Yunan mevzilerini hallaç pamuğu gibi attık

22 Temmuz 1974

20 Temmuz 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı resmen başlamıştı. Adada Türklerin yıllarca süren bağımsızlık savaşı nihayet son bulacaktı. Günler boyunca Türk ve dünya kamuoyunda konuşulan bu harekâtını Tercüman’ın 22 Temmuz 1974 yayını üzerinden gelin birlikte takip edelim.

20 Temmuz 1974… Tarihte yeni bir sayfa açıldı… Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Bülent Ecevit’in emriyle Türk Silahlı Kuvvetleri nihayet Kıbrıs’a askerî bir harekât başlatmıştı. Yunanistan hükûmetinin desteğiyle 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta darbe gerçekleşmiş, adanın kontrolü Yunan subaylarının eline geçmişti. Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti, bu durumun askerî müdahaleyi gerektirecek kadar mühim olduğunu belirterek harekâta hazırlanmak üzere harekete geçti. Müdahale hakkını kullanmadan önce Türkiye, İngiltere’nin yetkilileriyle görüşerek birlikte hareket etme teklifinde bulundu ve durumu müzakere etmek üzere Başbakan Bülent Ecevit 17 Temmuz’da Londra’ya İngiltere Başbakanı Harold Wilson ile görüşmeye gitti. Wilson’un haricinde İngiltere Dış İşleri Bakanı James Callaghan ve Kıbrıs meselesini görüşmek üzere orada bulunan ABD Dış İşleri Bakan Yardımcısı Joseph Sisco ile de ayrı ayrı mesele hakkında müzakerelerde bulundu. Fakat ne İngiltere ne de ABD yetkilileri bu harekâta Türkiye’nin çerçevesinden bakmaya yanaştı. O esnada Türkiye’de de Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan ve Maliye Bakanı Deniz Baykal, muhalefet partilerin başkanlarıyla bir toplantı yapmış, toplantı neticesinde muhalefet liderleri hükûmetin başlatacağı harekâta destek vereceklerini bildirmişlerdi.

Türk heyeti 19 Temmuz’da Ankara’ya varınca derhâl Genelkurmay Başkanlığı’nda komutanlar ile bir toplantı yapmış, birlikte hazırlıklar gözden geçirilmişti. Bülent Ecevit bu harekâtın bir barış harekâtı olduğunu ve amaçlarının barış olduğunu özellikle vurgulayarak Bakanlar Kurulu’nu toplamıştı. Oy birliği sağlanmasıyla da Kıbrıs’a müdahale kararı alınmış oldu. Karar Genelkurmay Başkanlığı’na yazılı olarak iletildi ve 20 Temmuz sabahı harekât başladı.

Günlerce harekât anbean kamuoyunda takip edildi. 22 Temmuz 1974’te Tercüman’ın manşetleri şöyleydi: “Yunan mevzilerini hallaç pamuğu gibi attık”, “Rum kesiminde can kaybı çok”, “Yunan çıkartmasını önleyip üç harp gemisini batırdık”, “Beş tank ele geçirdik, Magrosa dâhil birçok bölge alevler içinde”, “Üçlü görüşme bekleniyor, Adada ateşkes uygulanıyor”, “Yunan halkı cundaya karşı ayaklanıyor”, “Yunanistan’a bir çılgınlık yapmaması ihtar edildi”, “Güvenlik Konseyi ateşkes isterken Rusya ‘Türkler haklı’ diyor”…

