
“Sokak DİSK’e bırakılmadı”
1 Mayıs 1980’de birçok şehirde sıkıyönetim ilan edilmesi sebebiyle İşçi Bayramı’nın kutlanması yasaklanmıştı. Gelin o günlere Tercüman’ın tanıklığıyla birlikte bakalım.
Tarih 1 Mayıs 1980… O güne değin 1 Mayıs en son 1978’te kutlanmıştı. Fakat 19-26 Aralık 1978’te yaşanan Maraş Katliamı’ndan sonra başta İstanbul olmak üzere bazı illerde sıkıyönetim ilan edilmişti. O yıl iktidarda CHP bulunuyordu… 1980 ihtilalinden önce de AP hükûmeti yönetimdeydi. 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen birçok ilde sıkıyönetim söz konusuydu. İşçi ve öğrenci hareketleri, sağ-sol çatışmaları ve siyasi gerilim had safhadaydı.
DİSK Genel Sekreteri ve 1 Mayıs Komitesi Başkanı Fehmi Işıklar 15 Mart 1980 günü yaptığı açıklamada, 1 Mayıs’ın 1980 yılında işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak DİSK’in önderliğinde İstanbul, Ankara, İzmir, Trabzon, Bitlis ve Mersin’de kutlanacağını belirtmişti. DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk de DİSK Yürütme Kurulu ve Başkanlar Konseyi adına 5 Nisan 1980 günü “1 Mayıs’ların kutlanması işçilerin, emekçilerin temel hak ve özgürlüklerinin başında gelmektedir. Ancak siyasi iktidar şimdi bu temel hakkı da tamamıyla ortadan kaldırmak istemektedir. Siyasi iktidar bugün ilan ediliş̧ gerekçesi dışında çalışmaya itilen sıkıyönetimin ardına gizlenerek 1 Mayıs’ları engellemeye çabalamaktadır. Sıkıyönetimler 1 Mayıs’ların engellenmesi için kullanılamaz” açıklamasında bulunmuştu.
Fakat başta İstanbul olmak üzere pek çok ilde Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Mayıs kutlamalarını yasakladı. Buna rağmen DİSK Yürütme Kurulu 30 Nisan’da işçilere 1 Mayıs’ta çalışmama çağrısı yaptı. Bu çağrı üzerine 30 Nisan’da bazı iş yerlerinde iş yavaşlatıldı veya durduruldu. Bu eylem sebebiyle de DİSK yöneticileri gözaltına alındılar. 30 Nisan eylemleri İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere çeşitli kentlerde etkili oldu ve sosyalist/komünist yapılanmalar bu eyleme destek verdiler. Bazı fabrikalarda üretim durdu, belediye hizmetlerinde aksamalar yaşandı. 30 Nisan direnişi git gide büyürken gözaltına alınanların sayısı 2000’i buldu.
Sıkıyönetim ilan edilmeyen şehirlerde ise 1 Mayıs mitinglerle kutlandı. Örneğin Mersin’de 1 Mayıs mitingine yaklaşık 50.000 kişi katılmıştı ve olaysız sona ermişti. Fakat İstanbul, Ankara ve İzmir’de 1 Mayıs olaysız geçmedi.
Tercüman 1 Mayıs 1980 tarihli yayında olayları “Sokak DİSK’e bırakılmadı” başlıklı haberiyle şu şekilde aktarmıştı: “Baştürk ve 6 DİSK yöneticisi gözaltına alındı. Alınan çok sıkı tedbirler üzerine militanlar, eylemlerini iş yerlerinde direnişler şeklinde sürdürdü. Güvenlik kuvvetleri, ateş açan 2 DEV-SOL militanını öldürdü. Boykot yapılan okulları boşalttı, kapatılan iş yerlerini açtırdı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de komünist gruplar, belediye otobüslerinin büyük kısmını bir süre çalıştırmadılar. Okullarda boykot yaptırıp bankalar dâhil birçok iş yerinin açılmasını engellediler. İzmir’de bazı bankalar bombalandı… Mersin Valisi, bugünkü DİSK mitinginde İstiklal Marşı’ndan başka marş söylenmesini ve Türk bayrağından başka bayrak taşınmasını yasakladı. Bugün 32 ilde gösteri yapılması yasaklandı 58 il ve ilçede mitinglere izin verildi.”
