Yunan mevzilerini hallaç pamuğu gibi attık

22 Temmuz 1974

20 Temmuz 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı resmen başlamıştı. Adada Türklerin yıllarca süren bağımsızlık savaşı nihayet son bulacaktı. Günler boyunca Türk ve dünya kamuoyunda konuşulan bu harekâtını Tercüman’ın 22 Temmuz 1974 yayını üzerinden gelin birlikte takip edelim.

20 Temmuz 1974… Tarihte yeni bir sayfa açıldı… Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Bülent Ecevit’in emriyle Türk Silahlı Kuvvetleri nihayet Kıbrıs’a askerî bir harekât başlatmıştı. Yunanistan hükûmetinin desteğiyle 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta darbe gerçekleşmiş, adanın kontrolü Yunan subaylarının eline geçmişti. Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti, bu durumun askerî müdahaleyi gerektirecek kadar mühim olduğunu belirterek harekâta hazırlanmak üzere harekete geçti. Müdahale hakkını kullanmadan önce Türkiye, İngiltere’nin yetkilileriyle görüşerek birlikte hareket etme teklifinde bulundu ve durumu müzakere etmek üzere Başbakan Bülent Ecevit 17 Temmuz’da Londra’ya İngiltere Başbakanı Harold Wilson ile görüşmeye gitti. Wilson’un haricinde İngiltere Dış İşleri Bakanı James Callaghan ve Kıbrıs meselesini görüşmek üzere orada bulunan ABD Dış İşleri Bakan Yardımcısı Joseph Sisco ile de ayrı ayrı mesele hakkında müzakerelerde bulundu. Fakat ne İngiltere ne de ABD yetkilileri bu harekâta Türkiye’nin çerçevesinden bakmaya yanaştı. O esnada Türkiye’de de Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan ve Maliye Bakanı Deniz Baykal, muhalefet partilerin başkanlarıyla bir toplantı yapmış, toplantı neticesinde muhalefet liderleri hükûmetin başlatacağı harekâta destek vereceklerini bildirmişlerdi.

Türk heyeti 19 Temmuz’da Ankara’ya varınca derhâl Genelkurmay Başkanlığı’nda komutanlar ile bir toplantı yapmış, birlikte hazırlıklar gözden geçirilmişti. Bülent Ecevit bu harekâtın bir barış harekâtı olduğunu ve amaçlarının barış olduğunu özellikle vurgulayarak Bakanlar Kurulu’nu toplamıştı. Oy birliği sağlanmasıyla da Kıbrıs’a müdahale kararı alınmış oldu. Karar Genelkurmay Başkanlığı’na yazılı olarak iletildi ve 20 Temmuz sabahı harekât başladı.

Günlerce harekât anbean kamuoyunda takip edildi. 22 Temmuz 1974’te Tercüman’ın manşetleri şöyleydi: “Yunan mevzilerini hallaç pamuğu gibi attık”, “Rum kesiminde can kaybı çok”, “Yunan çıkartmasını önleyip üç harp gemisini batırdık”, “Beş tank ele geçirdik, Magrosa dâhil birçok bölge alevler içinde”, “Üçlü görüşme bekleniyor, Adada ateşkes uygulanıyor”, “Yunan halkı cundaya karşı ayaklanıyor”, “Yunanistan’a bir çılgınlık yapmaması ihtar edildi”, “Güvenlik Konseyi ateşkes isterken Rusya ‘Türkler haklı’ diyor”…