Tercüman Haber Servisleri’nin aktardıkları doğrultusunda ise haberler detaylıca verilmekteydi: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs Harekâtı’nın ikinci gününde adanın batı kesimindeki Türk köylerine karşı Yunan askerleri ve Millî Muhafızlar tarafından girişilen katliamları durdurmak ve Rum direniş noktalarını susturmak için kesif bir hava bombardımanı yapılmıştır. Diğer taraftan önceki gece adadaki Yunan alayının savaşa katılmasından sonra Kıbrıs’a çıkartma yapmak için yaklaşmakta olan bir Yunan konvoyu ile Türk Deniz ve Hava Kuvvetleri çarpışmış ve ağır kayıtlara uğratılan konvoyun çıkartmadan vazgeçtiği açıklanmıştır. Çeşitli yabancı ajans ve radyolardan alınan haberlerden anlaşıldığına göre Türk-Yunan donanmaları arasındaki savaşa uçaklar da katılmıştır. Ve Yunan konvoyuna refakat eden savaş gemilerinden üçü batırılmıştır. Batırılan gemilerden birinin kruvazör sınıfından olduğu da bildirilmektedir. Rum Millî Muhafızları tarafından Lefkoşe’de hastaneler ve apartmanların üstüne yerleştirilen toplar, verilen bir saat mühlete rağmen sökülmeyince Türk uçaklarının bombardımana başladığı görülmüş ancak Rumlar daha sonra topları sökmeyi kabul etmişlerdir. Önceki gece yapılan çarpışmalarda Girne çıkartmasını yöneten Alay Komutanı İbrahim Karaoğlanoğlu’nun şehit düştüğü Millî Savunma Bakanlığı tarafından açıklanmıştır. İnanılır kaynaklardan alınan haberlerde Rum Millî Muhafız askerlerinin kaçtığı, yolda gördükleri barış gücü askerlerine ise ‘Bizi de alın’ diye yalvardıkları bildirilmektedir…”

Haber servisinin uluslararası duruma dair bilgiler aktardığı bir diğer haberine bakalım: “İngiliz hükûmetine yakın çevreler tarafından bildirildiğine göre Kıbrıs anlaşmazlığının bir an evvel çözümlenmesi için İngiltere ve Amerika’nın Türkiye ve Yunanistan’a diplomatik baskı yapmaktadır. Amerika Dış İşleri Bakanı ile devamlı temas hâlinde olan İngiliz Dış İşleri Bakanı durumun vahim olduğunu söylemiş fakat ümitsiz olmadıklarını bildirmiştir. Bu sırada BBC radyosunun verdiği haberlerde Türkiye’nin Kıbrıs’taki harekâtı sınırlandırma yolunda yapılan tekliflerin adadaki Türk asıllı Kıbrıslıların mal ve can emniyetlerinin tehlikede olduğu gerekçesiyle kesinlikle reddettiğini açıklamıştır. İngiliz hükûmeti Kıbrıs anlaşmazlığında Yunanistan’ı da ‘çarpışmaları Kıta Avrupası’na sıçratabilecek davranışlardan kaçınması’ için kesin bir dille uyarmıştır. Atina’daki cunta hükûmeti bütün Yunanistan’da seferberlik ilan ederken cuntaya karşı olan örgütler de harekete geçmiş ve Atina sokaklarında beyannameler dağıtarak Yunan halkını ‘ellerindeki silahları cuntaya çevirmeye’ çağırmıştır. Son üç gün içerisinde Yunan liderleri ile Atina’da üçüncü görüşmesini yapan Amerikan Dış İşleri Bakan Yardımcısı Joseph Siaco uyardığı bildirilmiştir. Siaco’nun Yunan liderleri ile görüştüğü saatlerde kuzeyden gelen haberler Dedenağaç’ın tamamen boşaltıldığı anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Sovyetler Birliği Dış İşleri Bakanı da Moskova Büyükelçimiz ile bir süre görüşmüştür.”

Peki Ankara’dan gelen haberler nasıldı? Tercüman’ın Ankara Bürosu’ndan gelen habere göre: “Bakanlar Kurulu’nun dün sabah 04.00’e kadar devam eden son toplantısından sonra bir açıklama yapan Erbakan, Yunanistan’ın ateşkesi kabul ettiğinin öğrenildiğini bildirmiştir. Türkiye’nin ateşkesi kabul edip etmeyeceğine dair açıklamanın bugün saat 10.00’da yapılacağı öğrenilmiştir. Aynı konuda Ecevit’te ‘Böyle bir haberi biz de duyduk, resmen açıklanmasını bekliyoruz’ demiştir. Yunanistan’ın ateşlese uymasından sonra bugün açıklanacak olan şartlar dâhilinde bizim de ateşkese uyacağınız öğrenilmiştir. Öte yandan alınan bilgiye göre Türkiye’nin her türlü barışçı çabaya, bütün tarafların iyi niyetle oturmaları şartı ile ve bütün tecavüzi hareketlerin durdurulması hâlinde katılmaya hazır olduğu bildirilmiştir. Öğrenildiğine göre İngiltere’nin yaptığı çağrıya uyarak ABD’nin özellikle Yunanlı yöneticilere vaki bakınan üzerine baskıya girdiğimiz sabahın ilk saatlerinde garantör devletler olarak Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın katılacakları bir toplantının bugün Londra veya Viyana’da toplanması bekleniyordu.”

