16 Mayıs 2026

Soğuk Savaş sonrası rejim değişikliği ütopyaları sona mı eriyor?

İsrail-İran gerilimi bölgesel savaşa dönüşürken ABD ve Tel Aviv’in yeniden gündeme taşıdığı “rejim değişikliği” söylemi, Irak ve Afganistan’daki başarısız müdahaleleri hatırlatıyor. İran’ın toplumsal yapısı ve bölgesel dengeler bu stratejinin istikrar değil daha büyük krizler üreteceğini gösteriyor.

28 Şubat’ta İsrail ve ABD’nin İran’a karşı gerçekleştirdiği provokatif saldırıyla başlayan gerilim, İran’ın İsrail ve ABD hedeflerine yönelik misillemeleri ve Körfez ülkelerine uzanan karşı operasyonlarıyla bölgesel bir savaşa dönüştü. Bu süreçte Washington ve Tel Aviv yönetimleri suçun doğrudan İran rejiminde olduğunu savunarak açık biçimde “rejim değişikliği” söylemini güçlü biçimde uluslararası siyasetin gündemine taşıdı.

Oysa Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana ABD’nin liberal demokrasiyi yayma iddiasıyla giriştiği rejim değişikliği hamlelerinin neredeyse hiçbirinde sürdürülebilir bir başarı elde edilememişti. Aksine bu müdahaleler, hedef ülkelerde kalıcı kaoslara, çöken devlet yapılarına ve sürekli büyüyen çatışma döngülerine yol açmıştı. Bugün İran’a yönelik benzer bir stratejinin yeniden gündeme getirilmesi hem tarihsel tecrübeler hem de bölgesel dinamikler açısından rasyonel görünmemektedir.

Rejim değişikliği politikasının düşünsel arka planı ve pratik uygulamalar

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ABD’de egemen hâle gelen entelektüel iklim, liberal demokrasiyi tarihin ulaştığı en gelişmiş ve nihai siyasal düzen olarak yorumladı. Sovyetler Birliği’nin dağılması, ABD’ye yalnızca jeopolitik üstünlük değil, aynı zamanda insanlığın siyasal yönelimini belirleyen tek süper güç olma özgüveni de kazandırdı. Bu özgüvenin en belirgin teorik ifadesi, Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezinde ortaya çıktı. Söz konusu yaklaşıma göre liberal demokrasi, siyasal evrimin son aşamasını temsil ediyordu. Dolayısıyla ondan daha meşru ya da daha üstün bir siyasal sistem tahayyül etmek mümkün görünmüyordu. ABD yönetimleri de bu anlayışı benimseyerek liberal demokrasinin küresel ölçekte yayılmasını yalnızca stratejik değil, aynı zamanda ahlaki bir görev olarak sundu. Böylece rejim değişikliği stratejisi, güçlü bir ideolojik ve normatif meşruiyet zemini kazandı.

1990’lı yılların başlarında rejim değişikliği politikaları öncelikle “yumuşak güç” araçları üzerinden yürütüldü. Demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü söylemleri etrafında şekillenen uluslararası sivil toplum ağları, düşünce kuruluşları, medya destek programları, seçim gözlem faaliyetleri ve eğitim bursları gibi mekanizmalar aracılığıyla hedef ülkelerin iç siyasal dinamikleri dönüştürülmeye çalışıldı. Özellikle Doğu Avrupa, Latin Amerika ve Orta Doğu’da liberal kurumların dış destek sayesinde zamanla yerleşeceği ve kökleşeceği varsayıldı. Ancak bu yaklaşım, çoğu zaman yerel siyasal kültürün, toplumsal yapının ve devlet geleneğinin özgün koşullarıyla uyumlu değildi. Bu nedenle dışarıdan teşvik edilen dönüşüm projeleri birçok yerde beklenen sonuçları vermedi.

2000’li yıllar ise rejim değişikliği politikasında çok daha sert bir evrenin başlangıcını oluşturdu. 11 Eylül saldırılarının ardından ABD, rejim değişikliğini ulusal güvenlik stratejisinin temel unsurlarından biri hâline getirdi. Afganistan’ın ve Irak’ın işgali, demokrasi ihracının artık yalnızca diplomatik, ekonomik ya da kültürel araçlarla değil, doğrudan askerî işgaller yoluyla da uygulanabileceğini gösterdi. Bu süreçte “otoriter rejimleri yıkıp demokratik yönetimler kurma” söylemi öne çıkarılırken, enerji kaynaklarına erişim, kritik coğrafyaların kontrolü ve terörle mücadele gibi jeostratejik kaygılar da müdahalelerin başlıca gerekçeleri arasına dâhil edildi. ABD yönetimi, askerî gücün sağladığı özgüvenle bölgedeki “şer ekseni” olarak tanımlanan rejimleri devirebileceğini ve bunların yerine “ileri demokratik” yönetimler kurabileceğini savundu. Ne var ki bu müdahaleler, istikrar ve demokrasi üretmekten çok, uzun süreli çatışmalar, kurumsal çöküşler ve derin toplumsal kırılmalar doğurdu.

