26 Şubat 2026

Yeni bir “post-Yalta” düzeni: Zirveler çağı ve büyük güçler diplomasisi

Küresel siyaset, çok taraflı masalardan dar katılımlı zirvelere kayıyor. Alaska’dan Washington’a, ŞİÖ’den Asya merkezli temaslara uzanan süreç; yalnızca taktiksel hamleleri değil, “post-Yalta” benzeri yapısal bir güç yeniden paylaşımını ve kapsayıcılık krizini de beraberinde getiriyor.

Uluslararası sistem, son yıllarda klasik çok taraflı konferanslardan ziyade stratejik merkezlerde yapılan sınırlı katılımlı zirveler ve yoğun ikili görüşmeler üzerinden şekillenmekte.

ABD ve Rusya Federasyonu Başkanlarının ayrıntıları hâlâ tam açıklanmamış 15 Ağustos 2025 tarihli Alaska Zirvesi; müteakiben Başkan Trump öncülüğünde başta Filistin ve Ukrayna gibi öncelikli meselelerde Washington’da art arda düzenlenmeye devam eden zirveler ve bu esnada Çin gibi “öteki taraf”tan kritik oyuncularca sürdürülen yoğun ikili temaslara ilave, Alaska görüşmesinden sadece iki hafta sonra gerçekleşen ve ses getiren Şangay İşbirliği Örgütü zirvesi, son dönemde geçerli diplomatik eğilimin yalnızca taktiksel değil, yapısal dönüşümleri beraberinde getirebileceğini düşündürmektedir. Nitekim bu tür sınırlı görüşmeler ve bir üst aşaması olan dar kapsamlı zirveler, kamuoyuna çoğu zaman “ikili diyalog”, “stratejik istişare” veya “gerilim yönetimi” başlıklarıyla sunulsa da gerçekte küresel güç dağılımının yeniden müzakere edildiği platformlar olarak okunmalıdır.

Bu çerçevede, bugün uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça dile getirilen “çok kutuplu dünya” söylemi, sahadaki diplomatik pratiklerle birlikte değerlendirildiğinde, farklı mecralarda ve bilhassa kayda değer “tarihsel bagajı” olan kimi sorunlarda, daha karmaşık tablolara hazırlıklı olunmasını gerekli kılıyor. Zira görünürde çok aktörlü bir sistemden söz edilse de kritik kararların hâlâ sınırlı sayıda büyük güç arasında yapılan, diğer bir deyişle kapsayıcı olmayan görüşmelerle şekillenmesi, küçük ve orta ölçekli güçlerin hiç olmadığı kadar sahada etkin bir grafik izledikleri bu çağda dahi, “büyük güç diplomasisi”nin geri dönüşüne işaret etmektedir.

Bu bağlamda 2. Dünya Savaşı’nın son günlerinde meşhur Yalta Konferansı’nın belirlediği ana çerçeveye benzer şekilde, Alaska’dan Washington’a ve Çin’e kadar uzanan günümüzdeki temasların; bir bütün olarak yalnızca geçici diplomatik görüşmeler olarak değil, küresel düzenin normatif ve jeopolitik çerçevesinin yeniden çizildiği müzakere alanları olarak değerlendirilmesi de mümkündür.

Elitist ve gizli bir perspektif: Alaska ve Washington’da süren strateji diplomasisi

Alaska ve Washington’da gerçekleştirilen görüşmeler, özellikle ABD ile rakip güçler arasındaki stratejik rekabetin “kontrollü müzakere” formuna evrildiğini göstermektedir. Bu temaslar, klasik diplomatik nezaket çerçevesinin ötesinde, sistemik rekabetin sınırlarının belirlendiği platformlar olarak öne çıkmıştır. Soğuk Savaş dönemindeki zirve diplomasisini hatırlatan bu görüşmeler, doğrudan çatışmayı önlemeye yönelik “rekabet içinde istikrar” arayışının kurumsallaştığını da ortaya koymaktadır.

Washington merkezli diplomatik temasların temel özelliği; güvenlik, teknoloji ve ekonomi alanlarının aynı müzakere zemininde ele alınmasıdır. Bu durum, uluslararası rekabetin artık yalnızca askerî alanla sınırlı olmadığını; yarı iletkenlerden yapay zekâya, tedarik zincirlerinden, değerli doğal kaynaklara ve enerji politikalarına kadar genişleyen hibrit bir mücadele alanı oluşturduğunu göstermektedir. Ancak bu görüşmelerin söylemsel çerçevesinde dikkat çeken husus, küresel düzen tartışmasının çoğu zaman “sorumlu güçler” ve “revizyonist aktörler” ayrımı üzerinden kurulmasıdır.

Bu ayrım, normatif bir hiyerarşi üretmektedir. Çünkü düzeni tanımlayan aktör ile düzeni “bozan” aktör ayrımı, çoğu zaman mevcut güç dağılımını koruma refleksiyle örtüşmektedir. ABD’nin İran’ı, İsrail’in Filistin’i, Rusya’nın Ukrayna’yı hedef göstermesine benzer surette pek çok örnek bu şekilde yeniden türetilebilir. Dolayısıyla Alaska ve Washington görüşmeleri, yalnızca diplomatik temaslar değil; aynı zamanda “küresel meşruiyet söylemi”nin de yeniden inşa edildiği ideolojik alanlar olarak okunabilecektir.

