“Türkiye’de hastalanmaya korkuyorum”

26 Kasım 1989

Tercüman’da 26 Kasım 1989 günü böyle bir manşet atılmıştı: “Türkiye’de hastalanmaya korkuyorum.” Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’nın bu sözü, dönemin koşullarını gözler önüne seriyordu. 47. Türkiye Hükûmeti henüz kurulmuşken, siyasi hareketlilik hâlâ devam ediyordu. Gelin o günlere gidelim.

26 Kasım 1989… 26 Mart 1989 Türkiye Yerel Seçimleri’nin üzerinden sekiz ay geçmiş, seçim sonucunda yedi siyasi parti arasında %28,7 oranında oy olan Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) birinci parti olmuştu. Böylelikle SHP İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere 39 ilin belediye başkanlıklarını kazanmıştı. 1984 Yerel Seçimleri ile kıyaslandığında oyları yaklaşık 20 puan gerileyen iktidardaki Anavatan Partisi (ANAP) ise SHP ve Doğru Yol Partisi’nin (DYP) ardından üçüncü olmuştu. ANAP açısından bu elbette bir hayal kırıklığıydı, belki hem kendisinin hem de belediye sakinlerinin…

31 Ekim’de ise Cumhurbaşkanlığı Seçimleri gerçekleşti; üçüncü tur oylamayla birlikte Başbakan Turgut Özal Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Böylelikle Başbakanlık görevinden ayrılarak, Ali Bozer’in başbakanlığına vekalet ettiği kısa bir dönemin ardından Yıldırım Akbulut’u yeni başbakan olarak atadı. 9 Kasım’da ise Akbulut başkanlığında 47. Türkiye Hükûmeti kurulmuş oldu.

Henüz her şeyin siyasi açıdan taze olduğu ve gerilimin yüksek olduğu böyle bir dönemde elbette kamusal alanda da sesler yüksek çıkıyordu. Tercüman’ın 26 Kasım 1989 tarihli manşeti de çıkan bu seslerin kargaşasını yansıtıyordu. Göze ilk çarpan ise Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı İmren Aykut’un acı itirafıydı: “Türkiye’de hastalanmaya korkuyorum.” Bu bir bakanın kurabileceği ama aynı zamanda ülkenin koşullarını da ortaya koyabileceği en korkunç cümlelerden biri olmalıydı. Haberin devamında hastalara doğru teşhis konulamadığını belirten Bakan, şunları söylemişti: “Hastanelerdeki yetersizlik yüzünden birçok hasta ölüyor. Beyin kanamalı hasta geliyor. Tomografi yok. Haydi taksiye bindirilip özel tomografi çekilen yere götürülüyor. Hâlbuki bu hastanın yaşaması için kımıldamaması lazım belki. O da yetmiyor, alıp yeniden anjiyo için başka yere gönderiliyor. Siz tam teşekküllü hastane kursanız, âlet edevat her şeyi alsanız, doktoru, hemşireyi, teknisyeni getirmediğiniz zaman zaten sağlık hizmeti veremiyorsunuz. Gidin Kırşehir’e, Niğde’ye bakın. Geçen gün ‘Kapatın bari bu hastaneleri’ dedim.” Durumun vahameti ortadaydı ve Bakan’ın sözleri bu vahametin ne derece devlet tarafından görüldüğünü gösteriyordu.

Hemen altındaki haberde ise “Bayındırlık Bakanı’nın şirketi, başına iş açtı” başlığıyla öne çıkıyordu. Haberin detayı şöyleydi: “Milletvekili olunca, kardeşiyle birlikte inşaat şirketi kuran Cengiz Altınkaya, bazı PTT ihalelerini aldı. Bakan olunca şirketteki hisselerini eşine devreden Altınkaya, eski şirketi Aydın’da iki yapı kooperatifinin paralarının üzerine yatınca üyelerin boy hedefi oldu.”

Bunlara ek olarak Yeni Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı bütçesine dair yaptığı görüşmeye yönelik muhalefet partililerden gelen eleştiriler Tercüman’da yerini bulunuyordu: “Cülusa çıkmadan ödeneğini artırdı.” Öte yandan İnönü’nün afişleri Diyarbakır’da yakılıyor; istifalara tepkiler yağıyordu.

Elbette bu kargaşada DYP Lideri Süleyman Demirel’in de sesi duyuluyordu. Partisinin önceki günkü mitinginde iktidarı eleştiriyor; “Yeni hükûmet şimdi neyi yapacak? Eskisi neyi yaptı ki yenisi neyi yapacak? Babası neyi yaptı ki oğlu neyi yapacak?” diyordu. Bedrettin Dalan ise “İktidar ve muhalefetin tabanı yok. Bir siyasi parti vitrinini yenilemiyor. Öteki için vatandaş ülkeyi idare edemez diyor. Muhalefet partilerinin hiçbirinin iktidar şansı yok” diyerek hem iktidara hem de muhalefete yönelik eleştirilerini dile getiriyordu.