Harekât hem Kıbrıs hem Türkiye hem Yunanistan hem de diğer ülkeler arasındaki siyasi tüm dinamikleri yeniden inşa ediyordu. Kıbrıs Türkleri bağımsızlık savaşı verirken Ana Vatan Türkiye’deki kardeşleri yanındaydı. Senelerdir süren zulüm, barış harekâtıyla son bulmak üzereydi artık… Gelişmeler, Tercüman’da…

“İdare tarzını millet seçer”

08 Ekim 1972
8 Ekim 1972 tarihli Tercüman manşetlerinde AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, “Egemenliğin millette olduğu tartışma konusu değildir” diyerek Türkiye’nin yönetim biçiminin millet iradesiyle belirlenmesi gerektiğini vurguluyor.

Demirel, hür demokratik düzenin temel şartının vatandaşın devlet faaliyetlerini sorgulayabilmesi olduğunu belirtirken, ekonomik kalkınmanın da kişi hürriyeti ve serbest teşebbüsle mümkün olabileceğini savunuyordu. Partisinin Manisa’daki kongresinde yaptığı konuşmada Türkiye’nin yönetim anlayışına, demokratik düzene ve ekonomik kalkınmaya ilişkin önemli mesajlar veriyor. Demirel, “İdare tarzını millet seçer” diyerek egemenliğin kaynağının doğrudan millet iradesi olduğunun altını çiziyor. Demirel’e göre egemenliğin millette olması tartışılacak ya da şüphe edilecek bir konu değildi. “Hâkimiyet hakkının yegâne meşru sahibi millettir ve bu hakka dayalı yetkilerinde menşei ancak millettir.” Devletin yönetilmesi ve hüküm verme yetkisinin kaynağının millet olduğunu belirten AP lideri, bu iradenin gerçek anlamda ortaya çıkabilmesi için farklı fikirlerin serbestçe dile getirilebilmesi ve tartışılabilmesi gerektiğini söylüyor. “Yapılmadığı yerde millî iradeden bahsetmek aldatmacadır” görüşünü dile getirirken, millet hâkimiyetinin gerçekleşmesi için gerekli ilk şartın hürriyet rejimi olduğunu ifade ediyor. “Egemenliğin millette olduğu kavramı tartışma konusu, şüphe konusu değildir.”

Vatandaşın sadece seçim dönemlerinde değil, devlet faaliyetlerinin tamamında söz ve denetim hakkına sahip olması gerektiğini belirten Demirel, vatandaşın devlet faaliyetlerinin hesabını sorma hakkı bulunduğunu da söylüyor. Ona göre yönetim vatandaşa yaklaştıkça demokratik rejim zayıflamayacak, tersine güçlenecekti. Konuşmasının ekonomi bölümünde de siyasi hürriyet ile ekonomik kalkınma arasında doğrudan bir bağ kurdu. AP'nin program ve tüzüğünde ekonomik düzenin temel esaslarının Anayasa ile uyumlu olduğunu belirten Demirel, kişinin dilediği alanda çalışma hürriyetinin ve serbest teşebbüsün korunmasını savunuyordu.

Demirel’e göre ferdin yaratma gücü ve teşebbüs kabiliyeti, ekonomik ve sosyal gelişmenin vazgeçilmez unsurlarıydı. “Hürriyet içinde kalkınma” anlayışını öne çıkaran AP lideri, teşebbüs özgürlüğünün engellenmesinin yalnızca ekonomiye değil, doğrudan doğruya hürriyetlere ve demokratik rejime zarar vereceğini ifade ediyordu. Ancak devletin ekonomik hayattan tamamen çekilmesi gerektiği görüşünde de değildi. Devletin ekonomik faaliyetlere yön vermesi, altyapı yatırımlarını gerçekleştirmesi ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük ölçekli bazı faaliyetleri üstlenmesi gerektiğini belirtiyordu. Bunun yanında özel sektörün de ekonomik hayata katılımının desteklenmesi gerektiğini savunuyordu.

