
Tunç: “Hükûmet teminat vermelidir”
21 Haziran 1972’de Türkiye’nin gündeminde işçi hakları vardı. Emeklilik yaşını yükseltmeyi öngören SSK raporu büyük tepki çekerken, Tercüman gazetesi sendikaların, siyasetçilerin ve kamuoyunun itirazlarını sayfalarına taşımış, tartışmaları kamuoyuna aktarmıştı.
21 Haziran 1972 Türkiye’si, 12 Mart 1971 muhtırasının gölgesinde, siyasetin askerî vesayet altında yeniden şekillendiği bir dönemdi. Nihat Erim hükûmetinin ardından kurulan Ferit Melen başbakanlığındaki geçiş hükûmeti iş başındaydı ve ülkede sıkıyönetim uygulamaları birçok ilde devam ediyordu. Sol ve sağ arasındaki sokak çatışmaları, üniversitelerdeki politik gerilim ve devletin sert güvenlik politikaları gündelik hayatın parçası hâline gelmişti. Birkaç hafta önce Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamları gerçekleşmiş, bu olay toplumda derin bir kırılma yaratmıştı. Ekonomide ise enflasyon ve istikrarsızlık hissi belirgindi; siyasi belirsizlik, toplumsal kutuplaşmayı daha da keskinleştiriyordu.
21 Haziran’da da bu kutuplaşmanın gölgesinde tartışılan ana mevzu işçi haklarıydı. SSK Genel Kurulu’na getirilmek üzere hazırlanmış olan işçi haklarını kısıtlayan ve emeklilik yaşının 60’a, çalışma süresinin 30 yıla çıkarılmasını öngören rapor, yurtta büyük bir tepki uyandırmıştı. Türk-İş Genel Sekreteri Halil Tunç, işçi haklarında geriye gidişe göz yumulamayacağını söylemiş, “Hükûmet teminat vermelidir” demişti. Bu sözü de o günün Tercüman gazetesinde manşet olmuştu.
Olayların detayına Tercüman’ın haberiyle bakalım:
“SSK Genel Kurulu’na getirilmek üzere hazırlanmış olan işçi haklarını kısıtlayan ve emeklilik yaşının 60’a, çalışma süresinin 30 yıla çıkarılmasını öngören rapora, yurt ölçüsünde büyük bir tepki olmuştur. Siyasi parti liderleri, Türk-İş yöneticileri ve sendika başkanları raporu tenkit ederek, verilmiş hakların geri alınmasının asla söz konusu edilemeyeceğini belirtmişlerdir. SSK yöneticilerinin yanlış tutumlarının ve yönetimlerinin sorumluluğunun işçiye yüklenmesinin sağduyu sahipleri tarafından tasvip edilemeyeceğinin belirtildiği açıklamalarda, Meclislere gelecek bu yöndeki tasarının reddi konusunda birleşilmiştir. Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, basın kuruluşlarının ziyareti sırasında SSK Kanunu’nda yapması düşünülen değişiklikler ile ilgili sorulan bir soruyu cevaplandırırken kazanılmış bir hakkın geri alınamayacağını belirtmiş, ‘Türk işçisine böyle bir hak yanlış mı verilmiş? Hayır’ demiştir. İşçilerin emeklilik yaşının 55’ten 60’a çıkarılması konusunda girişilen çalışmalarla ilgili soruyu kesin bir şekilde cevaplandıran Demirel şunları demiştir: ‘Sosyal Sigortalar Kanunu’nun işçilere 55 yaş emekliliğini ve 25 yıl çalıştıktan sonra emekli olmak hakkını veren hükümler bizim zamanımızda getirilmiştir. Acaba bu 3 yıl, zarfında bu kanuna gerekçe olan sebepler ortadan kalktı mı? Kalkmadığına göre, bu konuda tedirgin olacak durum göremiyoruz. Meclise böyle bir tasarı gelirse, komisyonlarda grubumuzla tasvip göremez. Verilen haklar geri alınamaz. Sigortanın içinde bulunduğu duruma başka yollardan çözüm bulunsun.’ Türk-İş Birinci Bölge Temsilciliğini ziyaret eden Demirel, sendika liderleriyle yaptığı sendika liderleriyle yaptığı sohbet toplantılarında, işçi liderlerinin SSK’da işçi aleyhine yapılmak istenen değişiklikler ve SSK’nın ilaç fabrikası kurmasına karşı çıkan AP’li senatörlerle ilgili şikâyetlerini dinlemiştir. Emeklilik yaşının 60’a çıkarılmasının karşısında olduğunu ifade eden Süleyman Demirel, ‘Çoğunluk olduğumuz sürece parlamentodan böyle bir kanun geçeceği endişesine kapılmayın. İş başındaki hükûmet bunu kanun hâlinde Meclis’e getirirse bizi karşısında bulur’ demiştir.”