Tıpkı Soğuk Savaş dönemine benzer şekilde, büyük güçler arasındaki bu kontrollü diyalog, çatışma riskini azaltma açısından rasyonel bir araç olarak da görülebilir. Ancak eleştirel perspektiften bakıldığında, bu görüşmelerin bilhassa Birleşmiş Millet sistemini ve tabiatıyla “küresel Güney”i karar alma süreçlerinin dışında bırakan “elitist” ve bir bakıma gizli bir diplomasi modelini güçlendirdiği de açıktır. Uluslararası sistemin geleceğine ilişkin kritik başlıkların dar katılımlı zirvelerde şekillenmesi, çok taraflı kurumların işlevsel ağırlığının görece azalmasına yol açmaktadır. Örneğin en popüler örnekler olarak, Filistin, Ukrayna ve hatta İran özelinde ABD’nin attığı ve atması muhtemel pek çok yeni adım bu tezlerimizi güçlendirmeyi sürdürmektedir.

Bu durum, uluslararası sistemde temsil krizi olarak tanımlanabilecek yeni bir sorunu da beraberinde getirmektedir. Zira küresel düzenin kuralları, sistemdeki tüm aktörlerin katılımıyla değil; stratejik kapasiteye sahip sınırlı sayıda güç tarafından müzakere edilmektedir. Bu bağlamda Alaska ve Washington temasları, görünürde diyalog ve istikrar üretirken, aynı zamanda “güç merkezli diplomatik hiyerarşiyi” yeniden üretmektedir.

Sonuç olarak da tarihsel hafızada nasıl ki büyük güçler arası kapalı müzakereler çoğu zaman sistemsel kırılma anlarının öncüsü olarak okunuyorsa, bugün de benzer bir eşikte bulunulduğu ileri sürülebilir. Bu nedenle söz konusu zirvelerin yalnızca anlık kriz yönetimi perspektifiyle değil, uzun vadeli tarihsel etkileri bakımından analiz edilmeye devam edilmesi elzemdir.

“Doğu”dan süren hamleler: Kurumsallaşan alternatif düzen arayışı

Çin gibi aktörler, geçmişin “ticari dev” nosyonlarına son dönem daha politik ve aktif bir siyasal çerçeve de eklemektedirler. Geçmişin daha pasif ilerleyen, tabiri caizse “ticari saikler adına etliye ve sütlüye karışmayalım” anlayışı giderek değişmekte; örneğin ABD ve İsrail gibi aktörlerin tek taraflı hamlelerine, farklı yetkililerden daha kesin ve net tepkiler, dijitalliğin de verdiği imkânlarla hızlı surette verilebilmektedir.

Bu bağlamda geçtiğimiz aylarda Şangay İşbirliği Örgütü marjındaki zirvelere ilave, neredeyse her hafta Fransa’dan İngiltere’ye, Almanya’ya kadar tüm kritik dünya siyaseti oyuncularıyla ikili toplantılara da devam etmesi, Çin’in farklı jeopolitik mesajları art arda verdiğini işaret etmektedir. Bu mesajlardan en bilineni ise şüphesiz, Batı merkezli düzenin dışında alternatif koordinasyon mekanizmalarının güçlenmesi emeliyle doğru orantılıdır.

Ayrıca sadece Çin değil, Hindistan’dan Türk Dünyası ülkelerine, ASEAN ve Türk Devletleri Teşkilatı gibi çok-taraflı örgütlere kadar, daha çok “Asya merkezli” olarak tarif edilebilecek diplomatik temasların son döneme damga vurması; yalnızca bölgesel iş birliği değil, aynı zamanda normatif çoğulculuk iddiasının da yükseldiğini göstermektedir. Bu bağlamda, Batı’nın kurumsal düzenine karşı açık bir meydan okumadan ziyade, bir dönem Batı’nın yaptığına benzer şekilde, bu defa “Doğu’nun Batı’dan faydalanması” ve belki de paralel bir düzen inşa etme stratejisi giderek ön plana çıkmaktadır denilebilir.

Bu “fayda ve faydalanma” sürecinde, ekonomik diplomasi, çoğu zaman güvenlik diplomasisinin önüne geçmektedir. Enerji anlaşmaları, ticaret koridorları, finansal iş birlikleri ve teknoloji ortaklıkları, yeni güç merkezlerinin sistem içinde daha özerk hareket etme kapasitesini artırmaktadır. Böylece uluslararası sistem, tek merkezli normatif yapıdan çok katmanlı bir güç mimarisine doğru evrilirken çokça referans verilen “kazan-kazan” prensibini kullanmaya devam edecek görünmektedir.