Aynı dönemde Rusya’nın yakın çevresinde gerçekleşen “renkli devrimler”, rejim değişikliği stratejisinin yalnızca açık askerî müdahalelerle değil, daha örtük yöntemlerle de hayata geçirilebildiğini ortaya koydu. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’daki siyasal dönüşümler seçim süreçlerine yönelik dış etkiler, medya kampanyaları ve sivil toplum mobilizasyonu üzerinden şekillendi. Her ne kadar bu gelişmeler uluslararası kamuoyuna çoğu zaman “demokratik halk hareketleri” olarak sunulmuş olsa da ABD açısından bu süreçlerin Rusya’nın etki alanını daraltmaya hizmet eden belirgin jeopolitik işlevleri bulunuyordu. Bu durum, rejim değişikliğinin yalnızca ideolojik bir demokrasi projesi değil, aynı zamanda büyük güç rekabetinin bir aracı olduğunu da gösterdi.

2010’larda ortaya çıkan Arap Baharı ise rejim değişikliği tartışmalarını farklı bir düzleme taşıdı. Bu kez değişim talebi, büyük ölçüde toplumların kendi iç dinamiklerinden ve otoriter yönetimlere karşı yükselen toplumsal tepkilerden doğmuştu. İlk aşamada ABD ve müttefikleri bu süreci destekler görünse de olaylar uzayıp maliyetler arttıkça tutumları daha seçici ve ihtiyatlı hâle geldi. Stratejik ortak olarak görülen bazı rejimlerin korunmasına öncelik verilirken, diğer bazı ülkelerde rejim değişikliği desteklendi. Bu seçici yaklaşım, demokrasi ve özgürlük söylemlerinin çoğu zaman jeostratejik çıkarların gerisinde kaldığını açık biçimde ortaya koydu.

Sonuç olarak rejim değişikliği fikri, Soğuk Savaş sonrasında liberal demokrasinin evrenselliğine duyulan inançla teorik bir temel kazanmış, zamanla yumuşak güç araçlarından askerî müdahalelere, örtük siyasal operasyonlardan bölgesel halk hareketlerinin yönlendirilmesine kadar geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Ancak bu politikaların pratiği, demokrasi söylemi ile jeopolitik çıkarlar arasındaki gerilimi sürekli görünür kılmış, dış müdahaleyle siyasal dönüşüm yaratma iddiasının çoğu durumda ciddi çelişkiler ve istikrarsızlıklar ürettiğini göstermiştir.

Rejim değişikliği pratiğinin sonuçları

1990’lardan bugüne uzanan rejim değişikliği girişimlerine bütüncül olarak bakıldığında, bu politikaların demokratik istikrar üretmekte başarısız olduğu açıkça görülüyor. Yumuşak güç temelli dönemde uygulanan demokrasi ihracı projeleri, çoğu yerde otoriter yapıları dönüştürmek bir yana, mevcut güç dengeleriyle iç içe geçerek daha kırılgan siyasi düzenlerin oluşmasına yol açtı. Seçimlerin ve demokratik kurumların kurulması, devlet kapasitesi güçlendirilmeden uzun vadeli bir demokratikleşme üretemedi.

Askerî müdahalelere dayalı ikinci evrede ise sorunlar çok daha derindi. Irak ve Afganistan örnekleri, rejimi devirmekle işleyen bir devlet düzeni kurmanın aynı şey olmadığını gösterdi. Güvenlik boşlukları büyüdü, toplumsal fay hatları keskinleşti ve ortaya çıkan siyasal düzenler, toplumun geniş kesimlerinde meşruiyet üretmekte zorlandı. Yeni iktidarların “yerli” değil “dış güçlerin tasarımı” olarak algılanması, bu projelerin uzun ömürlü olmasını engelledi.

Renkli devrimler de kalıcı demokratikleşme getirmedi. Çoğu ülkede yeni yönetimler kısa sürede ya eski düzenin güvenlik reflekslerine geri döndü ya da yeni oligarkik dengeler ortaya çıkararak toplumsal beklentileri karşılayamadı. Arap Baharı ise dış müdahale ve iç dinamiklerin etkileşimiyle birçok ülkede devlet çöküşü, iç savaş ve bölgesel çatışma risklerini artırarak sonuçlandı.