Tercüman Haber Servisleri’nin aktardıkları doğrultusunda ise haberler detaylıca verilmekteydi: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs Harekâtı’nın ikinci gününde adanın batı kesimindeki Türk köylerine karşı Yunan askerleri ve Millî Muhafızlar tarafından girişilen katliamları durdurmak ve Rum direniş noktalarını susturmak için kesif bir hava bombardımanı yapılmıştır. Diğer taraftan önceki gece adadaki Yunan alayının savaşa katılmasından sonra Kıbrıs’a çıkartma yapmak için yaklaşmakta olan bir Yunan konvoyu ile Türk Deniz ve Hava Kuvvetleri çarpışmış ve ağır kayıtlara uğratılan konvoyun çıkartmadan vazgeçtiği açıklanmıştır. Çeşitli yabancı ajans ve radyolardan alınan haberlerden anlaşıldığına göre Türk-Yunan donanmaları arasındaki savaşa uçaklar da katılmıştır. Ve Yunan konvoyuna refakat eden savaş gemilerinden üçü batırılmıştır. Batırılan gemilerden birinin kruvazör sınıfından olduğu da bildirilmektedir. Rum Millî Muhafızları tarafından Lefkoşe’de hastaneler ve apartmanların üstüne yerleştirilen toplar, verilen bir saat mühlete rağmen sökülmeyince Türk uçaklarının bombardımana başladığı görülmüş ancak Rumlar daha sonra topları sökmeyi kabul etmişlerdir. Önceki gece yapılan çarpışmalarda Girne çıkartmasını yöneten Alay Komutanı İbrahim Karaoğlanoğlu’nun şehit düştüğü Millî Savunma Bakanlığı tarafından açıklanmıştır. İnanılır kaynaklardan alınan haberlerde Rum Millî Muhafız askerlerinin kaçtığı, yolda gördükleri barış gücü askerlerine ise ‘Bizi de alın’ diye yalvardıkları bildirilmektedir…”

Haber servisinin uluslararası duruma dair bilgiler aktardığı bir diğer haberine bakalım: “İngiliz hükûmetine yakın çevreler tarafından bildirildiğine göre Kıbrıs anlaşmazlığının bir an evvel çözümlenmesi için İngiltere ve Amerika’nın Türkiye ve Yunanistan’a diplomatik baskı yapmaktadır. Amerika Dış İşleri Bakanı ile devamlı temas hâlinde olan İngiliz Dış İşleri Bakanı durumun vahim olduğunu söylemiş fakat ümitsiz olmadıklarını bildirmiştir. Bu sırada BBC radyosunun verdiği haberlerde Türkiye’nin Kıbrıs’taki harekâtı sınırlandırma yolunda yapılan tekliflerin adadaki Türk asıllı Kıbrıslıların mal ve can emniyetlerinin tehlikede olduğu gerekçesiyle kesinlikle reddettiğini açıklamıştır. İngiliz hükûmeti Kıbrıs anlaşmazlığında Yunanistan’ı da ‘çarpışmaları Kıta Avrupası’na sıçratabilecek davranışlardan kaçınması’ için kesin bir dille uyarmıştır. Atina’daki cunta hükûmeti bütün Yunanistan’da seferberlik ilan ederken cuntaya karşı olan örgütler de harekete geçmiş ve Atina sokaklarında beyannameler dağıtarak Yunan halkını ‘ellerindeki silahları cuntaya çevirmeye’ çağırmıştır. Son üç gün içerisinde Yunan liderleri ile Atina’da üçüncü görüşmesini yapan Amerikan Dış İşleri Bakan Yardımcısı Joseph Siaco uyardığı bildirilmiştir. Siaco’nun Yunan liderleri ile görüştüğü saatlerde kuzeyden gelen haberler Dedenağaç’ın tamamen boşaltıldığı anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Sovyetler Birliği Dış İşleri Bakanı da Moskova Büyükelçimiz ile bir süre görüşmüştür.”