Ancak tabiatıyla, jeo-ekonomik bloklaşmanın hızlanması kaçınılmaz sonlardan bir diğeridir. Trump gibi tarife ve gümrüklerin yeni bir post-modern araçsallaştırmayla her gün farklı bir ülkeye, hatta tüm küresel alana karşı silah hâline getirilmesi bunun en önemli yansımalarındandır. Ancak bu tür yaptırım araçlarının sık kullanılmasının ve teknoloji alanındaki kısıtlayıcı politikaların sürdürülmesinin, alternatif ekonomik ağların kurulmasını giderek daha teşvik ettiği ve yine dönüp dolaşıp Batı’ya zarar verebileceği akıllarda kalmalıdır. Bu durum, küresel ekonominin parçalı bir yapıya doğru evrilmesine yol açarken, Batı medeniyetinin de yakın tarihte görüldüğü üzere yeniden giderek saldırganlaşan bir perspektif kazanmasını beraberinde getirebilecektir.

Yeni bir post-Yalta mı? Tarih yazımında zirveler ve kapsayıcılığın önemi

Tarihsel karşılaştırma yapıldığında, büyük güçler arası kritik zirvelerin çoğu zaman uzun vadeli sistemsel dönüşümlerin habercisi olduğu görülmektedir. Bu noktada akla gelen en güçlü örnek, savaş sonrası düzenin çerçevesini belirleyen Yalta Konferansı’dır. Bundan tam 81 yıl önce, 4-11 Şubat 1945 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Sovyetler Birliği liderlerinin savaş sonrası Almanya ve Avrupa'nın yeniden yapılanmasını görüşmek üzere bir araya geldiği bu toplantı, bugün yalnızca bir konferans değil; nüfuz alanlarının ve güç dengelerinin yeniden tanımlandığı, modern tarihin bir dönüm noktası olarak anılmaktadır.

Peki Alaska, Washington ve Çin merkezli görüşmeleri gelecekte benzer bir tarihsel sembol hâlinde görebilir miyiz? Bu sorunun cevabı, söz konusu zirvelerin anlık sonuçlarından ziyade uzun vadeli sistemik etkilerinde yatmaktadır. Mevcut göstergeler, bu görüşmelerin doğrudan bir “dünya paylaşımı” anlaşmasına dönüşmediğini ancak rekabetin kurallarını belirleyen “örtük bir uzlaşma zemini” oluşturduğunu açıkça göstermektedir.

Bugün bu tür zirvelerin etkisi üç temel alanda hissedilmektedir: stratejik rekabetin kurumsallaşması, bloklar arası ekonomik ayrışma ve çok taraflı ve kapsayıcı kurumların bilinçli şekilde zayıf bırakılması. Büyük güçler, doğrudan çatışmadan kaçınırken rekabeti yönetilebilir alanlara kanalize etmektedir. Bu durum kısa vadede istikrar üretse de uzun vadede kalıcı bir jeopolitik gerilim hattı oluşturma potansiyeli taşıyacaktır.

Ayrıca bu zirvelerin en önemli etkilerinden biri; küresel düzenin, açık normatif ilkelerden ziyade, kamuya açıklanmayan diğer bir deyişle “gizli güç dengeleri” üzerinden şekillenmesidir. Tıpkı Yalta sonrası dönemde olduğu gibi, resmî söylem ile fiilî jeopolitik gerçeklik arasında bir mesafe oluşmaktadır. Resmî açıklamalarda iş birliği ve istikrar vurgulanırken, pratikte stratejik rekabet derinleşmektedir.

Bu zirveler küresel yönetişim açısından da tam anlamıyla demokratik bir model sunmamaktadır. Zira dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu temsil eden diğer ülkeler, bu kritik müzakerelerin doğrudan tarafı değildir veya her ayrıntısına vakıf değillerdir. Bu durum, yakın gelecek tarih yazımında bu zirvelerin “küresel uzlaşı” değil, “büyük güç koordinasyonu” olarak anılmasına yol açabilecektir. Diğer bir deyişle, gelecekteki tarihçiler bu zirveleri, açık anlaşmaların imzalandığı anlar olarak değil; çok kutuplu rekabetin kurallarının sessizce müzakere edildiği “prosedürel diplomatik eşikler” olarak da değerlendirebilirler.

Ancak bu esnada, küresel düzen tartışması, yeni bir post-Yalta evresinde, Batı merkezciliği ile Doğu’nun alternatif güç merkezciliği arasında salınmayı sürdürürken, mesele yalnızca kimin liderlik ettiği değil, uluslararası sistemin ne kadar kapsayıcı kalacağı sorunuyla eş değer hâle çoktan gelmiştir. Tam da bu noktada, insanlık tarihinin en yıkıcı anlarından sonra, Yalta ve müteakip toplantılar serisiyle ruh verilen Birleşmiş Milletler gibi insani, etik ve ahlaki boyutu en sağlam ve kapsayıcı görülmesi gereken bir platformun, yıllardır rafta tutulan gerekli reform süreçlerinden geçirilmemesi, bir bakıma “güç siyasetinin mezesi” olarak kenarda tutulması ve daha da üzücü olarak, kimi liderlerin siyaset malzemesi hâline getirilerek küçümsenmesi ise anılan “kapsayıcı ve demokratik küresellik” adına oldukça karamsar kalmamıza sebebiyet vermektedir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...