Demirel’in Manisa’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi tartışmaların merkezinde bulunan millet egemenliği, hürriyet, demokrasi ve ekonomik kalkınma başlıklarını bir araya getiriyor. AP liderinin ortaya koyduğu anlayışta yönetimin meşruiyet kaynağı millet, demokratik düzenin güvencesi hürriyet, ekonomik kalkınmanın dayanağı ise serbest teşebbüstü.

“İdare tarzını millet seçer” sözü de bu yaklaşımın özeti niteliğinde: Devletin nasıl yönetileceğine karar verecek makamın, doğrudan doğruya milletin iradesi olduğu mesajı verilmişti.

“Sorumsuz kişiler, girmemesi gereken yere politika soktu”

29 Eylül 1969
29 Eylül 1969 tarihli Tercüman manşetlerinde AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, Daily News gazetesine verdiği beyanatta Türkiye’de siyasi hayat, ekonomik kalkınma ve bürokrasiye ilişkin değerlendirmelerde bulunuyor.

1969 Eylül’ünde Demirel, bazı sorumsuz siyasilerin politika ile hükûmet ve parlamento arasındaki ilişkilere müdahale ettiğini savunurken, Türkiye’nin ekonomik potansiyeline dikkat çekiyor. Özellikle siyasi sorumluluk sınırlarının aşılmasına tepki göstererek, Türkiye’de siyasi hayatın sağlıklı biçimde işlemesi için herkesin kendi sorumluluk alanında kalması gerektiğini savunuyor. Bazı sorumsuz siyasilerin, siyasi platformlarda yapılması gereken tartışmaları farklı alanlara taşıdığını belirten Demirel, “Girmemesi gereken yerlere bazı sorumsuz siyasiler tarafından sokulduğuna temas ederek siyasi mücadelemizin meşru platformda, meşru usullerle yapılması gerektiğini” ifade ediyor.

Konuşmasının ekonomik bölümünde Türkiye’nin son yıllardaki gelir artışına dikkat çekiyor. 1950’den 1960 yılına kadar 10 yıllık milli gelir artışının, 1960’tan 1965’e kadar geçen beş yıllık dönemde iki katına çıktığını belirten Demirel, son dört yılda milli gelirde önemli bir yükseliş yaşandığını söylüyor. Bu dönemde milli gelirin 25 milyar lira arttığını ve 73 milyardan 98 milyar liraya ulaştığını da belirterek yapılan çalışmaların önemine vurgu yapıyor. “Bizim başardığımız en önemli hususlardan birisi de Türk vatandaşının ümit meşalesini yeniden yakmış olmak ve bir hizmet devrini açmış bulunmaktır”.

“50 milyonluk Türkiye” hedefinden söz eden AP Genel Başkanı, önümüzdeki yıllarda yapılacak çalışmalarla Türkiye’nin daha yüksek bir refah seviyesine ulaşabileceğinin müjdesini veriyor. “Memleketin bütün ihtiyaçlarını bir anda giderilmesini biz herkesten çok arzu ederiz. Ancak, hepsini birden çözmeye kalkarsak hiç birisini çözemeyiz”.

Gazetecinin dört yıllık iktidar döneminde yapılan en önemli işin ne olduğu yönündeki sorusuna ise, herhangi bir basın tehdidine girişmeden, hükûmet ve parlamentonun olağanüstü idare şekillerine başvurmadan, Türk demokrasisine yapılan hizmetin en önemli iş olduğunu belirterek seçimden seçime millete hesap vermesini gösteriyor. “Dört yılda eriştiğimiz seviye 10 yıl sonrası için vadettiklerimizin teminatıdır”.

1969 Türkiye’sinin siyasi atmosferinde Demirel’in açıklamalarının merkezinde siyasi sorumluluk, demokratik düzen ve ekonomik kalkınma bulunuyordu. AP lideri, bir yandan hükûmetin icraatlarını savunurken diğer yandan siyasi mücadelenin meşru zemin içerisinde yürütülmesi gerektiğini vurguluyordu.

“Söz hakkı olmayan köledir”

23 Eylül 1972
23 Eylül 1972’de Tercüman; Süleyman Demirel’in Bolu il kongresinde yaptığı konuşmaları manşetine alıyor. "Devletleştirme reform değildir, reformda iyileştirme mevcuttur" başlığındaki haberde Demirel, ekonomik sorunlarla boğuşan halka Türkiye’nin geleceği adına umut vadeden açıklamalar yapıyor.