Türk-İş Genel Sekreteri Tunç’un açıklamalarını da şöyle aktarıyordu Tercüman: “’İşçilerin böylesine bir mücadele ile elde ettikleri hakları korumaktan aciz kalacaklarını düşünenler varsa, yanıldıklarını mutlaka anlayacaklardır’ diyen Tunç, demecinde şunları söylemiştir: ‘İşçi hakları üzerinde uzun bir süreden beri devam eden söylentilerin, işçileri huzursuz bıraktığı çalışma şevklerini kırıp verimi azalttığı bir gerçektir. Türk-İş, işçilerin sosyal güvenlik haklarından geriye doğru en ufak bir dönüş yapılmasına bile göz yummamak kararındadır. Bu yolda girişilecek her teşebbüse karşı şartlar ne olursa olsun, hiçbir şeyden ve hiç kimseden çekinilmeden mücadele edilecektir. Özel sektöre her fırsattan yararlanarak taviz ve teminat vermekte olan hükûmetin en yetkili ağızdan, işçilere ve sosyal güvenlik haklarına dokunulmasının düşünülmediğini açıklamasını bekliyoruz. Bu yapılmadığı takdirde hükûmetin, sadece belirli bir çevrenin haklarını korumayı hedef aldığı, kurulması amaçlanan sosyal dengeyi sağlamak bir yana büsbütün bozmak yolunda olduğu inancı bütün işçiler arasında yaygınlaşacaktır.”
Tercüman’ın “İflası İlan Edilen Kurum Devletin Garantisindedir” başlıklı haberi de günün sorununu anlatan ilginç anekdotlarla doluydu: “Sosyal Sigortaların alelade bir şirketmiş gibi iflasını haykırmak, devlet itibarına bir darbe değil midir?” sorusuyla başlayan yazı şöyle devam ediyordu: “‘SSK’da ıslahat’ adı altında yürütülmeye çalışılan işçi haklarına el atma olayı, yetkili çevrelerden gerekli tepkiyi görmüştür. Zolenka adlı Çekoslovakyalı uzmanın hazırladığı rapor üzerine bina edilen ‘kendi günahlarının kefaretini milyonlarca işçinin sırtına yükleyen’ tekliflerle ortaya çıkanların hesabı, kısa zamanda kamuoyunca, siyasi partilerce, işçilerce, işverenlerce ve hükûmetçe tersyüz edilmiştir. Haklara tecavüz, sert bir kamuoyu tokadı ile hizaya getirilmiştir. Ancak hazırlanan rapor, layık olduğu çöp sepetine doğru yol alırken, geride tehlikeli izler bırakmakta, bazı değerli kuruluşlara duyulan güven duygusu zedelenmektedir. İflas yaygarası ile devlet itibarı, devlet güvenliği ağır bir darbe yemiştir. Verilmiş işçi haklarına el uzatmaya çalışanlar, SSK’nın iflas çukuruna yuvarlanacağı yaygarası ile tepinirken, SSK’nın devlet garantisi altında bulunduğunu unutmuşlardır. Nitekim, Anayasamızın devlete yüklediği başlıca görevlerden biri, sosyal güvenliği sağlama mecburiyetidir. Bu mecburiyet asla hatıra getirilmemiş, sanki alelade bir şirketin iflası bahis konusuymuş gibi karanlık yüzlü mali portreler kamuoyuna sergilenmiştir. Üstelik önümüzdeki haftalarda bir başka sosyal güvenlik uygulaması sahneye çıkacaktır. Bağ-Kur’un işleyişi, emeklilik işlemleri ve anlayışı SSK’dan farklı değildir. Bugün için bu kuruluşun işleyişine sessizce seyirci kalan yöneticilerin, esnaf ve serbest meslek erbabına emekli maaşı bağlanacağı tarihlerde bu sefer Bağ-Kur için de iflas yaygaraları koparmayacağını kim garanti etmektedir. Çünkü SSK örneği ortadadır.”
