26 Mayıs 2026

2026 Dünya Kupası ve yeni Babil Kulesi

2026 Dünya Kupası felsefi bir dönüşümle geliyor. 48 takım ve 104 maçlık yeni format, futbol tarihini Hegelci bir kırılmayla modern bir Babil Kulesi’ne dönüştürüyor. Aristotelesçi trajediden çok sesli bir romana evrilen bu küresel festival, bildiğimiz futbolu yıkıyor.

İnsanlık, tarihi boyunca kaosu düzene sokma, çokluğu teke indirgeme ve uçsuz bucaksız evrende kendine bir merkez bulma arzusuyla yanıp tutuşmuştur. Jorge Luis Borges’in o muazzam öyküsünde tüm evreni tek bir noktadan görmeyi vaat eden Aleph misali, bu merkez arayışı modern dünyada beklenmedik bir nesnede tecelli etmiştir: Meşin bir yuvarlakta. Futbol topu, geometrik sadeliğinin ötesinde, üzerine yansıtılan milyarlarca arzunun, acının ve neşenin toplamıyla modern zamanların en kusursuz mikrokosmosudur.

Günümüze geldiğimizde ise bu mikrokosmos kabuğunu kırıyor ve makrokosmosun ta kendisine dönüşüyor. 48 ülkenin sancakları altında toplanan ordular, üç devasa ülkenin (Kanada, Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri) coğrafyasında, tam 104 perdelik devasa bir modern epik yazmaya hazırlanıyor. Bu, bir spor turnuvası ya da endüstriyel futbolun yeni bir zirvesinin dışında futbol tarihinin en geniş kapsamlı, en cüretkâr ve belki de en anarşik karnavalı. Albert Camus’nün, “Ahlak ve insani sorumluluğa dair ne biliyorsam futboldan öğrendim” derken kastettiği o insani laboratuvar, şimdi tarihin en büyük kitlesel deneyine ev sahipliği yapıyor. 104 maçlık bu yeni düzende, yeşil saha artık sadece bir oyun alanı değil; insanlığın kendi çeşitliliğiyle, sınırlarıyla ve bir arada yaşama arzusuyla yüzleştiği modern bir Babil Kulesi’dir. Ancak bu kez kule, dillerin karışıp insanların ayrışması için değil, her dilden çığlığın tek bir gol sevincinde birleşmesi için inşa ediliyor.

Yeşil sahada yeni düzen

Dünya Kupası tarihi, uzun yıllar boyunca rafine bir seçkinler kulübü olarak kodlanmıştı. Turnuva, yalnızca en güçlülerin, en yeteneklilerin ve çelikten sinirlere sahip olanların davet edildiği aristokratik bir şölendi. 48 takımlı yeni format ise bu aristokrasiye karşı yapılmış bir halk ihtilali niteliğinde.

Filozof Hegel, bir şeyin miktarındaki sürekli artışın, bir noktadan sonra o şeyin özünü ve niteliğini kökten değiştireceğini söyler. Tıpkı ısısı artan suyun yüz dereceye ulaştığında buharlaşarak yepyeni bir faza geçmesi gibi; 104 maçlık devasa maraton da futbolu tam anlamıyla bir faz değişimine zorluyor. Bu artık dört yılda bir düzenlenen kapalı bir elitler turnuvası değil, gezegenin tamamını içine yutan küresel bir festival, bitmek bilmeyen bir büyük anlatı. Bu sayısal sıçrama, futbolun bilinen klasik yapısını da parçalıyor. 32 takım ve 64 maçla sınırlı olan o eski dönem, Aristotelesçi trajedinin katı kurallarına sadıktı; belirli bir düzenle başlar, düğüm noktaları hızla çözülür ve nihai bir katarsis olan büyük finalle sona ererdi. Oysa 48 takım ve 104 maçtan oluşan bu yeni dönem, bizi labirentlerle dolu post-modern bir romanın, belki de Italo Calvino’nun dünyasının içine fırlatıyor. Felsefi anlamda tekil ve merkezî bir anlatıdan, çok sesli bir çoğulculuğa doğru radikal bir kırılma yaşanıyor. Olay örgüsü o kadar çok kollara ayrılıyor, o kadar çok alt hikâye ve beklenmedik kahraman üretiyor ki, tek bir merkezi gözden kaçırıyoruz. Turnuva, her köşesinde ayrı bir trajedinin, ayrı bir mucizenin yaşandığı devasa bir metne dönüşüyor. Tribünler ve ekran başındakiler, artık bir oyunun pasif seyircisi değil, her gün yeni bir hikâyeyle hayata tutunan canlı anlatıcılara dönüşüyorlar.

