birbirini tamamlar Sakaguçi’nin kaleminde. Hikâyede Sakaguçi, İzava ile düzensiz yaşamı ve toplumsal rollerle kurduğu sorunlu ilişkiyi yansıtırken; Osayo ile de savaşın travmatik etkileri arasında toplumun sessiz direnişini ortaya koyuyor. “Aptal” bu yüzden Sakaguçi’nin savaşlarla dolu dünyaya karşı duyduğu yabancılığın da temsilcisi gibidir. Yozluk, pespayelik ve kimlik bunalımları içinde bir “yabancı”dır “aptal” da. Değersiz olarak nitelendirilen, görünmez kılınan…
Çöküşten kalan hakikat
Bu iki hikâye birlikte okunduğunda, Ango Sakaguçi’nin insan doğasına dair karamsar ama kaçamayan bir hakikat sunduğu görülüyor. “Kiraz Çiçeklerinin Altında”, insanın içindeki şiddetin ve sahip olma arzusunun estetikle nasıl meşrulaştığını gösterirken; “Aptal”, bu şiddetin kıyısında kalan, ezilen ve görünmezleşen kırılganlığı anlatıyor. Keza biri kötülüğün sıradanlığını, diğeri iyiliğin sessizliğini merkeze alıyor. Sakaguçi’nin edebiyatındaki temel gerilim de tam olarak burada beliriyor: İnsan ne tamamen zalim ne de bütünüyle masumdur; düzen çöktüğünde açığa çıkan şey, bastırılmış olanın ta kendisidir.
Sakaguçi’yi Japon edebiyatında sarsıcı kılan da ahlaki bir hüküm dağıtması değil, yargı dağıtmaktan bilinçli biçimde kaçınmasıdır. O, okuru rahatlatmaz; güzelliğin ardındaki dehşeti, normların dışına itilen insanın sessizliğini ve savaşın ifşa ettiği çıplak benliği olduğu gibi gösterir. “Kiraz Çiçeklerinin Altında” kitabındaki bu iki hikâye, yazarın hayatıyla, çağının yıkımıyla ve insan doğasına duyduğu derin güvensizlikle iç içe geçmiş bir düşünce dünyasının ürünüdür. Sakaguçi’nin edebiyatı, tam da rahatsız edici olduğu ölçüde sahicidir. Zira okuru teselli etmeye değil, yüzleşmeye zorluyor.