Soykırımın değişen yüzü: Tarihten dijital çağa şiddetin evrimi
İnsanlık tarihi yalnızca medeniyetlerin yükselişiyle değil, sistematik yok etme pratikleriyle de şekillendi. Antik çağlardan Nazi Almanyası’na, oradan dijital çağın görünmez şiddetine uzanan soykırım gerçeği; modern devletin, teknolojinin ve siyasetin karanlık yüzünü yeniden tartışmaya açıyor.
İnsanlık tarihi yalnızca medeniyetlerin, bilimsel ilerlemelerin ve kültürel üretimin tarihi değildir; aynı zamanda sistematik şiddetin, kitlesel yok etmenin ve insan topluluklarını bütünüyle ortadan kaldırma girişimlerinin de tarihidir. Bugün “soykırım” dediğimiz kavram, hukuki anlamda modern bir terim olsa da pratiğin kendisi insanlık kadar eskidir. Antik imparatorluklardan modern ulus devletlere kadar iktidar mekanizmaları çoğu zaman belirli toplulukların fiziksel, kültürel ya da siyasal olarak ortadan kaldırılmasını hedeflemiştir.
Ancak 20. yüzyıl, bu şiddeti başka bir düzleme taşımıştır. Özellikle Nazi Almanyası ile birlikte soykırım, savaşın “yan ürünü”, “istenmeyen sonucu” gibi çıkarımların ötesinde, teknik olarak planlanan, bürokratik olarak organize edilen ve endüstriyel yöntemlerle yürütülen bir “devlet projesi”ne dönüşmüştür.
Bugün ise soykırım yalnızca bombalar, tanklar, toplama kampları ya da doğrudan katliamlar anlamına gelmiyor; medya söylemleri, dijital dezenformasyon, insansız savaş teknolojileri ve “güvenlik diskurları” üzerinden daha karmaşık biçimlerde varlığını sürdürüyor. En nihayetinde de soykırımı, geçmişin karanlık bir suçu olarak ama aynı zamanda, etik ve ahlaki zemin kaygısı olmayan modern dünyanın yapısal krizlerinden biri olarak okumak elzem görünüyor.
Tarihte soykırım kavramı var mıydı?
“Soykırım” kavramı hukuki olarak oldukça yenidir. Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin tarafından geliştirilen ve ilk olarak 1944 yılında “İşgal Altındaki Avrupa'da Mihver Yönetimi” adlı kitabında geniş şekilde yer verilen bu terim, esas olarak, insanlık tarihinin hâlihazırda en kanlı dönemi olarak nitelendirilebilecek II. Dünya Savaşı sonrası Birleşmiş Milletler tarafından tanımlandı. Yunanca “genos” (soy, ulus) ile Latince “cide” (öldürme, kıyım) kelime öbeklerini birleştirmek suretiyle ortaya çıkan kavram bugüne kadar kabul edilen anlamıyla, belirli bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun, salt bu kimliğinden dolayı sistematik biçimde yok edilmesini ifade eden ve tüm insanlığın bu zalimane eylemi işleyenlerden davacı olabileceği bir suç kategorisi olarak ortaya kondu. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda 1948 yılında onaylanan “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” ile de uluslararası hukukun temel bir parçası hâline geldi.
Öte yandan, uzun insanlık tarihi boyunca bir kavramın geç ortaya çıkması veya modern dönem imkânlarıyla sistematik olarak yeniden tanımlanması, anılan kavramın işaret ettiği pratiğin daha önce hiçbir surette var olmadığı anlamına gelmemektedir. Nitekim, antik çağdan itibaren imparatorluklar veya daha küçük yönetim toplulukları, fethettikleri yerlerdeki diğer halkları yalnızca yenmekle kalmamış; çoğu zaman bütünüyle ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Örneğin bir kısım tarihçiye göre, Roma İmparatorluğu’nun Kartaca’ya yönelik politikası bunun bilinen en çarpıcı ilk örneklerinden biridir. Üçüncü Pön Savaşı (MÖ 149-146) sonunda Roma yalnızca Kartaca’yı mağlup etmemiş; bugünkü Tunus’u merkez alarak kurulan eski bir Fenike kolonisi olan bu halkı ve şehirlerini sistematik biçimde yok ederek ve nüfusunu köleleştirek bölgeyi siyasal hafızadan tamamen silmeye çalışmıştır. Bu durum, hukuki pratikte ve modern anlamda bir “soykırım” olarak tanımlanamasa da kolektif yok etme mantığının erken örneklerinden biri olarak okunabilir.