Bu tartışmalar, 21 Haziran 1972 Türkiye’sinde sosyal güvenlik meselesinin tek başına teknik ya da mali bir konu olarak görülmediğini gösteriyordu. SSK’nın geleceği üzerinden yürüyen tartışma, bir yandan devletin sosyal sorumluluğunun sınırlarını, diğer yandan işçilerin kazanılmış haklarının korunup korunamayacağını sorgulayan daha geniş bir siyasi mücadeleye dönüşmüştü. 12 Mart döneminin baskıcı atmosferinde dahi sendikalar, muhalefet partileri ve kamuoyu, hak kayıplarına karşı ortak bir tepki ortaya koymuş; işçi hakları, dönemin en hararetli toplumsal ve siyasi gündemlerinden biri hâline gelmişti.
“İdare tarzını millet seçer”
Demirel, hür demokratik düzenin temel şartının vatandaşın devlet faaliyetlerini sorgulayabilmesi olduğunu belirtirken, ekonomik kalkınmanın da kişi hürriyeti ve serbest teşebbüsle mümkün olabileceğini savunuyordu. Partisinin Manisa’daki kongresinde yaptığı konuşmada Türkiye’nin yönetim anlayışına, demokratik düzene ve ekonomik kalkınmaya ilişkin önemli mesajlar veriyor. Demirel, “İdare tarzını millet seçer” diyerek egemenliğin kaynağının doğrudan millet iradesi olduğunun altını çiziyor. Demirel’e göre egemenliğin millette olması tartışılacak ya da şüphe edilecek bir konu değildi. “Hâkimiyet hakkının yegâne meşru sahibi millettir ve bu hakka dayalı yetkilerinde menşei ancak millettir.” Devletin yönetilmesi ve hüküm verme yetkisinin kaynağının millet olduğunu belirten AP lideri, bu iradenin gerçek anlamda ortaya çıkabilmesi için farklı fikirlerin serbestçe dile getirilebilmesi ve tartışılabilmesi gerektiğini söylüyor. “Yapılmadığı yerde millî iradeden bahsetmek aldatmacadır” görüşünü dile getirirken, millet hâkimiyetinin gerçekleşmesi için gerekli ilk şartın hürriyet rejimi olduğunu ifade ediyor. “Egemenliğin millette olduğu kavramı tartışma konusu, şüphe konusu değildir.”
Vatandaşın sadece seçim dönemlerinde değil, devlet faaliyetlerinin tamamında söz ve denetim hakkına sahip olması gerektiğini belirten Demirel, vatandaşın devlet faaliyetlerinin hesabını sorma hakkı bulunduğunu da söylüyor. Ona göre yönetim vatandaşa yaklaştıkça demokratik rejim zayıflamayacak, tersine güçlenecekti. Konuşmasının ekonomi bölümünde de siyasi hürriyet ile ekonomik kalkınma arasında doğrudan bir bağ kurdu. AP'nin program ve tüzüğünde ekonomik düzenin temel esaslarının Anayasa ile uyumlu olduğunu belirten Demirel, kişinin dilediği alanda çalışma hürriyetinin ve serbest teşebbüsün korunmasını savunuyordu.
Demirel’e göre ferdin yaratma gücü ve teşebbüs kabiliyeti, ekonomik ve sosyal gelişmenin vazgeçilmez unsurlarıydı. “Hürriyet içinde kalkınma” anlayışını öne çıkaran AP lideri, teşebbüs özgürlüğünün engellenmesinin yalnızca ekonomiye değil, doğrudan doğruya hürriyetlere ve demokratik rejime zarar vereceğini ifade ediyordu. Ancak devletin ekonomik hayattan tamamen çekilmesi gerektiği görüşünde de değildi. Devletin ekonomik faaliyetlere yön vermesi, altyapı yatırımlarını gerçekleştirmesi ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük ölçekli bazı faaliyetleri üstlenmesi gerektiğini belirtiyordu. Bunun yanında özel sektörün de ekonomik hayata katılımının desteklenmesi gerektiğini savunuyordu.