Peki Ankara’dan gelen haberler nasıldı? Tercüman’ın Ankara Bürosu’ndan gelen habere göre: “Bakanlar Kurulu’nun dün sabah 04.00’e kadar devam eden son toplantısından sonra bir açıklama yapan Erbakan, Yunanistan’ın ateşkesi kabul ettiğinin öğrenildiğini bildirmiştir. Türkiye’nin ateşkesi kabul edip etmeyeceğine dair açıklamanın bugün saat 10.00’da yapılacağı öğrenilmiştir. Aynı konuda Ecevit’te ‘Böyle bir haberi biz de duyduk, resmen açıklanmasını bekliyoruz’ demiştir. Yunanistan’ın ateşlese uymasından sonra bugün açıklanacak olan şartlar dâhilinde bizim de ateşkese uyacağınız öğrenilmiştir. Öte yandan alınan bilgiye göre Türkiye’nin her türlü barışçı çabaya, bütün tarafların iyi niyetle oturmaları şartı ile ve bütün tecavüzi hareketlerin durdurulması hâlinde katılmaya hazır olduğu bildirilmiştir. Öğrenildiğine göre İngiltere’nin yaptığı çağrıya uyarak ABD’nin özellikle Yunanlı yöneticilere vaki bakınan üzerine baskıya girdiğimiz sabahın ilk saatlerinde garantör devletler olarak Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın katılacakları bir toplantının bugün Londra veya Viyana’da toplanması bekleniyordu.”

Harekât hem Kıbrıs hem Türkiye hem Yunanistan hem de diğer ülkeler arasındaki siyasi tüm dinamikleri yeniden inşa ediyordu. Kıbrıs Türkleri bağımsızlık savaşı verirken Ana Vatan Türkiye’deki kardeşleri yanındaydı. Senelerdir süren zulüm, barış harekâtıyla son bulmak üzereydi artık… Gelişmeler, Tercüman’da…

Tunç: “Hükûmet teminat vermelidir”

21 Haziran 1972
21 Haziran 1972’de Türkiye’nin gündeminde işçi hakları vardı. Emeklilik yaşını yükseltmeyi öngören SSK raporu büyük tepki çekerken, Tercüman gazetesi sendikaların, siyasetçilerin ve kamuoyunun itirazlarını sayfalarına taşımış, tartışmaları kamuoyuna aktarmıştı.

21 Haziran 1972 Türkiye’si, 12 Mart 1971 muhtırasının gölgesinde, siyasetin askerî vesayet altında yeniden şekillendiği bir dönemdi. Nihat Erim hükûmetinin ardından kurulan Ferit Melen başbakanlığındaki geçiş hükûmeti iş başındaydı ve ülkede sıkıyönetim uygulamaları birçok ilde devam ediyordu. Sol ve sağ arasındaki sokak çatışmaları, üniversitelerdeki politik gerilim ve devletin sert güvenlik politikaları gündelik hayatın parçası hâline gelmişti. Birkaç hafta önce Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamları gerçekleşmiş, bu olay toplumda derin bir kırılma yaratmıştı. Ekonomide ise enflasyon ve istikrarsızlık hissi belirgindi; siyasi belirsizlik, toplumsal kutuplaşmayı daha da keskinleştiriyordu.

 21 Haziran’da da bu kutuplaşmanın gölgesinde tartışılan ana mevzu işçi haklarıydı. SSK Genel Kurulu’na getirilmek üzere hazırlanmış olan işçi haklarını kısıtlayan ve emeklilik yaşının 60’a, çalışma süresinin 30 yıla çıkarılmasını öngören rapor, yurtta büyük bir tepki uyandırmıştı. Türk-İş Genel Sekreteri Halil Tunç, işçi haklarında geriye gidişe göz yumulamayacağını söylemiş, “Hükûmet teminat vermelidir” demişti. Bu sözü de o günün Tercüman gazetesinde manşet olmuştu.

Olayların detayına Tercüman’ın haberiyle bakalım:

“SSK Genel Kurulu’na getirilmek üzere hazırlanmış olan işçi haklarını kısıtlayan ve emeklilik yaşının 60’a, çalışma süresinin 30 yıla çıkarılmasını öngören rapora, yurt ölçüsünde büyük bir tepki olmuştur. Siyasi parti liderleri, Türk-İş yöneticileri ve sendika başkanları raporu tenkit ederek, verilmiş hakların geri alınmasının asla söz konusu edilemeyeceğini belirtmişlerdir. SSK yöneticilerinin yanlış tutumlarının ve yönetimlerinin sorumluluğunun işçiye yüklenmesinin sağduyu sahipleri tarafından tasvip edilemeyeceğinin belirtildiği açıklamalarda, Meclislere gelecek bu yöndeki tasarının reddi konusunda birleşilmiştir. Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, basın kuruluşlarının ziyareti sırasında SSK Kanunu’nda yapması düşünülen değişiklikler ile ilgili sorulan bir soruyu cevaplandırırken kazanılmış bir hakkın geri alınamayacağını belirtmiş, ‘Türk işçisine böyle bir hak yanlış mı verilmiş? Hayır’ demiştir. İşçilerin emeklilik yaşının 55’ten 60’a çıkarılması konusunda girişilen çalışmalarla ilgili soruyu kesin bir şekilde cevaplandıran Demirel şunları demiştir: ‘Sosyal Sigortalar Kanunu’nun işçilere 55 yaş emekliliğini ve 25 yıl çalıştıktan sonra emekli olmak hakkını veren hükümler bizim zamanımızda getirilmiştir. Acaba bu 3 yıl, zarfında bu kanuna gerekçe olan sebepler ortadan kalktı mı? Kalkmadığına göre, bu konuda tedirgin olacak durum göremiyoruz. Meclise böyle bir tasarı gelirse, komisyonlarda grubumuzla tasvip göremez. Verilen haklar geri alınamaz. Sigortanın içinde bulunduğu duruma başka yollardan çözüm bulunsun.’ Türk-İş Birinci Bölge Temsilciliğini ziyaret eden Demirel, sendika liderleriyle yaptığı sendika liderleriyle yaptığı sohbet toplantılarında, işçi liderlerinin SSK’da işçi aleyhine yapılmak istenen değişiklikler ve SSK’nın ilaç fabrikası kurmasına karşı çıkan AP’li senatörlerle ilgili şikâyetlerini dinlemiştir. Emeklilik yaşının 60’a çıkarılmasının karşısında olduğunu ifade eden Süleyman Demirel, ‘Çoğunluk olduğumuz sürece parlamentodan böyle bir kanun geçeceği endişesine kapılmayın. İş başındaki hükûmet bunu kanun hâlinde Meclis’e getirirse bizi karşısında bulur’ demiştir.”

Türk-İş Genel Sekreteri Tunç’un açıklamalarını da şöyle aktarıyordu Tercüman: “’İşçilerin böylesine bir mücadele ile elde ettikleri hakları korumaktan aciz kalacaklarını düşünenler varsa, yanıldıklarını mutlaka anlayacaklardır’ diyen Tunç, demecinde şunları söylemiştir: ‘İşçi hakları üzerinde uzun bir süreden beri devam eden söylentilerin, işçileri huzursuz bıraktığı çalışma şevklerini kırıp verimi azalttığı bir gerçektir. Türk-İş, işçilerin sosyal güvenlik haklarından geriye doğru en ufak bir dönüş yapılmasına bile göz yummamak kararındadır. Bu yolda girişilecek her teşebbüse karşı şartlar ne olursa olsun, hiçbir şeyden ve hiç kimseden çekinilmeden mücadele edilecektir. Özel sektöre her fırsattan yararlanarak taviz ve teminat vermekte olan hükûmetin en yetkili ağızdan, işçilere ve sosyal güvenlik haklarına dokunulmasının düşünülmediğini açıklamasını bekliyoruz. Bu yapılmadığı takdirde hükûmetin, sadece belirli bir çevrenin haklarını korumayı hedef aldığı, kurulması amaçlanan sosyal dengeyi sağlamak bir yana büsbütün bozmak yolunda olduğu inancı bütün işçiler arasında yaygınlaşacaktır.”