Benzer şekilde Doğu’dan en bilinen örnek olarak, Moğol İmparatorluğu döneminde Cengiz Han’ın seferleri büyük ölçekli kitlesel kıyımlarla anılır. Orta Asya’dan İran coğrafyasına kadar birçok kent tamamen Cengiz Han, takipçileri ve yönetimde onu takip eden aile bireylerince yok edilmiş; nüfusların önemli bölümleri öldürülmüş ya da sürgün edilmiştir. Tarihçiler hâlâ bu şiddetin niteliği üzerine tartışsa da burada önemli olan nokta şudur: toplulukların fiziksel varlığını ortadan kaldırma fikri modern çağın icadı değildir.
Günümüz uluslararası ilişkiler teorisi ve modern hukuk açısından ise mesele yalnızca kitlesel ölümlerle açıklanamaz. Soykırımı diğer savaş suçlarından ayıran temel unsur, belirli bir grubun “kimliği nedeniyle” sistematik biçimde hedef alınmasıdır. Yani amaç yalnızca askerî zafer değil; etnik, dinsel, ulusal ya da kültürel bir topluluğun bütünüyle ortadan kaldırılması emelidir.
Bu nedenle modern hukuk, soykırımı bir “savaş pratiği” olmanın çok ötesinde, insanlığın ortak varlığına karşı işlenen bir suç olarak tanımlar. Fakat burada büyük bir çelişki her zaman mevcut olagelmiştir. Uluslararası sistem, soykırımı teorik olarak “evrensel suç” kabul etse de pratikte bu suçun tanınması çoğu zaman siyasi dengelere bağlıdır. Günümüzde güçlü devletlerin işlediği veya farklı grup veya oluşumlara yardım suretiyle işlettirdiği geniş çaplı suçlar, çoğu zaman “güvenlik operasyonu”, “terörle mücadele”, “iç çatışma” ya da “zorunlu müdahale” söylemleriyle yeniden çerçevelenmeyi sürdürmektedir.
Dolayısıyla soykırım kavramı da yalnızca hukukla ilgili olmak bir yana, aynı zamanda derin biçimde politik bir kategori olmaya devam etmektedir.
Nazi Almanyası: “Modern tekniklerle soykırım” gerçeği
Tarihte kitlesel yok etme örnekleri çoktur; ancak Nazi Almanyası’nın yarattığı model, soykırımı başka bir düzeye taşımış, insan aklı ve hayaline sığmayacak düzeyde sistematik bir zulüm ve kıyım yaratmada, belki de çıtayı hâlen en üst seviyeye taşımıştır. Çünkü bilhassa 1941-45 arası Holokost gerçeği özelindeki Nazi şiddeti spontane değil; planlı, bürokratik ve teknik olarak organize edilmiştir; bu esnada modern devlete feyz veren Max Weber’den, bireyin gücüne ve kutsiyetine inanan Friedrich Nietzsche’ye kadar Alman felsefe ve disiplin geleneğinden sonuna kadar yararlanmıştır. Modernitenin sunduğu tüm araçlar -demiryolları, veri kayıt sistemleri, endüstriyel üretim, kimya teknolojileri ve bürokratik yönetim mekanizmaları- sistematik yok etmenin hizmetine bu şekilde “koordineli bir akıl” marifetiyle sokulmuştur.
