18 Şubat 2026

Çok kutuplu dünyada “tek merkez ısrarı”

13–15 Şubat’ta düzenlenen 62. Münih Güvenlik Konferansı, güvenlikten çok ideolojik bir sahneye dönüştü. “Dünya = Batı” varsayımı, normatif üstünlük söylemi ve bloklaşma eğilimi öne çıktı. Çok kutuplu düzende Türkiye için denge, stratejik özerklik ve insani diplomasi her zamankinden daha kritik.

13-15 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilen 62. Münih Güvenlik Konferansı, bu yıl yalnızca güvenlik politikalarının tartışıldığı klasik bir diplomatik platform olmaktan öte, küresel güç tahayyüllerinin yeniden üretildiği ve söylemsel düzlemi hiç olmadığı kadar belirgin ideolojik bir sahneye dönüştü.

Başta Avrupa ve Amerika’dan olmak üzere çok sayıda devlet ve hükûmet başkanı, bakanlar ile yüzlerce uluslararası yetkilinin bir araya geldiği platform, 1960’ların başında ideolojik rekabetin zirvesindeki “Batı-Almanya”da başlatılan “ruh”a uygun olarak kendini yeniden şekillendirmeye çalıştı. Bu bağlamda, Soğuk Savaş sonrası “liberal uluslararası düzenin” normatif taşıyıcısı olarak konumlanan Batı’nın, tarihte pek çok savaş ve yıkımdaki rolünü yüzeysel geçerek ve belki de “modernizmin kaynağı” olduğu anlatısına sığınarak, gücünü ve merkeziliğini tahkim etmeye yöneldiği, yapılan konuşmalarda dikkat çekici biçimde hissedildi.

Konferansın ana gündeminde, son konferanslarda olduğu gibi, yıllardır geniş bir bölgeyi yıpratan Ukrayna-Rusya Savaşı öncelikle dikkat çekse de, İran ve yakın bölgelerde devam eden krizler, yeni Suriye’nin dinamikleri, Çin’in yükselişi, transatlantik ittifakın geleceği ve yapay zekâ ile teknolojik güvenlik gibi konular da yer aldı. Ancak asıl belirleyici unsur söylemsel çerçeve oldu ve “dünya” ile “Batı” arasındaki örtüşmenin neredeyse tüm insanlığın kabul etmesi gerektiği “doğal bir varsayım” olarak sunulması bu seneki etkinliği özetledi.

Bu bağlamda konferans, yalnızca jeopolitik stratejilerin değil, “epistemolojik bir hiyerarşinin de yeniden üretildiği bir platform” işlevi gördü denilebilir. Batı’nın güvenlik algısı, küresel güvenliğin kendisiymiş gibi sunulurken; “Doğu” ve “Küresel Güney”, çoğu zaman ya risk alanı ya da “yönetilmesi gereken coğrafya” olarak tasvir edilmeyi sürdürdü. Ve tabii bu esnada, son dönem Rusya’yla aynı düzeyde mevcut kurallı düzeni yıkıcı hareket tarzına devam eden İsrail gibi bir aktöre tanınan “dokunulmazlık zırhları” bu sene de Münih’teki hâkim havada belirgin kalmaya devam etti. Bunun, ev sahibi Şansölye Merz’in yakın dönem İran saldırıları için kullandığı talihsiz “kirli işlerimizi sonuçlandıran İsrail” jargonuyla da oldukça uyumlu bir hava olduğunu burada ayrıca belirtmek gerekir.

Böylece Münih, çok kutupluluğun bu denli yükseldiği bir dönemde bile tekil bir normatif merkezin korunduğu ideolojik alanın, artık geniş kitleleri ikna etme şansı kalmasa da sanki 1960’lardaymışcasına yaşatılmaya çalışıldığını tekrar kanıtlamış oldu.

Avrupa oryantalizminde son perdeler: Ev sahibi Merz’in açıklamaları

Konferansın Avrupa kanadında öne çıkan isimlerden biri olan ve ülkesi Almanya’da klasikleşen böyle popüler bir platforma ev sahipliği yapmaktan kaynaklı daha kendine güvenen bir üslupla hareket ettiği gözlenen Şansölye Friedrich Merz, Avrupa’nın stratejik özerkliği ve güvenlik sorumluluğu üzerine yaptığı açıklamalarla dikkat çekti. Ancak bu söylem; yalnızca güvenlik kapasitesinin artırılması çağrısı değil, aynı zamanda Avrupa’nın normatif üstünlüğünü yeniden vurgulayan bir çerçeve de içeriyordu. Türkiye’den Hindistan’a pek çok aktörle genişletilmiş ve stratejik bir iş birliği çağrısı yapsa da Avrupa’nın kendisini “medeniyet merkezi” olarak konumlandıran klasik oryantalist bakış açısının modern versiyonunun izleri Merz’in satır aralarından okundu.