Tercüman’ın “İflası İlan Edilen Kurum Devletin Garantisindedir” başlıklı haberi de günün sorununu anlatan ilginç anekdotlarla doluydu: “Sosyal Sigortaların alelade bir şirketmiş gibi iflasını haykırmak, devlet itibarına bir darbe değil midir?” sorusuyla başlayan yazı şöyle devam ediyordu: “‘SSK’da ıslahat’ adı altında yürütülmeye çalışılan işçi haklarına el atma olayı, yetkili çevrelerden gerekli tepkiyi görmüştür. Zolenka adlı Çekoslovakyalı uzmanın hazırladığı rapor üzerine bina edilen ‘kendi günahlarının kefaretini milyonlarca işçinin sırtına yükleyen’ tekliflerle ortaya çıkanların hesabı, kısa zamanda kamuoyunca, siyasi partilerce, işçilerce, işverenlerce ve hükûmetçe tersyüz edilmiştir. Haklara tecavüz, sert bir kamuoyu tokadı ile hizaya getirilmiştir. Ancak hazırlanan rapor, layık olduğu çöp sepetine doğru yol alırken, geride tehlikeli izler bırakmakta, bazı değerli kuruluşlara duyulan güven duygusu zedelenmektedir. İflas yaygarası ile devlet itibarı, devlet güvenliği ağır bir darbe yemiştir. Verilmiş işçi haklarına el uzatmaya çalışanlar, SSK’nın iflas çukuruna yuvarlanacağı yaygarası ile tepinirken, SSK’nın devlet garantisi altında bulunduğunu unutmuşlardır. Nitekim, Anayasamızın devlete yüklediği başlıca görevlerden biri, sosyal güvenliği sağlama mecburiyetidir. Bu mecburiyet asla hatıra getirilmemiş, sanki alelade bir şirketin iflası bahis konusuymuş gibi karanlık yüzlü mali portreler kamuoyuna sergilenmiştir. Üstelik önümüzdeki haftalarda bir başka sosyal güvenlik uygulaması sahneye çıkacaktır. Bağ-Kur’un işleyişi, emeklilik işlemleri ve anlayışı SSK’dan farklı değildir. Bugün için bu kuruluşun işleyişine sessizce seyirci kalan yöneticilerin, esnaf ve serbest meslek erbabına emekli maaşı bağlanacağı tarihlerde bu sefer Bağ-Kur için de iflas yaygaraları koparmayacağını kim garanti etmektedir. Çünkü SSK örneği ortadadır.”

Bu tartışmalar, 21 Haziran 1972 Türkiye’sinde sosyal güvenlik meselesinin tek başına teknik ya da mali bir konu olarak görülmediğini gösteriyordu. SSK’nın geleceği üzerinden yürüyen tartışma, bir yandan devletin sosyal sorumluluğunun sınırlarını, diğer yandan işçilerin kazanılmış haklarının korunup korunamayacağını sorgulayan daha geniş bir siyasi mücadeleye dönüşmüştü. 12 Mart döneminin baskıcı atmosferinde dahi sendikalar, muhalefet partileri ve kamuoyu, hak kayıplarına karşı ortak bir tepki ortaya koymuş; işçi hakları, dönemin en hararetli toplumsal ve siyasi gündemlerinden biri hâline gelmişti. 

CHP’de “iç savaş” kızıştı

19 Nisan 1967
19 Nisan 1967’de CHP, “ortanın solu” tartışmalarıyla tarihinin en sert iç hesaplaşmalarından birini yaşıyordu. İnönü, Ecevit ve Feyzioğlu ekseninde büyüyen gerilim, parti içi suçlamaları ve bölünme iddialarını manşetlere taşıdı. Tercüman’ın arşivlerinden o krizin izini sürüyoruz.

1967’de Türkiye, 27 Mayıs sonrasının siyasal kutuplaşmalarının giderek derinleştiği bir dönemin içindeydi. Başbakan Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi iktidarı güçlü konumunu korurken, muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi içinde önemli fikir ayrılıkları yaşanıyordu. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü tarafından savunulan “ortanın solu” politikası, partiyi daha sosyal demokrat bir çizgiye taşımayı amaçlarken, partinin geleneksel ve muhafazakâr kanadında ciddi rahatsızlık yaratmıştı. Bu gerilim, aynı yıl içinde Turhan Feyzioğlu ve arkadaşlarının partiden koparak yeni bir siyasi oluşuma yönelmesine zemin hazırlıyordu. Üniversitelerde öğrenci hareketlerinin canlanmaya başladığı, sendikal mücadelenin güç kazandığı ve Soğuk Savaş’ın etkilerinin hissedildiği bu atmosferde Türkiye hem toplumsal hem de siyasal açıdan yeni bir dönemin eşiğinde bulunuyordu.