“DİSK’in direniş kararı yasa dışıdır” diyen CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in olaylarla ilgili açıklamasını da şu şekilde sayfasına taşımıştı Tercüman: “CHP lideri ‘Mersin’deki mitinge CHP’li parlamenterlerin katılmaya hakları yoktur. 25 CHP’li parlamenterin 1 Mayıs’ın işçi bayramı olarak kutlanması istediğini solculuk saymalarını yadırgadım” dedi. CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit dün DİSK’in direniş kararını yasa dışı olarak niteledi ve CHP’li işçilerin direnişe katılmamasını istedi. 1 Mayıs konusundaki gelişmeleri değerlendirmek için toplanan CHP Genel Yönetim Kurulu toplantısından sonra bir basın toplantısı düzenleyen Ecevit, direniş uygulanan İstanbul, Ankara, Mersin ve Adapazarı Belediye Başkanvekilleri ile görüştüğünü belirtti.”
Ortalık yangın yeriyken o esnada MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile Başbakan Süleyman Demirel’in birlikte “altı ve üstü kızarmış kadayıf” yiyor, fotoğrafları Tercüman’da ilk sayfada yer alıyordu. “Demirel, Erbakan’dan Bilgiç için destek istedi” başlığıyla buluşmanın detayları şu şekilde aktarılıyordu: “Başbakan ve AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ı ziyaret ederek, cumhurbaşkanı adayı Sadettin Bilgiç’in MSP Grubu tarafından desteklenmesini istedi. Erbakan 45 dakika süren görüşmeden sonra yaptığı açıklamada neticeye gidilmesi için AP oylarının noksansız toplanmasının ön şart olduğunu belirtti.” Vurgulanan noktalar ise ilginçti: “45 dakikalık görüşmeden sonra Erbakan, bütün AP’lilerin Bilgiç’e oy vermesinin sağlanmasının gerektiğini bildirdi. MSP Lideri, Başbakan’a ikram ettiği kadayıf dağıtılırken ‘Bilgiç’e de ayırın, onun düğün merasimi için toplandık buraya’ dedi. 54. turda Bilgiç ilk defa Batur’u geçerek 250 oy aldı. Batur’a ise 240 oy çıktı.”
1 Mayıs, işçinin bayramı olarak anılmaktan uzak bir şekilde geçerken Zeki Müren’in Paris’te yaptırdığı estetik ameliyatlar da gündemin bir parçası olarak hatırımızda kalıyordu tabii.
Puan kazanan Türkiye oldu
3 Şubat 1986 sabahı Türkiye, gazeteleri açtığında hem dışarıda “puan kazanan” hem içeride tansiyonu yüksek bir ülke manzarasıyla karşılaştı. Tercüman, manşetinden Turgut Özal’ın Davos temaslarını taşıyor; Türk-Yunan diyaloğu ve uzlaşma arayışının uluslararası kamuoyunda olumlu yankı bulduğunu vurguluyordu. “İsviçre televizyonu Özal-Papandreu buluşmasını ‘Turgut Özal bir adım attı ve iki ülke Başbakanı bir araya geldi’ şeklinde kamuoyuna duyurdu”, “Papandreu çok gizli tutmak kabil olsaydı Özal’la baş başa görüşecekti fakat olay kulislerde dalgalanınca birlikte sabah kahvaltısı suya düştü”, “Papandreu ‘Türk-Yunan ilişkileri görüşülmemiştir’ diyerek işin içinden sıyrılmak istedi”, “Özal, yemekten sonra yaptığı basın toplantısında iki ülke arasında çözülmesi zor meseleler bulunduğunu belirterek ‘Yalnız ne kadar zor olursa olsun bir meseleyi çözmek için diyaloğun bir noktadan başlaması lazım’ dedi” cümleleri gündemi özetleyen maddelerdi.