"Devletleştirme, reform değildir. Reformda iyileştirme mevcuttur. Devletin her yaptığını reform saymayalım." Demirel, 1972 Eylül’ünde bu sözlerle devletleştirme ile reformu birbirine karıştırmamak gerektiğini savunmuştu. Zamanın Türkiye’si vatandaşlık ve demokratik hakların gündemde olduğu ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarının halkı önemli ölçüde yönlendirdiği bir dönemden geçiyordu.

Haberin devamında Demirel, özel sektör, Türkiye'nin kalkınması ve rejim konularında şunları söylüyordu: "Biz hiçbir şeyi olmayan, kişilerden müteşekkil bir toplumu düşünemiyoruz. Herkesin bir şeyi olsun istiyoruz. Herkes söz sahibi olsun istiyoruz. Siyasi ve iktisadi kişiliği olmayı bu manada anlıyoruz. Siyasi ve iktisadi kişilik yoksa vatandaşlık yerini kölelik alır. Bu itibarla siyasi ve iktisadi kişiliği vatandaşlığın en önemli unsuru saymışız. Türkiye'de demokrasi ve kalkınma hamlelerinin hedefini bu hamlelerin başarıya ulaşması ve devamlılığında, Türk vatandaşının buna sahip çıkmasında bulunuyoruz. Rejimin Türk vatandaşına hak tanıdığı şeyleri korumasını, huzurun temel şartı sayıyoruz." Demirel, konuşmasında vatandaş ile Cumhuriyet arasındaki ilişkiye özellikle dikkat çekiyordu. “Vatandaş, cumhuriyetin kalbidir. Haklarına sahip çıkmazsa, cumhuriyete sahip çıkmamış olur." Ve ekliyor: "Söz hakkı olmayan köledir." Demirel'e göre söz ve düşünce özgürlüğünün varlığı kadar, bu özgürlüklerin güvence altında bulunması da demokratik hayatın temel şartlarından biriydi. Bu nedenle vatandaşın yalnızca kendisine tanınan hakları bilmesi değil, bu hakların kullanılmasını sağlayacak güvencelerin de bulunması gerektiğini savunuyordu. Siyasi ve iktisadi kişiliklere alan açıyordu. Vatandaşlığın bir köleliğe dönmesini reddediyordu.

Demirel, "anormal dönem" başlığı altında üniversite gençliğine de değiniyordu. “Bir anormal dönemdir. Türkiye’nin geçirdiği, üniversite gençliğinin tümünü suçlamayalım. Üniversite gençliği bizimdir. Kendi çocuklarımız. Yarın bu memleketin idaresi bu genç kuşaklara geçecektir. Türkiye üniversitelerini felce uğratan bu dönemler aşılacaktır”. 3-4 anarşistin halkı galeyana getirmeyeceğini söyleyerek Türk milletine devletin gücüne inanması gerektiğini söylüyordu.

Demirel, Türkiye’nin demokratik düzeninin güçlendirilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Hakların yalnızca metinlerde tanınmasının yeterli olmadığını belirten AP Genel Başkanı, vatandaşın sahip olduğu hakların gerçek hayatta kullanılabilmesinin önemine işaret ediyordu. Önceki gece Aksaray'da bir konuşma yapmış ve “Rejimdeki sıkıntılar aşılacaktır. Bunu da kavga ederek, dövüşerek değil, ahenkle yapmalıyız” diyerek bazı özeleştirilerde bulunuyordu.

Gazete haberi Nevşehir il kongresine katıldıktan sonra Ankara'ya dönen Demirel'in yolunun Aksaraylılar tarafından kesildiğini ve kendisine sevgi gösterileri yapıldığını da es geçmiyor. Demirel, Türkiye için yeni bir devir ve ufuğun göründüğü müjdesini veriyordu. Cumhuriyetin 50 yılda yaptıklarını 5 yıl içinde yapmanın mümkün olduğunu, Türkiye’nin huzur, birlik ve dirliğe olan ihtiyacını vurguluyordu.

Demirel’in Bolu’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi haklar, vatandaşlık ve demokratik katılım tartışmalarının öne çıktığı bir dönemde AP’nin yaklaşımını ortaya koyuyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...