19 Nisan 1967 gününde ise Tercüman, ülkenin önemli siyasi krizlerinden birini “CHP iç savaş kızıştı” cümleleriyle duyuruyordu. CHP içinde yaşanan bölünmeler, sol tartışmaları birbirine eklemlenirken, Tercüman’ın manşetine “CHP’de karanlık usuller tatbik olunuyor” şeklinde yansımıştı: “Ortanın solcuları ‘8’ler gayrimeşru teşkilatlanmalar ve direnme yuvaları kuruyorlar’ derken “Feyzioğlu ekibi ‘Bizim vazifemiz CHP’yi kurtarmaktır, partinin bölünmesi için çalışılıyor’” şeklinde konuşuyordu.

Tercüman’ın manşetlerinden anladığımız kadarıyla bu iç kriz oldukça büyüktü, zira “CHP’de karanlık usuller tatbik olunuyor” cümlesi önemli bir iddiaydı. Haberin detayı şöyleydi: “CHP’deki ‘ortanın solu’- 59’lar iç savaşı meydanlardan sonra dün Merkez Yönetim Kurulu ile CHP Ortak Grubu’nda devam etti. Merkez Yönetim Kurulu, ‘59’lar’a hücum etti. CHP Ortak Grubu da ‘ortanın solcuları’na saldırdı. Dünkü masa başı savaşlarında her iki taraf da şimdilik tarafsız kalmak için gayret gösterdiler. CHP Ortak Grubu dün nihayet büyük gayretler sonunda saat 10’da salında ekseriyet temin edilememiş. Ancak Feyzioğlu ekibinden olan grup yönetim kurulu üyelerinin evlerine telefon edilmeye başlanmıştır. Nihayet saat 11.50’de Kemal Beyazıt’ın da toplantıya katılmasıyla grupta 92 kişi olmuş, böylece ekseriyet temin edilmiştir. Bu arada yine solcular obstrüksiyon yaparak salına girmemişlerdir. Ecevit ekibinden sadece Ali İhsan Göğüş ile Hüdai Oral toplantıda bulunmuşlardır. Göğüş ile Oral ekseriyet temin edilince başkanlığa bir önerge vererek ekseriyetin olmadığını ileri sürmüşlerdir Ancak Başkan İncesulu bu önergeyi nazarı itibare almamıştır. İlk sözü İzmir milletvekili Arif Ertunga almış ve şunları söylemiştir: ‘Ulus yöneticileri kendilerini tenkit edenleri hakir görmekte, partiyi bölmektedirler. Sosyalist değiliz diye Feyzioğlu ve arkadaşlarının fikirlerini paylaşan 59 kişiye Ulus’ta resmen yalancılar deyip bayrak açmak bu partiyi Atatürk’ten koparmak ve partinin hüviyetini değiştirmektir. Ulus, bizleri kötülemek için rakiplerimize malzeme vermektedir. Ulus tek taraflı neşriyat yapmakta partiyi bölücü bir şekilde hareket etmektedir. Adeta bir hizbin organı hâlindedir. Sol basın tarafından ortaya atılan ve güya İzmir’de 20 milyon lira dağıtıldığı yalanına Ulus yer vermemeliydi. Parti içinde birtakım karanlık metotların tatbiki ve imkânı hazırlanmakta ve teşvikçisi olunmaktadır.’