Demirel’in Manisa’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi tartışmaların merkezinde bulunan millet egemenliği, hürriyet, demokrasi ve ekonomik kalkınma başlıklarını bir araya getiriyor. AP liderinin ortaya koyduğu anlayışta yönetimin meşruiyet kaynağı millet, demokratik düzenin güvencesi hürriyet, ekonomik kalkınmanın dayanağı ise serbest teşebbüstü.
“İdare tarzını millet seçer” sözü de bu yaklaşımın özeti niteliğinde: Devletin nasıl yönetileceğine karar verecek makamın, doğrudan doğruya milletin iradesi olduğu mesajı verilmişti.
“Sorumsuz kişiler, girmemesi gereken yere politika soktu”
1969 Eylül’ünde Demirel, bazı sorumsuz siyasilerin politika ile hükûmet ve parlamento arasındaki ilişkilere müdahale ettiğini savunurken, Türkiye’nin ekonomik potansiyeline dikkat çekiyor. Özellikle siyasi sorumluluk sınırlarının aşılmasına tepki göstererek, Türkiye’de siyasi hayatın sağlıklı biçimde işlemesi için herkesin kendi sorumluluk alanında kalması gerektiğini savunuyor. Bazı sorumsuz siyasilerin, siyasi platformlarda yapılması gereken tartışmaları farklı alanlara taşıdığını belirten Demirel, “Girmemesi gereken yerlere bazı sorumsuz siyasiler tarafından sokulduğuna temas ederek siyasi mücadelemizin meşru platformda, meşru usullerle yapılması gerektiğini” ifade ediyor.
Konuşmasının ekonomik bölümünde Türkiye’nin son yıllardaki gelir artışına dikkat çekiyor. 1950’den 1960 yılına kadar 10 yıllık milli gelir artışının, 1960’tan 1965’e kadar geçen beş yıllık dönemde iki katına çıktığını belirten Demirel, son dört yılda milli gelirde önemli bir yükseliş yaşandığını söylüyor. Bu dönemde milli gelirin 25 milyar lira arttığını ve 73 milyardan 98 milyar liraya ulaştığını da belirterek yapılan çalışmaların önemine vurgu yapıyor. “Bizim başardığımız en önemli hususlardan birisi de Türk vatandaşının ümit meşalesini yeniden yakmış olmak ve bir hizmet devrini açmış bulunmaktır”.
“50 milyonluk Türkiye” hedefinden söz eden AP Genel Başkanı, önümüzdeki yıllarda yapılacak çalışmalarla Türkiye’nin daha yüksek bir refah seviyesine ulaşabileceğinin müjdesini veriyor. “Memleketin bütün ihtiyaçlarını bir anda giderilmesini biz herkesten çok arzu ederiz. Ancak, hepsini birden çözmeye kalkarsak hiç birisini çözemeyiz”.
Gazetecinin dört yıllık iktidar döneminde yapılan en önemli işin ne olduğu yönündeki sorusuna ise, herhangi bir basın tehdidine girişmeden, hükûmet ve parlamentonun olağanüstü idare şekillerine başvurmadan, Türk demokrasisine yapılan hizmetin en önemli iş olduğunu belirterek seçimden seçime millete hesap vermesini gösteriyor. “Dört yılda eriştiğimiz seviye 10 yıl sonrası için vadettiklerimizin teminatıdır”.
1969 Türkiye’sinin siyasi atmosferinde Demirel’in açıklamalarının merkezinde siyasi sorumluluk, demokratik düzen ve ekonomik kalkınma bulunuyordu. AP lideri, bir yandan hükûmetin icraatlarını savunurken diğer yandan siyasi mücadelenin meşru zemin içerisinde yürütülmesi gerektiğini vurguluyordu.