Söylemler, yaşananlar, politik gerilimler, ekonomik ve sosyal sorunlar… Türkiye’de yaşam bir şekilde devam ediyordu.

İşçi bugün meydanda

22 Şubat 1986
1986 Türkiye’sinde liberal dönüşüm umut ve huzursuzluğu aynı anda büyütürken, enflasyon ve hayat pahalılığı geniş kesimleri zorluyordu. 22 Şubat 1986 günü ise İzmir’de on binler “Emek-Barış-Özgürlük” talebiyle meydandaydı. Gelin, Tercüman’ın tanıklığıyla o güne dönelim.

22 Şubat 1986 Türkiye’si, Turgut Özal liderliğinde liberal ekonomik dönüşümün hız kazandığı, ancak bu dönüşümün sosyal maliyetlerinin daha görünür hale geldiği bir döneme işaret ediyordu. 24 Ocak kararları sonrası dışa açılma politikaları sürerken petrol fiyatlarının düşmesi cari denge açısından umut verse de enflasyon ve hayat pahalılığı geniş kesimleri zorluyordu. Siyasi alanda 12 Eylül’ün gölgesi tam olarak silinmemiş, askerî müdahalenin etkileri anayasal ve kurumsal düzeyde hissedilmeye devam ediyordu. Muhalefet yeniden toparlanmaya çalışırken iktidar ile sendikalar ve işçi hareketleri arasında gerilim dikkat çekiyor; meydanlarda mitingler düzenleniyor, demokrasi ve hak talepleri daha yüksek sesle dile getiriliyordu. Toplumsal atmosfer ise bir yandan serbest piyasa vaatlerinin yarattığı beklenti, diğer yandan gelir dağılımı adaletsizliği ve geçim sıkıntısının beslediği huzursuzluk arasında salınan temkinli bir değişim ruhu taşıyordu.

Tercüman manşetini 22 Şubat 1986’da şöyle atmıştı: “İşçi bugün meydanda!” O gün, Türk-İş’in İzmir’deki mitingi sebebiyle binlerce işçi sokaklarda olacaktı. Bu, Türk-İş’in 1970’teki ilk mitinginden itibaren 34 yılda yapılan altıncı miting olacaktı. Türk-İş Genel Başkanı Şevket Yılmaz, “Bugünkü eylemden yüz akı ile çıkacağız” derken, “Türk Metal Genel Başkanı Mustafa Özbek, 100 binin üzerinde iştirak olacağını belirtmişti. Mitingin çağrısı “Haklarımızın yanı sıra demokrasiyi de isteyeceğiz ve alacağız” cümlesindeydi.

Tercüman haberine göre Türk-İş partilerden destek kesinlikle istemiyor, hatta Orhan Sorguç “Kimse göğsüne kendi rozetini takıp meydana gelmesin” diyordu. Mitingi siyasi gövde gösterilerine alet etmeyeceklerini açıklayan Türk-İş yetkilileri SHP İstanbul ve İzmir il başkanlarının demeçlerini eleştirmişti. 3. bölge temsilcisi “Bizim TBMM ve iktidar dışında kimseden bir istediğimiz yoktur” diyordu. Tüm bunlara rağmen iki muhalefet lideri İzmir’in yolunu çoktan tutmuştu. Gürkan “Türk-İş mitingine bir emekçi olarak katılacağım” derken, Söylemezoğlu “Mitingi bütün gönlümüzce tasvip ediyoruz” diye belirtiyordu.

Bugün için İzmir Cumhuriyet Alanı’nda ise çok geniş güvenlik tedbirleri alınmıştı. Tercüman’ın haberine göre: “Miting alanı 2 bin 600 sendikacının kontrolünde olacak. Polisler, miting alanı dışında kalarak görev yapacaklar. Saat 13.00’de Cumhuriyet Meydanı’nda başlayacak ‘Emek-Barış-Özgürlük’ mitingi, saat 17.00’de sona erecek.”