İkinci konuşmayı Yönetin Kurulu üyesi Reşit Ülker yapmış ve İzmir’de parti meclisi üyelerine kapı kapamanın partiyi ‘anarşi’ye götürecek ve partiyi yıkacak nitelikte olduğunu söylemişi bu hareketi demokrasi dışı vasıflandırmıştı. Ülker, bu hareketin Ulus’ta teşvik edilmesinin ve yazılmasının daha ağır bir anlam verdiğini ifade etmiş ‘Genel Başkan tüzüğümüze göre Merkez Yönetim Kurulu ile grubun başkanıdır. Baş ve hakem rolündedir. Bütün olan bitenlerden haberi olduğuna ve olan bitenlerin kendisine tarafsız anlatıldığı kanaatinde değilim. Grup olarak bizim vazifemiz, CHP’yi kurtarmaktır’ demiştir.

59’ların Kayseri’de başlayan ve üç gün devam eden gösteri toplantılarına CHP Merkez Yönetim Kurulu, dün bir bildiri ile cevap vermiş ve 8’ler bu defa da ‘gayrimeşru direnme yuvaları’ kurmakla itham edilmiştir.

Merkez Yönetim Kurulu, 59'ların son hareketlerini müzakere etmek için Pazartesi akşamı yaptığı toplantıda, bir bildiri yayınlamaya ve karşı taarruza geçmeye karar vermiştir. Dün yayınlanan bildiride, sağcılar ağır şekilde itham edilmekte ve özetle şöyle denilmektedir: ‘CHP'ye karşı son zamanlarda ağır iftira ve isnatların parti içinde belli kişilerden geldiği görülmektedir. Bu kimseler, partinin gerçek sahipleri ve temsilcileri kendileriymiş gibi konuşmaya, demeçler vermeye, bildiriler yayınlamaya devam etmektedirler. Yetkili il ve ilçe yönetim kurullarına rağmen, bu kurulların dışında bir gayrimeşru teşkilatlanma yoluna giderek, bazı yerlerde gösteriler düzenlemeye de teşebbüs etmişlerdir. Bu türlü hareketlerin parti birliği, parti disiplini ve demokratik anlayışla bağdaşamayacağı açıktır.’

Sağcıların, parti organlarına saygılı olmaya davet edildiği bildiride, isyan hareketlerinden de bahsedilmekte ve şöyle denilmektedir: ‘Yetkili organlara ve teşkilata karşı böyle isyan hareketlerinin tabil sayıldığı ve müeyyidesiz kaldığı bir parti, parti olmaktan çıkar, en azın dan yurttaşlara güven veremez hâle gelir.’

Teşkilatın, 8’lerin tertiplerine karşı uyanık davrandı üzerinde de durulan bildiri şöyle devam etmektedir:

- Özel maksatlarını, memleket, halk ve parti yararlarının üstünde tutanlara, CHP'de ve ortanın solu hareketinde yer olamaz. İnönü'ye karşı vefa ve saygı göstermeyenlere de hiçbir CHP'linin şahsi vefa ve saygı borcu olamaz Kurultay son sözü söyleyecektir.

İnönu, ayrıca dünkü bahçe gezisi sırasında gazetecilerin CHP’nin durumu ile ilgili suallerini yine cevapsız bırakmış, toprak reformu konusundaki bir suale ise ‘Seçimi kazanırsak toprak reformunu yapacağız, herke memnun olacaktır’ cevabını vermiştir. İnönü ayrıca ‘İnönü’nün dur demesini bekliyoruz’ lafının 8’lerden hangisinin ve nerede söylediğini gazetecilerden titizlikle sormuştur.

Bir millet 19 Mayıs’ta haysiyetini kazandı

19 Mayıs 1963
19 Mayıs 1963 Türkiyesi’nde umut ile belirsizlik yan yanaydı. Darbenin gölgesindeki ülkenin siyasi gerilimini ve ekonomik sıkıntılarını Tercüman manşetlere taşıdı. “Bir millet 19 Mayıs’ta haysiyetini kazandı” sözleri ise dönemin Cumhuriyet ve bağımsızlık hafızasını güçlü biçimde yansıtıyordu.