Bu nedenle Holokost, aşırı milliyetçiliğin veya bir ideolojiye ve liderine fanatizm düzeyinde bağlılıkla ne kadar ilgiliyse, aynı zamanda modern devlet kapasitesinin ulaşmak istediği “faydacı emellerle” ilişkili karanlık yüzle de bir o kadar ilgilidir. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın da dikkat çektiği gibi Auschwitz gibi toplama kampları, modernitenin “istisnası” olmaktan, onun içinden çıkan bir “olasılık” hâline bu şekilde gelebilmiştir. Öyle ki Türkçede genel olarak “toplama kampı” dense de insanlık tarihinin bu en karanlık merkezleri, Almancada çok bilinen hâliyle “konsantrasyon-kamplarıdır” (Konzentrationslager) ve giriş kapılarında yazan "Çalışmak özgürleştirir” (Arbeit macht frei) sloganı, her devletin zamanı gelince dayandığı temel bir prensibe, yani “çalışmak-konsantre olmak-üretmek” gibi “modern dünya/devlet kurucu fikrine” dayanır.
Buna ilave, Nazi Almanyası’nın yürüttüğü sistematik yok etme politikalarında, modern-devlet aygıtıyla beraber, anılan modern dönemin büyük şirketlerinin rolü de bugün hâlâ tartışma konusudur. Bugün küresel ölçekte kullanılan birçok büyük Alman markası, doğrudan ya da dolaylı biçimde Nazi savaş ekonomisinin parçası olmuştur. Otomotivden kimya sanayisine, mühendislikten veri işlemeye kadar birçok sektör, savaş makinesine teknik destek sağlamıştır. Birisi, Nazi döneminin “halk arabası” projesiyle rejimin prestij araçlarından biri hâline gelirken, hâlâ adı övgüyle ve statüyle anılan ünlü diğer Alman otomobil markalarının çoğu da Nazi savaş sanayisine üretim yaparken arka planda zorla çalıştırılan işçilerden faydalanmıştır. Bugün hâlen çoğumuzun evlerinde kullandığı pek çok muteber Alman markası, o dönem teknik alanda yukarıda bahsettiğimiz toplama kampı altyapılarında ve hatta toplu insan kıyım/imha aletlerinin, ilaç ve gaz bileşimlerinin dizayn ve geliştirilmesinde yer almıştır.
Buradaki asıl mesele ise tabiatıyla yalnızca şirketlerin tarihsel sorumluluğu, dolaylı ve dolaysız yaptıklarının farkında olup/olmadıkları değildir. Daha önemli olan, modern kapitalist faydacılık ile kitlesel şiddet arasındaki ilişkinin görünür hâle gelmesidir. Holokost irrasyonel bir “delilik” anı olmaktan öte, rasyonel planlama, teknik uzmanlık ve bürokratik verimlilikle yürütülen bir süreç hâline bu şekilde gelmiş; hatta, Nazi Almanya’sının yarattığı bu “sistematik etki”, başta ABD olmak üzere pek çok ülke tarafından savaş sonrasında farklı suretlerde bürokrasilerine, ekonomi ve bilimsel metotlarına monte edilmiştir.
Bu yüzden Nazi deneyimi, modern dünyanın en rahatsız edici gerçeğini ortaya çıkardı denilebilir: yüksek teknoloji, gelişmiş ekonomi ve kurumsal kapasite, etik değerlerle birleşmediğinde kitlesel yok etmenin araçlarına dönüşebilir ve soykırım kavramının insanlık tarihi boyunca silinmeyen mealinde gizli olduğu üzere, bir “grubun/ulusun pervasız faydacılığı” diğerinin sonunu her zaman getirebilir.