Sınırların aşınması ve coğrafyanın ölümü

2026 Dünya Kupası’nın bir diğer çarpıcı yönü, mekânın ve coğrafyanın radikal bir şekilde yeniden yorumlanmasıdır. Kanada’nın dondurucu tundralarından Meksika’nın güneşle yıkanmış, Aztek mitleriyle harmanlanmış statlarına, oradan da ABD’nin ultra-modern, endüstriyel arenalarına uzanan bu üçlü ev sahipliği, Gilles Deleuze'ün ifadesiyle sınırların ve coğrafyanın aşındığı tam bir "yersiz-yurtsuzlaşma" alanına dönüşüyor. Sınırlar, pasaportlar, gümrük duvarları ve ulusal kimlikler, topun çizgiyi geçtiği o mikro saniyede anlamını yitiriyor.

Geleneksel olarak bir Dünya Kupası, ev sahibi ülkenin ulusal kimliğinin dünyaya sunulduğu bir vitrindir. Ancak 2026, tek bir ulusun kültürel hegemonyasına izin vermeyecek kadar büyük ve parçalı. Kıtanın bir ucundan diğer ucuna uçan takımlar ve taraftarlar, mekânsal bir süreklilik hissini kaybediyorlar. Seyirciler için artık maçın oynandığı fiziksel coğrafyanın bir önemi kalmıyor. Vancouver, Mexico City ya da New York, ekranlardan yansıyan aynı yeşil simülasyonun farklı koordinatları haline geliyor. Daha da önemlisi, bu genişleme coğrafi olarak futbolun çeperinde kalmış halkların küresel sahneye çıkışını müjdeliyor. Karayipler'in küçük bir ada ülkesi, Afrika'nın iç kısımlarında iç savaşla boğuşan bir halk ya da Asya'nın futbol haritasında adı dahi anılmayan bir coğrafyası, 104 maçlık bu devasa tiyatroda kendine bir rol buluyor. Artık çeper merkeze akın ediyor; kendi hikâyesini, kendi oyun tarzını, kendi ritmini ve kendi gözyaşını merkezin kalbine bırakıyor. Futbol, sömürgeci tarihin tersine aktığı, mazlumların kendilerini dünyanın efendileriyle eşit hissettiği tek seküler inanç biçimi olma özelliğini bu turnuvayla pekiştiriyor.

Futbol tarihinin en büyük anlatısı

104 maçın yaratacağı edebi derinliği anlamak için Homeros’un İlyada’sına bakmak gerekir. İlyada, sadece orduların savaşını anlatmaz; o kavganın fonunda insanlık durumunun tüm veçhelerini, öfkeyi, sadakati, ihaneti ve kaçınılmaz ölümü, işler. 2026 Dünya Kupası da kendi kahramanlarını, kendi Akhilleus’larını ve Hektor’larını yaratacak. Ancak bu kez destan o kadar uzun ki, başrollerle birlikte figüranlar da kendi bağımsız hikâyelerinin efendisi haline gelecek. Bu turnuva dış dünyaya kapalı, kendi zaman ve mekân algısı olan büyülü bir gerçeklik alanı yaratıyor. 104 maç boyunca dünya, doğrusal zaman akışını durduracak ve dairesel bir “futbol zamanı” içerisine girecek. Turnuvanın ortalarına gelindiğinde, tıpkı Marwuez’in tasvir ettiği Macondo halkının unutkanlık hastalığına yakalanması gibi, futbolseverler de turnuva öncesindeki dünyayı, günlük dertleri, ekonomik krizleri ve siyasi gerilimleri unutacak; yalnızca topun yörüngesine odaklanacak. Bu, insanlığın kolektif olarak sığındığı devasa bir rüya odası. 2026 Dünya Kupası, 48 takımın rüyalarından yapılmış devasa bir kumaş. Her elenen takımla birlikte o kumaştan bir parça kopacak, rüya yavaş yavaş eksilecek, ta ki New York semalarında kupa göğe yükselene kadar. Ancak o zamana kadar geçecek olan süre, insan ruhunun tüm uçurumlarını sergilemeye yetecek. Son dakikada yenilen bir golle yıkılan bir ülkenin kolektif melankolisi, penaltı atışlarında yaşanan varoluşsal bulantı ve tüm tahminleri altüst eden bir taşra takımının zaferiyle gelen büyük coşku...