“Söz hakkı olmayan köledir”
"Devletleştirme, reform değildir. Reformda iyileştirme mevcuttur. Devletin her yaptığını reform saymayalım." Demirel, 1972 Eylül’ünde bu sözlerle devletleştirme ile reformu birbirine karıştırmamak gerektiğini savunmuştu. Zamanın Türkiye’si vatandaşlık ve demokratik hakların gündemde olduğu ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarının halkı önemli ölçüde yönlendirdiği bir dönemden geçiyordu.
Haberin devamında Demirel, özel sektör, Türkiye'nin kalkınması ve rejim konularında şunları söylüyordu: "Biz hiçbir şeyi olmayan, kişilerden müteşekkil bir toplumu düşünemiyoruz. Herkesin bir şeyi olsun istiyoruz. Herkes söz sahibi olsun istiyoruz. Siyasi ve iktisadi kişiliği olmayı bu manada anlıyoruz. Siyasi ve iktisadi kişilik yoksa vatandaşlık yerini kölelik alır. Bu itibarla siyasi ve iktisadi kişiliği vatandaşlığın en önemli unsuru saymışız. Türkiye'de demokrasi ve kalkınma hamlelerinin hedefini bu hamlelerin başarıya ulaşması ve devamlılığında, Türk vatandaşının buna sahip çıkmasında bulunuyoruz. Rejimin Türk vatandaşına hak tanıdığı şeyleri korumasını, huzurun temel şartı sayıyoruz." Demirel, konuşmasında vatandaş ile Cumhuriyet arasındaki ilişkiye özellikle dikkat çekiyordu. “Vatandaş, cumhuriyetin kalbidir. Haklarına sahip çıkmazsa, cumhuriyete sahip çıkmamış olur." Ve ekliyor: "Söz hakkı olmayan köledir." Demirel'e göre söz ve düşünce özgürlüğünün varlığı kadar, bu özgürlüklerin güvence altında bulunması da demokratik hayatın temel şartlarından biriydi. Bu nedenle vatandaşın yalnızca kendisine tanınan hakları bilmesi değil, bu hakların kullanılmasını sağlayacak güvencelerin de bulunması gerektiğini savunuyordu. Siyasi ve iktisadi kişiliklere alan açıyordu. Vatandaşlığın bir köleliğe dönmesini reddediyordu.
Demirel, "anormal dönem" başlığı altında üniversite gençliğine de değiniyordu. “Bir anormal dönemdir. Türkiye’nin geçirdiği, üniversite gençliğinin tümünü suçlamayalım. Üniversite gençliği bizimdir. Kendi çocuklarımız. Yarın bu memleketin idaresi bu genç kuşaklara geçecektir. Türkiye üniversitelerini felce uğratan bu dönemler aşılacaktır”. 3-4 anarşistin halkı galeyana getirmeyeceğini söyleyerek Türk milletine devletin gücüne inanması gerektiğini söylüyordu.
Demirel, Türkiye’nin demokratik düzeninin güçlendirilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Hakların yalnızca metinlerde tanınmasının yeterli olmadığını belirten AP Genel Başkanı, vatandaşın sahip olduğu hakların gerçek hayatta kullanılabilmesinin önemine işaret ediyordu. Önceki gece Aksaray'da bir konuşma yapmış ve “Rejimdeki sıkıntılar aşılacaktır. Bunu da kavga ederek, dövüşerek değil, ahenkle yapmalıyız” diyerek bazı özeleştirilerde bulunuyordu.
Gazete haberi Nevşehir il kongresine katıldıktan sonra Ankara'ya dönen Demirel'in yolunun Aksaraylılar tarafından kesildiğini ve kendisine sevgi gösterileri yapıldığını da es geçmiyor. Demirel, Türkiye için yeni bir devir ve ufuğun göründüğü müjdesini veriyordu. Cumhuriyetin 50 yılda yaptıklarını 5 yıl içinde yapmanın mümkün olduğunu, Türkiye’nin huzur, birlik ve dirliğe olan ihtiyacını vurguluyordu.
Demirel’in Bolu’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi haklar, vatandaşlık ve demokratik katılım tartışmalarının öne çıktığı bir dönemde AP’nin yaklaşımını ortaya koyuyor.