Aynı zamanda işçi hareketlerinin etkisiyle birlikte siyasi gerginlik de had safhadaydı. Tercüman’ın haberine göre Cumhurbaşkanı, devlete karşı işlenen suçlarda Atatürk’ün müsamahasızlığına örnek olarak Menemen Olaylarını göstermiş ve “Mahkeme sonunda 33 kişinin idamını hiç acımadan tatbik ettirmiştir” diyor; Turgut Özal, İngiliz vatandaşı Bridges Ozal’a yazdığı mektupta “Askerler bana çok oy verdi” diyerek dönemin darbe ve sıkıyönetim etkilerini kendi nazarında yumuşatıyor ve yönetimini ordu nispetinde meşruiyet kazandırıyordu. Bu mektupta ayrıca “Seçimlerden önce enflasyon tek rakama iner mi? Bir şey söyleyemem, inşallah olur”, “O zaman yönetimin tuttuğu başka bir parti vardı. Ama kışla ve askerî konutların olduğu yerden ben çok aldım” diyordu.

Günün haberi bir yana, darbenin ardından geçen altı yılda işçi olayları durdurulamıyor, emeğin karşılığı verilemiyor, yeni oluşan burjuva kesim nefes alırken halk ekonomik dar boğazdan geçemiyor, çizilen demokratik görüntü hâlâ askerî meşruiyetin onayını alma ihtiyacı duyuyordu.

Puan kazanan Türkiye oldu

03 Şubat 1986
Dışarıda Davos diplomasisiyle “puan kazanan”, içeride gensoru ve ekonomik düğümlerle yüzleşen bir Türkiye… 3 Şubat 1986’da Tercüman’ın sayfaları, Özal’ın uzlaşma arayışlarını, Meclis’te yükselen gerilimi ve enerji merkezli ekonomik kaygıları aynı güne sığdırıyordu.

3 Şubat 1986 sabahı Türkiye, gazeteleri açtığında hem dışarıda “puan kazanan” hem içeride tansiyonu yüksek bir ülke manzarasıyla karşılaştı. Tercüman, manşetinden Turgut Özal’ın Davos temaslarını taşıyor; Türk-Yunan diyaloğu ve uzlaşma arayışının uluslararası kamuoyunda olumlu yankı bulduğunu vurguluyordu. “İsviçre televizyonu Özal-Papandreu buluşmasını ‘Turgut Özal bir adım attı ve iki ülke Başbakanı bir araya geldi’ şeklinde kamuoyuna duyurdu”, “Papandreu çok gizli tutmak kabil olsaydı Özal’la baş başa görüşecekti fakat olay kulislerde dalgalanınca birlikte sabah kahvaltısı suya düştü”, “Papandreu ‘Türk-Yunan ilişkileri görüşülmemiştir’ diyerek işin içinden sıyrılmak istedi”, “Özal, yemekten sonra yaptığı basın toplantısında iki ülke arasında çözülmesi zor meseleler bulunduğunu belirterek ‘Yalnız ne kadar zor olursa olsun bir meseleyi çözmek için diyaloğun bir noktadan başlaması lazım’ dedi” cümleleri gündemi özetleyen maddelerdi.

Soğuk Savaş’ın sert ikliminde Ankara, bir yandan Batı ile bağlarını güçlendirmeye, diğer yandan komşularla krizleri yumuşatmaya çalışan bir çizgi izliyordu. İran Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle verilen haberler ise bölgedeki ideolojik fay hatlarının hâlâ ne kadar canlı olduğunu hatırlatıyordu. Nitekim gazeteci Sıtkı Uluç’un İran Devrimi’nin yedinci yıl dönümünde sürgündeki ilk devlet başkanı olan Beni Sadr ile yaptığı röportaj Tercüman’da yayımlanmış; Beni Sadr’ın “Her diktatör rakibini yaratır” cümlesini başlığa taşımış ve diğer şu cümlelerini ilk sayfasına doğrudan vermişti: “Humeyni düşüyor, bundan sonraki röportajınızı benimle İran’da yaparsınız”, “İslam, baskı rejimine karşı tek çözüm yoludur. İslam bizim en büyük zenginliğimizdir”, “20 yıl çalıştık, dört prensip belirledik: Bağımsızlık, hürriyet, ilerleme ve bunlara ters düşmeyen İslam”, “Iraklılarla birlik olarak bağımsızlık prensibini hiçe saydılar, kendi vatandaşlarına karşı cephede sabotajlar düzenlediler”….

Aynı günün Türkiye’sinde iç politika çok daha sertti. “SHP gensoru hazırlıyor” başlığı, Meclis’te hükûmetin meşruiyetinin açıkça tartışıldığı bir döneme işaret ediyordu. Zira Gürkan’ın “Bu hükûmet düşürülmeyi hak etti” cümlesi bunun en ağır göstergelerinden biri olarak Tercüman’da bildiriliyordu.