Postmodern dünyada soykırım: “Ne kadar medeniysen o kadar zulmedebilirsin”
Bugün de soykırım denildiğinde, Amerikan sinemasının oldukça dokunaklı ve çarpıcı şekilde işlediği filmlerinde de olduğu üzere, çoğu insanın zihninde hâlen, toplama kampları, gaz odaları ya da doğrudan kitlesel katliamlar canlanıyor. Oysa 21. yüzyılda kitlesel yok etme pratikleri daha karmaşık, daha parçalı ve çoğu zaman daha görünmez biçimlerde ilerlemektedir.
Postmodern çağda şiddet fiziksel olduğu kadar; aynı zamanda söylemsel, dijital ve psikolojik boyutlar taşımaya başlamıştır. Belirli toplulukların sistematik biçimde “tehdit”, “güvenlik sorunu” ya da “medeniyet dışı unsur” olarak sunulması, kitlesel şiddetin toplumsal meşruiyetini hazırlamaktadır. Medya teknolojileri, algoritmalar ve dijital propaganda mekanizmaları bu süreçte merkezi rol oynar hâle gelmiştir.
Bu bağlamda günümüz dünyasında soykırım yalnızca doğrudan öldürme üzerinden değil; yaşam alanlarını yok etme, zorunlu göç yaratma, insani yardımı engelleme, altyapıları çökertme ve kolektif hafızayı silme stratejileri üzerinden de tartışılmaktadır. Modern savaşın dili değişmiş durumdadır: “İnsansız araçlarla cerrahi operasyon”, “akıllı bomba”, “önleyici saldırı/güvenlik”, “insani müdahale” gibi kavramlar, çoğu zaman kitlesel şiddetin üzerini örten teknik ifadeler olarak işlev görmektedir.
Ve tabii, İsrail-Filistin meselesi bu tartışmanın merkezinde yer almayı sürdürüyor. Özellikle bir devlet kapasitesinin tam anlamıyla oturmadığı Filistin’e ve çaresiz halkına Gazze’de yaşatılan yıkım, uluslararası hukuk çevrelerinde giderek daha yüksek sesle “soykırım”, “etnik temizlik” ve “kolektif cezalandırma” kavramlarıyla tartışılıyor. Burada soykırımla bağlantılı diğer önemli olan bir hususun da yüz binlere varan fiziksel ölüm sayılarına ilave; yaşamın sürdürülebilir koşullarının sistematik biçimde ortadan kaldırılmasıyla ve kültürel ve dinî aidiyetlerin artık icra edilemez noktaya getirilmesiyle ilgili olduğu akıllarda kalmalı.
Ancak uluslararası sistemin bu konuda sergilediği tutum, hukukun evrenselliği konusundaki büyük çelişkiyi yeniden açığa çıkarıyor. Batılı devletler, insan hakları söylemini küresel siyasette sıkça kullanırken; stratejik müttefikleri söz konusu olduğunda aynı normları daha esnek yorumlayabiliyor. Böylece soykırım kavramı, hukuki olduğu kadar, aynı zamanda siyasi ve jeopolitik bir mücadele alanı olarak kalmayı sürdürüyor.
Sonuç olarak tarih boyunca farklı biçimlerde var olan kitlesel yok etme pratiği, modern çağda teknikleşmiş; günümüzde ise söylemsel ve dijital boyutlar kazanmıştır. Bugünkü postmodern düzlemde soykırım artık yalnızca “öldürme” ile sınırlı değildir; süreç görünmezleştirme, değersizleştirme ve insan topluluklarını siyasal özne olmaktan çıkarma süreçleriyle birlikte işliyor. Şiddetin biçimi değişse de temel mantık büyük ölçüde aynı kalıyor: “belirli hayatların diğerlerinden daha az değerli görülmesi” veya diğer bir ifadeyle, bir gruba/ulusa/dine ait olmanın en temel değer olan “insan” kavramını değersizleştirmesi. İşte bu nedenlerle soykırımı anlamak, tarihi anlamakla, buna bağlı olarak da, modernitenin, devletin, kapitalist faydacılığın ve uluslararası sistemin karanlık sınırlarını kavramakla da yakından ilgili kalmayı sürdürüyor.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.