19 Mayıs 1963 Türkiyesi, 27 Mayıs darbesinin ardından yeniden şekillenen siyasal düzenin gölgesinde, kırılgan ama umutlu bir geçiş dönemini yaşıyordu. 1961 Anayasası’nın getirdiği görece özgürlük ortamı; basın, üniversite ve sendikal alanda yeni bir hareketlilik yaratırken, siyaset sahnesinde koalisyonlar ve askerî vesayet arasındaki gerilim hissediliyordu. Ekonomide devletçi kalkınma modeli ve planlı ekonomi anlayışı öne çıkmış, Devlet Planlama Teşkilatı’nın öncülüğünde sanayileşme hedefleri belirlenmişti. Ancak kırsal yoksulluk, işsizlik ve dışa bağımlılık hâlâ önemli sorunlardı. Köylerden büyük şehirlere göç hızlanıyor, gecekondu mahalleleri büyüyor, toplum modernleşme ile gelenek arasında yeni bir denge arıyordu. Soğuk Savaş atmosferinde NATO üyesi Türkiye, Batı blokuna yakın dururken; gençlik içinde milliyetçi, sosyalist ve muhafazakâr fikir akımları giderek daha görünür hâle geliyordu. 19 Mayıs’ın temsil ettiği gençlik ve cumhuriyet idealleri ise tüm bu dönüşüm ve belirsizliklerin ortasında ortak bir ulusal hafıza unsuru olarak önemini koruyordu.

Tercüman’a yansıyan manzara ise Türkiye’nin siyasal kutuplaşmasını, ekonomik sıkıntılarını ve toplumsal çelişkilerini açık biçimde ortaya koymaktaydı. Muhalefetteki Adalet Partisi lideri Ragıp Gümüşpala’nın Başbakan İsmet İnönü’yü “huzur ve istikrarı istememekle” suçlayan sert açıklamaları, seçim tartışmalarını ve iktidar-muhalefet gerilimini büyütüyordu. Sayfalarda bir yandan işsizlik, geçim sıkıntısı, sigorta ve işçi hakları gibi ekonomik meseleler öne çıkarken; diğer yandan ülkede yaşanan olaylar toplumsal çözülme hissini güçlendiriyordu. Aynı gazetede 19 Mayıs’ın “bir milletin haysiyetini kazandığı gün” olarak sunulması ise darbenin ve sıkıyönetimin ardından Cumhuriyet ideallerinin hâlâ güçlü bir sembolik değer taşıdığını gösteriyordu. Günün yayınında Tercüman şöyle bir başlık atmıştı:

“Bir millet 19 Mayıs’ta haysiyetini kazandı”… ve şöyle devam ediyordu: “19 Mayıs Türk milleti için ‘millet olma’, ‘hür yaşama haysiyetinin meşale hâlinde ufuklarımızı aydınlattığı mutlu bir gündür. 19 Mayıs emperyalizme karşı şarkı dünyasının ilk direniş günüdür. 19 Mayıs 1919’da Türkiyew’de yanan hürriyet meşalesi, şarkın esir milletlerine ışık tuttu. Bu ışık kırk yıl sonra, şarkın bütün esir milletler için bir mukaddes nur oldu. Cezayir’de her evde bir Mustafa Kemal portresi her milletçinin koynunda bir Atatürk veçhesi varsa, Atatürk 19 Mayıs 1919’un sembol başı olduğu içindir. 19 Mayıs 1919, Hukuk-u Beşer Beyannamesi’ni kâğıt üstünde küf, diplomat ağzında laf olmaktan kurtardı. Anadolu insanının kanıyla bir tarih yaptı. 19 Mayıs 1919, bütün dünyaya ispatladı ki milletler kaderlerini kendileri çizer. Bir millet egemen olmak dilerse, onu esir yapacak başka bir kuvvet, günün birinde mağlup ve perişan olarak eli böğründe kalır. 19 Mayıs 1919, maddi varlıklara karşı, manevi kuvvetlerin meydan muhaberesine karar verdiği bir kutsal gündür. 19 Mayıs 1919, millî iradenin şahlanıp kendisine bir bağ, istiklaline bir vatan bulduğu gündür….”

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...