Konuşması, “Mevcut düzen, güç siyasetine dönmüştür”, “Kurallı ve hukuka uygun anlayış bitmiştir” meyanında basına sıkça yansıyan Merz, ne yazık ki Bosna’dan Filistin’e, Asya ve Afrika’daki diğer alanlar gibi Avrupa oryantalizmi için “Doğu” sahası olarak nitelenebilecek nice bölgede on binlerce insanın ölümü esnasında oldukça sessiz görünen başta Almanya gibi ülkelerin dış politik hatalarına tabiatıyla çok da değinmedi. Hatta başta İsrail’in, esasen Rusya’ya benzer surette uluslararası hukuku yerle bir ettiği son dönemi açıkça vurgulamaktan hâlâ geri duran Merz; Almanya, Avusturya ve benzeri ülkelerin, bir dönem fiilî olarak organizatörü oldukları bu yıkıcı güç siyasetine, bu çağda da “kirli iş organizatörü İsrail” gibi aktörlerle arka planda vermiş oldukları desteği de unutmuş göründü.

Ancak ne yazık ki sadece Alman Şansölye’nin değil, Batılı pek çok oyuncunun söylem tarzı, “Elinizdeki telefon, araç, ilaç, eşya hatta domates bile benden geliyor” anlamındaki tabiri caizse hadsiz açıklamalarını sürdüren İsrail Başbakanı Netanyahu’nun deyişleriyle örtüşmektedir. Yani güncel çağda “modernizm beşiği” olmak, sahada insani sonuçlarla ne kadar uyumsuz olunsa da günün sonunda “etik bir oyuncu” rolünü ustalıkla oynamakla hâlâ eş değer görülebilmektedir. Bahse konu bu yıkıcı ve ikircikli modernizm, bir veya birçok insanın hayatını elinden alan bir katilin, aleyhinde açık delillere rağmen mahkemedeki son celsesinde, “kravat takarak” ve “medeni davranarak”, kayda değer bir “ceza indirimi” alması sorunsalına da ne yazık ki çok benziyor.

Nitekim bilindiği üzere, Avrupa güvenlik söyleminde “Doğu”, çoğu zaman ya tehdit ya da istikrarsızlık kaynağı olarak temsil edilmekte ve bu temsil biçimi, Edward Said’in tanımladığı oryantalist epistemolojinin güncel bir uzantısı olarak okunabilmekte: Batı “düzen kuran”, Doğu ise “düzenlenmesi” ya da “eğitilmesi” gereken bir alan olarak kurgulanmış kalmalıdır. Münih’te yapılan bazı konuşmalarda Orta Doğu, Afrika ve Avrasya bölgelerinin güvenlik bağlamında “kriz kuşağı” olarak anılması, bu zihinsel haritanın hâlen güçlü olduğunu göstermektedir.

Merz’in Avrupa’nın “jeopolitik olgunluğa erişmesi” gerektiğine yönelik vurgusu da ilk bakışta stratejik bir gereklilik gibi görünse de bu söylem Avrupa merkezli bir dünya tasavvurunun yeniden üretimi riskini barındırmaktadır. Zira Avrupa’nın güvenlik kapasitesinin artırılması tartışması çoğu zaman NATO merkezli güvenlik mimarisinin genişletilmesiyle eş anlamlı ele alınmaktadır. Bu durum, çok kutuplu dünya gerçekliği ile tek merkezli güvenlik algısı arasındaki çelişkiyi derinleştirmektedir.

Ayrıca Avrupa’nın insan hakları ve normatif değerler konusundaki seçici yaklaşımı da konferans boyunca örtük biçimde hissedilmiştir. Bazı krizler yüksek sesle dile getirilirken, bazı insani felaketlerin görece sessiz geçilmesi, “normatif tutarlılık sorunu”nu yeniden gündeme taşımaktadır. Bu seçicilik, esasen uzun yıllardır Batı’nın normatif söyleminin evrensellik iddiasını zayıflatan temel unsurlardan biridir.