Ekonomide ise gündem enerjiydi: “tabiî gaz görüşmeleri” Ankara’da çözüm arayışındaydı; Türkiye, Sovyetler Birliği ile yürüttüğü temaslarla sanayi ve şehirlerin geleceğini güvence altına almaya çalışıyordu. ABD ile yaşanan ticari sürtüşmeler, ihracatçıların tedirginliğini artırırken; adalet, güvenlik ve kamu düzenine dair haberler toplumdaki huzursuzluğu satır aralarında hissettiriyordu. 3 Şubat 1986, Tercüman’ın sayfalarında, dışarıda itibar arayan, içeride ise siyasi ve ekonomik gerilimlerle yaşayan bir Türkiye günü olarak kayda geçiyordu.

Demirel: “Türkiye’nin geleceği hükûmetten önemlidir”

28 Ocak 1980
28 Ocak 1980’de Türkiye; ekonomik çöküş, siyasal güvensizlik ve sokak şiddetinin iç içe geçtiği kritik bir eşikteydi. Demirel’in “Türkiye hükûmetten önemlidir” sözleriyle savunduğu sert ekonomik tedbirler, topluma umut mu verecek, yoksa yükü daha da mı ağırlaştıracaktı?

28 Ocak 1980 Türkiyesi, siyasal kutuplaşmanın ve ekonomik darboğazın gündelik hayatı belirlediği, adeta “askıda” bir ülkeydi. 24 Ocak’ta açıklanan ve serbest piyasa yönelimini esas alan sert istikrar kararlarının şoku henüz tazeyken; yüksek enflasyon, döviz kıtlığı, uzun kuyruklar ve işçi eylemleri toplumun omuzlarındaki yükü ağırlaştırıyordu. Süleyman Demirel’in azınlık hükümeti, Meclis’te zayıf bir dengeye yaslanıyor; sokakta ise sağ-sol çatışmaları, siyasi cinayetler ve yaygın güvensizlik hissi devlet otoritesini aşındırıyordu. Ordu, bürokrasi ve siyaset kulislerinde “düzenin sürdürülemezliği” daha yüksek sesle konuşulurken, ülke farkında olmadan 12 Eylül’e giden sert eşiğe doğru ilerliyordu.

Tercüman 28 Ocak 1980 gününün manşetini Başbakan Süleyman Demirel’in cümlesiyle atmıştı: “Türkiye’nin geleceği, hükûmetten önemlidir.” Son ekonomik tedbirlerle ilgili seri basın toplantılarının ilkini önceki gün yapan Başbakan’ın sözleri Türkiye için oldukça kritikti. Tercüman, basın toplantısından notları madde madde şöyle duyuruyordu:

“Eşel-Mobil (enflasyon oranına göre maaş ayarlaması) sistemi ile dar gelirlilere para vereceğiz.”

“Güvenoyundan 60 gün sonra bu tedbirleri almamızın gereği Türkiye’ye duyduğumuz sorumluluktur.”

“Dünyanın hangi memleketi bu duruma düşse, alınacak tedbirler bunlardır. Şayet bu tedbirlere şimdi başvurulmasa 3 ay sonra bunlar da çare olmayacaktır.”

“1979 sonu Türkiyesi’nin ekonomisi felçtir. Devlet aldığı malların karşılığını, zaruri masraflarını ve maaşları ödeyemez duruma gelmiştir.”

“Ayakta durabilecek tek iktisadi devlet kuruluşu kalmamıştır. KİT zararlarının 200 milyar lirayı aşacağı muhakkaktır.”

“Bu tablo karşısında günü gün etmeyi vicdanımıza sığdıramadık. Söylediklerimizin değeri, rahat günlere ulaşıldığı zaman daha iyi anlaşılacaktır.”

“Hükûmet umurumda değil, umurumda olan Türkiye’dir, milletimdir. Biz sandalye hükûmeti değiliz.”

Demirel’in bu açıklamalarının yanında Bakanlar Kurulu da bazı ürünlerin fiyatlarını açıklamıştı. Buna göre toptan şeker fiyatlarında toz şeker 25, küp şeker 32, rafine şeker 29 lira olacak şekilde değişimler olmuştu. Gübre fiyatları da arttırılmıştı. Dağıtımı yeni esaslara bağlanan gübrede 40 milyar lira olan devlet yardımı 22 milyar liraya indirilmişti. Açıklanan 1980 bütçesi ise 770 milyar liraydı. Maaş kat sayısı da belirsizdi. Tespit edilen kat sayı 22 olarak belirtiliyordu Tercüman’ın haberinde. Çağlayangil “Olağanüstü hâl yaşıyoruz, olağanüstü tedbirlerle bunu karşılamaya mecburuz” diyordu. Bu tedbirler peki toplumun bükülen belini doğrultacak mıydı, yoksa daha da bükecek miydi? Zaman zaten her şeyi gösterecekti.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...