20 Şubat 2026

İran’ın BM mektubu ne anlama geliyor?

ABD’nin Orta Doğu’daki askerî varlığını artırdığı bir konjonktürde İran’ın BM’ye gönderdiği mektup, basit bir diplomatik uyarının ötesine geçiyor. Tahran, hukuki meşruiyet ve caydırıcılığı birlikte kullanarak krizi uluslararası zemine taşıyor.

Son zamanlarda ABD’nin Orta Doğu’da hava ve deniz unsurlarını arttırması ve bunu İran’a yönelik potansiyel saldırı hazırlığı olarak sunulması akabinde İran’ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimî Temsilcisi Amir Said İravani, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ve BM Güvenlik Konseyi Başkanlığına hitaben 20 Şubat 2026 tarihinde bir mektup yayımladı. İran’ın Birleşmiş Milletler’e (BM) gönderdiği mektup yüzeysel ele alındığında diplomatik bir uyarı mahiyetinde olsa da zamanlama ve içerik bakımından çok katmanlı bir kriz yönetim hamlesi olarak değerlendirilmelidir.

Belgenin yayınlandığı konjonktür yakından incelendiğinde; ABD’nin Orta Asya, Kafkasya ve Orta Doğu’yu birbirine bağlayan enerji ve ticaret hatlarına yönelik ilgisi artarken; İsrail’in Kazakistan ile imzaladığı İbrahim Anlaşması kapsamında geliştirdiği angajman ve iki ülke arasında vize muafiyeti hususunda sağlanan mutabakat dikkat çekici bir jeopolitik yakınlaşmaya işaret ediyor. Buna karşılık İran’ın gerek coğrafi konumu gerekse stratejik yönelimi söz konusu üçgenin potansiyelini sınırlayan bir konumda kalmaya devam etmesi dikkat çekiyor. Benzer şekilde Tahran’ın Rusya ile artan savunma iş birliği ve Çin ile derinleşen ekonomik-stratejik angajmanı, Washington nezdinde İran dosyasının giderek daha geniş bir büyük güç rekabeti perspektifi içinde ele alınmasına zemin hazırlıyor. Bu yapısal çerçevenin daha dar güvenlik boyutuna inildiğinde ise İran’ın nükleer kapasitesinin ABD tarafından daha görünür biçimde gündemde tutulduğu ve bu söylemin bölgesel güvenlik tartışmalarını şekillendiren başlıca referans noktalarından biri hâline geldiği görülüyor.

Nitekim ABD’nin Orta Doğu’daki askeri görünürlüğünü arttırdığı, İsrail’in İran kaynaklı askeri tehdit algısını yüksek sesle dile getirdiği ve bölgesel güvenlik mimarisinin giderek daha kırılgan bir hâl aldığı bir konjonktürde kaleme alınan BM mektubu, İran’ın caydırıcılık ve meşruiyet üretme çabasının çok katmanlı stratejik bağlam içinde okunmasını gerekli kılıyor.

Bu çerçevede İran’ın BM’ye hitaben kullandığı dilde hem uluslararası hukuk zemininde bir konum üretmeye hem de olası bir askeri senaryonun maliyetini önceden yükseltmeye yönelik hibrit bir söylem yapısının hâkim olduğu ifade etmek gerekiyor. Öncelikle mektubun ilk dikkat çekici boyutu, ABD Başkanı’nın İran’a yönelik olası güç kullanımına dair ifadelerin “açık kuvvet kullanma tehdidi” olarak çerçevelenmesidir. Henüz fiili bir askeri adım atılmamış olsa dahi, uluslararası kamuoyunda Washington’un uluslararası barış ve güvenliği potansiyel olarak ihlal eden bir aktör olarak sınıflandırılması amaçlanıyor. İran’ın bu hamle ile tartışmayı normatif ve hukuki bir zemine çekerek olası bir kriz senaryosunda söylemsel üstünlük sağlamaya çalıştığı da söylenebilir. Zira uluslararası krizlerde bu yaklaşım sıklıkla görülmekte ve aktörler çatışma gerçekleşmeden önce uluslararası meşruiyetlerini öne çıkarır ve karşı tarafın adımlarını maliyetli hâle getirecek söylemsel alanı genişletmeyi ister.

Savunmacı meşruiyet inşası ve güvenlik ikilemi sarmalı

Metnin ikinci boyutunda belirgin biçimde savunmacı meşruiyet inşası öne çıkıyor. İran BM Şartı’na bağlılığını, diplomatik çözümlere açık olduğunu ve savaş başlatma niyetinin bulunmadığını vurgulayarak kendisinin statükoyu bozan değil aksine koruyan aktör olarak konumlandırıyor. Bu söylem ile İran, uluslararası kamuoyu nazarında sorumlu devlet imajını pekiştirmeyi amaçlarken, olası bir askeri saldırıya verilecek karşılığın hukuki zeminin oluşturuyor. Özellikle mektupta BM Şartı’nın 51. Maddesi'ne yapılan atıf, İran’ın olası bir çatışma durumunda hangi meşruiyet zeminine dayanacağını önceden ilan etmesi açısından kritiktir. Zira Tahran, bir yandan savaş arayışında olmadığını beyan ederken, diğer yandan olası bir karşılığa karşı meşru müdafaa hakkını kullanacağı mesajını veriyor.