Avrupa’nın stratejik özerklik tartışması da kendi içinde bir paradoks barındırmaktadır. Bir yandan ABD’den bağımsız bir güvenlik kapasitesi vurgulanırken, diğer yandan transatlantik güvenlik mimarisine olan bağımlılık sürmektedir. Bu durum, Avrupa’nın küresel aktörlük iddiası ile stratejik gerçeklik arasındaki yapısal uyumsuzluğu gözler önüne sermeye önümüzdeki süreçte devam edecektir. Diğer bir deyişle, başta Merz ve diğer önemli Avrupalı liderlerin Münih’teki tartışmaları, Avrupa’nın “normatif güç kimliği”nden, “jeopolitik güç kimliği”ne geçiş sürecinin oldukça sancılı olacağını bir kez daha ortaya koymuştur.

ABD'li Rubio’nun konuşması ve “Dünya = Batı” varsayımı

Konferansın en çok tartışılan konuşmalarından bir diğeri de şüphesiz ABD’li “şahin” siyasetçilerden Dışişleri Bakanı Marco Rubio tarafından yapılan ve küresel düzenin geleceğine ilişkin sert tonlar içeren hitaptı. Geçtiğimiz seneki Başkan Yardımcı Vance’in daha “ilişkileri zedeleyici” hatta “yıkıcı” tonlu konuşmasına göre, özünde benzer öğeler içerse de, Rubio daha yumuşaktı ve görevine de uygun olarak daha diplomatik bir ton seçti. Yine de konuşmada ana fikir olarak dikkat çeken temel unsur, liberal düzenin savunusunun fiilen Batı’nın jeopolitik çıkarlarıyla özdeşleştirilmesiydi. Retorik düzeyde “özgür dünya”, “demokratik blok” ve “kurallara dayalı sistem” kavramları kullanılırken, bu kavramların coğrafi ve kültürel kapsamının fiilen Batı ile sınırlı olduğu oldukça net bir şekilde ifade edildi.

Rubio’nun söyleminde, uluslararası sistemin krizinin temel nedeni olarak revizyonist güçler ve otoriter aktörler gösterilirken, Batı’nın kendi müdahaleci geçmişi ya da normatif çelişkileri neredeyse tamamen dışarıda bırakıldı. Bu durum, güvenlik söyleminin seçici bir hafıza üzerine inşa edildiğini yakın tarihi dikkatle okuyup analiz edenlere tekrar gösterdi. Irak’tan Afganistan’a, Libya’dan Suriye’ye uzanan müdahale pratiklerinin yarattığı yapısal istikrarsızlık, konferans retoriğinde marjinal bir yer tutarken; normatif üstünlük iddiası güçlü biçimde korunmuştur.

Daha dikkat çekici olan ise “küresel düzenin korunması” söyleminin giderek “Batı düzeninin korunması” ile eş anlamlı hâle gelmesidir. Bu yaklaşım, uluslararası ilişkiler literatüründe sıklıkla eleştirilen “normatif tekelleşme sorununu” yeniden gündeme getirmektedir. Eğer “kurallara dayalı sistem” yalnızca belirli aktörlerin kurallarına dayanıyorsa, bu sistemin evrensellik iddiası da zayıflar. Münih’te dile getirilen güvenlik söylemi, bu açıdan evrensel değerler ile stratejik çıkarlar arasındaki gerilimi açık biçimde ortaya koymuştur.

Rubio’nun konuşmasının bir diğer önemli boyutu, güvenlik kavramının genişletilmesiyle birlikte ideolojik bloklaşmanın meşrulaştırılmasıdır. Çin gibi aktörlerle teknolojik rekabet, enerji güvenliği ve tedarik zincirleri gibi alanların “jeopolitik cephe” olarak tanımlanması, ekonomik alanın da stratejik güvenlik kategorisine dahil edildiğini göstermektedir. Bu yaklaşım; küresel ekonomik karşılıklı bağımlılığı bir iş birliği zemini olarak değil, bir güç mücadelesi alanı olarak yeniden çerçevelemektedir.

Ancak burada temel eleştiri, Batı’nın kendi güvenlik kaygılarını küresel bir norm hâline getirme eğilimidir. Küresel Güney ülkeleri açısından güvenlik; kalkınma, gıda erişimi, borç sürdürülebilirliği ve iklim kırılganlığı gibi çok katmanlı sorunları da içermektedir. Buna karşın Münih’teki tartışmaların ağırlıklı olarak askeri caydırıcılık ve blok siyaseti etrafında şekillenmesi, Rubio gibi “şahin”-kanatlar için güvenliğin, aynı Soğuk Savaş yıllarına benzer dar bir jeopolitik perspektife indirgenmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye için dersler: “Reelpolitik güç siyaseti” ile “haklar ve insan” arasında denge

Tüm bu tartışmalar ışığında, Türkiye açısından Münih Güvenlik Konferansı önemli stratejik dersler barındırmaktadır. Öncelikle küresel sistemin giderek daha açık biçimde bloklaşmaya yöneldiği bir dönemde, orta ölçekli güçlerin esnek ve çok yönlü diplomasi yürütmesi hayati önem taşımaktadır. Batı merkezli güvenlik söyleminin yeniden sertleştiği bir ortamda, tek eksenli dış politika tercihleri stratejik maliyetleri ve etik-açmazları giderek pekiştirecektir.