Tüm bunlara ek olarak, 2020’lerde ABD’nin kendi siyasi düzeninde yaşanan kırılmalar, rejim değişikliği söyleminin ahlaki temelini daha da aşındırdı. Trump döneminde gümrük duvarlarının yükseltilerek serbest ticaretin sınırlandırılması, uluslararası kurumların etkisizleştirilmesi ve iç siyasette normların zayıflaması, ABD’nin uzun yıllardır “evrensel model” olarak sunduğu liberal demokrasi algısını tartışmalı hâle getirdi.

İran’da rejim değişikliği neden gerçekçi değil?

Mevcut koşullarda ABD ve İsrail’in İran’da rejim değişikliği hedeflemesi hem tarihsel deneyimler hem de İran’ın kendine özgü siyasal-toplumsal yapısı dikkate alındığında rasyonel görünmüyor. Son otuz beş yılın tecrübesi, dış müdahaleyle rejim değiştirmenin kalıcı istikrar üretmediğini açıkça gösterdi. Irak ve Afganistan gibi daha kırılgan devletlerde dahi başarı sağlayamayan bu yaklaşımın, köklü devlet geleneğine, güçlü güvenlik aygıtına ve örgütlü toplumsal yapıya sahip İran’da sonuç vermesi beklenmemeli. Bu gerçekliğin arkasında iki temel neden bulunuyor: İran rejiminin toplumsal meşruiyetine ilişkin hatalı analizler ve Batı’nın kendi normatif üstünlüğüne duyduğu aşırı güven.

İlk olarak, İran’daki siyasal düzenin yalnızca baskı araçlarıyla ayakta durduğu yönündeki varsayım, ülkenin iç dinamiklerini yeterince kavrayamıyor. İran toplumu heterojen bir yapıya sahip olmakla birlikte, rejim ideolojik bağlılık, milliyetçilik, dış tehdit algısı ve çeşitli ekonomik-siyasal ağlar üzerinden önemli bir destek tabanı oluşturdu. Özellikle dış müdahale ihtimali, sistem karşıtı kesimlerin dahi rejim etrafında kenetlenmesine yol açabilir. Bu durum, dışarıdan dayatılan rejim değişikliği projelerinin toplumsal karşılık bulmasını zorlaştırıyor.

İkinci olarak, Batı’nın kendi değerlerini evrensel ve üstün kabul eden yaklaşımı, son yirmi yılda ciddi bir aşınma yaşadı. 11 Eylül sonrası dönemde yürütülen askerî müdahaleler, işkence skandalları ve hukuk dışı uygulamalar Batı’nın “ahlaki üstünlük” iddiasını ciddi biçimde zedeledi. Irak ve Afganistan işgalleri, liberal normların her coğrafyada istikrar üreteceği varsayımını geçersiz kıldı. Arap Baharı sürecinde Batılı aktörlerin statükocu otoriter rejimlere verdiği destek, demokrasi söyleminin araçsallaştığını ortaya koydu. Nihayetinde 7 Ekim sonrası İsrail’in Gazze’deki tarihin gördüğü en vahşi soykırımına ve tüm Orta Doğu’ya yönelik hukuksuz saldırılarına verilen koşulsuz destek, Batı merkezli normatif düzenin ve uluslararası hukuk iddialarının ciddi bir meşruiyet krizine girdiğini gösterdi. Bu bağlamda, dışarıdan “demokrasi” adına yapılacak bir müdahalenin hedef toplumda özgürleştirici değil, emperyal bir dayatma olarak algılanması son derece rasyonel görünüyor.

Öte yandan, ABD iç siyasetinde yaşanan dönüşüm de bu söylemin inandırıcılığını zayıflatıyor. Trump’ın ikinci döneminde belirginleşen korumacı ekonomi politikaları, uluslararası kurumlardan uzaklaşma eğilimi ve içerde hukuk devleti ile denge-denetleme mekanizmalarının aşınması, ABD’nin liberal demokratik değerleri temsil iddiasını ciddi biçimde sorgulatıyor. Bu koşullarda başka ülkelere “demokrasi ihracı” söylemi, normatif bir iddiadan ziyade stratejik bir araç olarak görülüyor.

Sonuç olarak, İran’da rejim değişikliği ne uygulanabilir ne sürdürülebilir ne de bölgesel dengeler açısından rasyonel bir hedeftir. Soğuk Savaş sonrası deneyimler, rejimlerin dış müdahaleyle devrilmesinin istikrar değil, uzun süreli kırılganlık ve çatışma ürettiğini ortaya koydu. Bu nedenle rejim değişikliği fikri, artık bir demokrasi projesi olmaktan çok, yüksek maliyetli ve öngörülemez sonuçlar doğuran bir güç siyaseti aracı olarak değerlendirilmelidir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...