Bununla beraber mektupta öne çıkan diğer husus İran’ın olası bir saldırı durumunda bölgedeki saldırgan gücün üslerini, tesislerini ve varlıklarını meşru hedef sayacağını belirtmesidir. Bu ifade doğrudan bir saldırı tehdidi içermese de caydırıcılığı arttırmaya yönelik sinyal içeriyor. İran koşullu bir dil kullanarak “ilk vuran taraf olmayacağız” söylemini korurken, karşılık vereceği coğrafi alanı geniş tutarak çatışmanın yatay tırmanma riskine dikkat çekiyor.

Dolayısıyla bölgede artan kuvvet yoğunluğu ve İran’ın BM’ye gönderdiği mektup bölgede klasik anlamda güvenlik ikilemine işaret ediyor. ABD caydırıcılık üretmek amacıyla askeri görünürlüğünü arttırdıkça İran’da tehdit algısı yükselmekte; İran maliyet yükseltici bir dil kullandıkça Washington ve Tel Aviv’de risk algısı derinleşiyor. Bir başka deyişle Washington’un konuşlanma stratejisi Tahran tarafından saldırı hazırlığı olarak okunurken, İran’ın üsleri hedef alan söylemi, ABD ve İsrail tarafından bölgesel tırmanma sinyali olarak yorumlandığı güvenlik ikilemi sarmalı meydana geliyor.

Kurumsal alarm, normatif strateji ve çok katmanlı kriz yönetimi

Diğer yandan İran’ın mektubunun BM sistemi açısından kurumsal bir alarm çağrısı niteliği taşıdığını ifade etmek gerekiyor. Zira Tahran’ın BM Güvenlik Konseyi’ni ve Genel Sekreter’i açık bir ifadeyle gecikmeksizin harekete geçmeye davet etmesi, yalnızca diplomatik bir bilgilendirme refleksi değil, yaklaşan bir kriz ihtimalini, erken aşamada çok taraflı güvenlik mimarisinin gündemine taşıma girişimidir. Ancak büyük güçlerin dahil olduğu dosyalarda Güvenlik Konseyi’nin hızlı ve bağlayıcı karar alma kapasitesinin siyasi vetolar nedeniyle kısıtlandığı, krizleri her durumda önleyebilen bir kuruluş olmaktan ziyade beş daimî üyenin asgari mutabakatı mümkün olduğu sürece işleyebilen bir yapı hâline geldiği bilinmektedir. BM’nin yapısal sınırlılıkları ışığında İran’ın çağrısı değerlendirildiğinde mektubun yalnızca BM’den somut müdahale talep eden teknik bir belge amacını neden taşımadığı daha net anlaşılıyor.

Bu yönüyle İran’ın BM’ye başvurusu, mevcut gerilimin yalnızca askeri denge üzerinden değil, normatif ve kurumsal alan üzerinden de yönetilmeye çalışıldığını gösteriyor. Tahran’ın sahadaki güç asimetrisini doğrudan dengelemekten ziyade çok taraflı BM sisteminin meşruiyet ve norm üretme kapasitesinin devreye girmesini sağlayarak karşı tarafın hareket alanını sınırlandırmak istediği anlaşılıyor.

Sonuç olarak İran’ın BM’ye gönderdiği mektup diplomatik bir tepkinin ötesinde savunmacı meşruiyet inşasını ve maliyet yükseltici caydırıcılığı birlikte ele alan bütünleşik bir kriz yönetim hamlesi niteliği taşıyor. Bu hamle ile İran hukuki düzlemde kuvvet kullanma yasağını hatırlatarak normatif baskı oluşturmak; diplomatik düzlemde Güvenlik Konseyi’ni sürece dahil ederek siyasi maliyeti yükseltmek; algısal düzlemde kendisini kriz tırmandıran değil, krizi uluslararasılaştırarak yönetmeye çalışan aktör olarak konumlandırmayı amaçladığı ifade edilebilir. Dolayısıyla mektup, BM’den somut bir müdahale talep eden bir başvurudan ziyade, yaklaşan tehdidi kurumsal kayıt altına alan ve gelecekteki olası gelişmeler için hukuki ve siyasi referans oluşturmayı amaçlayan stratejik bir belge olarak değerlendirilmelidir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...