Öte yandan, Türkiye’nin jeopolitik konumu, onu hem Batı güvenlik mimarisinin bir parçası hem de Avrasya, Orta Doğu ve Afrika ile çok boyutlu ilişkiler geliştiren bir aktör hâline getirmekte; bu nedenle Ankara’nın dış politikada denge siyaseti yürütmesi, yalnızca taktiksel değil, yapısal bir zorunluluk hâline de gelmektedir. Münih’te öne çıkan “blok siyaseti eğilimi”nin, Türkiye gibi bölgesel güçlerin stratejik özerkliğini koruma ihtiyacını daha da artıracağı ise tahmini oldukça müsait bir çıkarımdır.

Ayrıca dünya gittikçe katılaşırken, birey ve insan unsuru devletler gündeminde en alt sıralara kayarken, Reelpolitik ile insani değerler arasında denge kurmak, Türkiye için kritik bir dış politika prensibi olarak kalmalıdır. Batı’nın güvenlik söyleminin giderek militarize olduğu bir ortamda, insani diplomasi ve ara buluculuk kapasitesi Türkiye’ye farklı bir uluslararası rol kazandıracak önemli avantajlar olarak yerlerini koruyor. Özellikle kriz bölgelerinde yürütülen insani yardımlar, sivil toplum etkinliği, tahıl koridoru girişimleri ve ara buluculuk faaliyetleri, klasik güç politikalarının ötesinde bir diplomatik alan açmayı sürdürecektir.

Bir diğer önemli ders ise bilhassa bu aşamada, normatif söylem ile stratejik gerçeklik arasındaki farkın doğru okunmasıdır. Münih’te sıkça dile getirilen “değerler temelli düzen” söylemi, pratikte çoğu zaman “çıkar temelli politikalar”la örtüşmektedir. Bu durum, uluslararası sistemde söylem ile eylem arasındaki boşluğun genişlediğini göstermektedir. Türkiye açısından bu boşluğu doğru analiz etmek, dış politikada daha rasyonel, öngörülebilir ve aynı anda gittikçe etkisi artan dijital çağda bireylerin vicdanına da hitap eden stratejiler geliştirilmesini sağlayacaktır.

Ayrıca savunma sanayii, enerji güvenliği ve ekonomik dayanıklılık gibi alanlarda stratejik kapasite inşası, yeni küresel güvenlik ortamında vazgeçilmez hâle gelmektedir. Münih’te güvenliğin giderek teknoloji, ekonomi ve enerji alanlarını kapsayan hibrit bir kavrama dönüştüğü açıkça görülmüştür. Bu bağlamda Türkiye’nin başlattığı çok katmanlı güvenlik yaklaşımını kurumsallaştırması, uzun vadeli stratejik avantaj sağlamaya devam edecektir.

Sonuç olarak 2026 Münih Güvenlik Konferansı, Batı’nın küresel liderlik iddiasını sürdürme çabasının yanı sıra bu iddianın meşruiyet krizini daha da görünür kılmıştır. “Dünya” ile “Batı” arasındaki eşitleyici söylem, çok kutuplu gerçeklik karşısında giderek daha tartışmalı hâle gelmektedir. Türkiye için en önemli stratejik çıkarım ise şudur: Küresel güç rekabetinin sertleştiği bu dönemde, ideolojik bloklaşmalardan, kamplaştırmalardan ve “günü kurtaran” faydacı çözümlerden ziyade, çok yönlü, oryantalizmden uzak ve insani dengeleri gözeten uzun erimli bir siyaset çerçevesi, yalnızca tercih değil zorunluluk hâline gelmektedir. Bu çerçeve, hem tarihsel ve jeopolitik gerçekçilik hem de içte ve dışta normatif tabanlı insani ve demokratik sorumluluk arasında sürdürülebilir bir denge kurabilen aktörlerin gelecekte daha etkili olacağını bizlere göstermektedir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...