Karnaval medeniyeti ve tribünlerin anarşisi

48 takımın bir araya geldiği 2026 Dünya Kupası, insanlık tarihinin gördüğü en büyük küresel karnaval. Tribünlerde yan yana oturan, normal şartlarda jeopolitik krizlerin ya da tarihi düşmanlıkların ayırdığı halklar, aynı bayrağın gölgesinde nefes alacak, aynı marşı mırıldanacak. Gündelik hayatın rasyonel ve gri bürokrasisi, yerini renklerin, maskelerin, dansların ve şarkıların çılgınlığına bırakacak. 104 maç boyunca sürecek bu karnaval, modern insanın içine sıkıştığı rasyonel hapishaneden, Max Weber’in o meşhur demir kafesinden kaçış bileti adeta.

Bu karnavalın en çarpıcı yanı, hataya ve tesadüfe yer açması. Modern dünya, her şeyi öngörülebilir kılmak, riski sıfırlamak ve algoritmalara teslim etmek ister. Ancak futbol, doğası gereği algoritmaların baş düşmanıdır. Topun o öngörülemez, yuvarlak ve asimetrik hareketleri, en mükemmel bilgisayar programlarını bile çaresiz bırakır. "Katı olan her şey buharlaşıyor" misali, favorilerin elendiği, milyar dolarlık yıldızların çaresiz kaldığı o anlarda, modern dünyanın tüm kibri yeşil çimlere gömülür. 48 takımlı sistem, bu öngörülemezlik havuzunu daha da genişleterek, kaosu ve dolayısıyla oyunun saf neşesini kurumsallaştırır.

Yeni bir şafak mı, son tüketim çılgınlığı mı?

Son tahlilde, 2026 Dünya Kupası önümüzde çift taraflı bir ayna gibi duruyor. Bir tarafta, endüstriyel futbolun, kapitalist genişleme arzusunun, daha fazla yayın geliri uğruna oyunu metalaştırmasının zirve noktası var. Bu yönüyle turnuva, kitleleri pasif birer tüketiciye dönüştüren o devasa illüzyonun en rafine hâli. İnsanlığın en saf eğlencesi, dev şirketlerin bilançolarını kabartmak için yapı söküme uğratılıyor.

Ancak aynanın diğer tarafında, tüm bu ekonomik rasyonalizasyonu aşan, onun sınırlarını zorlayan ve kendi özgürlük alanını yaratan insani bir öz mevcut. 104 maçlık bu devasa maraton, kendine has yeni ve kolektif bir aura yaratma potansiyeline sahip. Bu aura, dünyanın dört bir yanından gelen milyarlarca insanın, her türlü sömürü mekanizmasına rağmen, oyunun o saf, çocuksu neşesinde ısrar etmesiyle oluşuyor.

2026 Dünya Kupası, futbol tarihinin en geniş kapsamlı turnuvası olmanın ötesinde, insanlığın 21. yüzyıldaki durumunun bir özeti. Parçalanmış, sınırları belirsizleşmiş, muazzam bir bilgi ve olay yoğunluğu altında ezilen ama hala bir arada olma, ortak bir coşku etrafında kenetlenme umudunu kaybetmemiş bir insanlık. İlk düdük çaldığında ve top üç ülkenin ortak coğrafyasında dönmeye başladığında, bir şampiyondan daha fazlasını arayacağız; Eduardo Galeano’nun dediği gibi, "İyi futbol adına, kimin oynadığına bakılmaksızın, o güzel yolculuğa eşlik edecek ve yeşil sahanın sunduğu o kutsal dilencilikle haykıracağız: “Tanrı rızası için, güzel bir oyun!” Ve o güzel oyun, 104 kez tekrarlanarak, insanlığın belleğinde silinmez bir iz bırakacak…

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...