Soğuk Savaş’ın sert ikliminde Ankara, bir yandan Batı ile bağlarını güçlendirmeye, diğer yandan komşularla krizleri yumuşatmaya çalışan bir çizgi izliyordu. İran Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle verilen haberler ise bölgedeki ideolojik fay hatlarının hâlâ ne kadar canlı olduğunu hatırlatıyordu. Nitekim gazeteci Sıtkı Uluç’un İran Devrimi’nin yedinci yıl dönümünde sürgündeki ilk devlet başkanı olan Beni Sadr ile yaptığı röportaj Tercüman’da yayımlanmış; Beni Sadr’ın “Her diktatör rakibini yaratır” cümlesini başlığa taşımış ve diğer şu cümlelerini ilk sayfasına doğrudan vermişti: “Humeyni düşüyor, bundan sonraki röportajınızı benimle İran’da yaparsınız”, “İslam, baskı rejimine karşı tek çözüm yoludur. İslam bizim en büyük zenginliğimizdir”, “20 yıl çalıştık, dört prensip belirledik: Bağımsızlık, hürriyet, ilerleme ve bunlara ters düşmeyen İslam”, “Iraklılarla birlik olarak bağımsızlık prensibini hiçe saydılar, kendi vatandaşlarına karşı cephede sabotajlar düzenlediler”….
Aynı günün Türkiye’sinde iç politika çok daha sertti. “SHP gensoru hazırlıyor” başlığı, Meclis’te hükûmetin meşruiyetinin açıkça tartışıldığı bir döneme işaret ediyordu. Zira Gürkan’ın “Bu hükûmet düşürülmeyi hak etti” cümlesi bunun en ağır göstergelerinden biri olarak Tercüman’da bildiriliyordu.
Ekonomide ise gündem enerjiydi: “tabiî gaz görüşmeleri” Ankara’da çözüm arayışındaydı; Türkiye, Sovyetler Birliği ile yürüttüğü temaslarla sanayi ve şehirlerin geleceğini güvence altına almaya çalışıyordu. ABD ile yaşanan ticari sürtüşmeler, ihracatçıların tedirginliğini artırırken; adalet, güvenlik ve kamu düzenine dair haberler toplumdaki huzursuzluğu satır aralarında hissettiriyordu. 3 Şubat 1986, Tercüman’ın sayfalarında, dışarıda itibar arayan, içeride ise siyasi ve ekonomik gerilimlerle yaşayan bir Türkiye günü olarak kayda geçiyordu.
Demirel: “Türkiye’nin geleceği hükûmetten önemlidir”
28 Ocak 1980 Türkiyesi, siyasal kutuplaşmanın ve ekonomik darboğazın gündelik hayatı belirlediği, adeta “askıda” bir ülkeydi. 24 Ocak’ta açıklanan ve serbest piyasa yönelimini esas alan sert istikrar kararlarının şoku henüz tazeyken; yüksek enflasyon, döviz kıtlığı, uzun kuyruklar ve işçi eylemleri toplumun omuzlarındaki yükü ağırlaştırıyordu. Süleyman Demirel’in azınlık hükümeti, Meclis’te zayıf bir dengeye yaslanıyor; sokakta ise sağ-sol çatışmaları, siyasi cinayetler ve yaygın güvensizlik hissi devlet otoritesini aşındırıyordu. Ordu, bürokrasi ve siyaset kulislerinde “düzenin sürdürülemezliği” daha yüksek sesle konuşulurken, ülke farkında olmadan 12 Eylül’e giden sert eşiğe doğru ilerliyordu.
Tercüman 28 Ocak 1980 gününün manşetini Başbakan Süleyman Demirel’in cümlesiyle atmıştı: “Türkiye’nin geleceği, hükûmetten önemlidir.” Son ekonomik tedbirlerle ilgili seri basın toplantılarının ilkini önceki gün yapan Başbakan’ın sözleri Türkiye için oldukça kritikti. Tercüman, basın toplantısından notları madde madde şöyle duyuruyordu:
“Eşel-Mobil (enflasyon oranına göre maaş ayarlaması) sistemi ile dar gelirlilere para vereceğiz.”
“Güvenoyundan 60 gün sonra bu tedbirleri almamızın gereği Türkiye’ye duyduğumuz sorumluluktur.”
“Dünyanın hangi memleketi bu duruma düşse, alınacak tedbirler bunlardır. Şayet bu tedbirlere şimdi başvurulmasa 3 ay sonra bunlar da çare olmayacaktır.”
“1979 sonu Türkiyesi’nin ekonomisi felçtir. Devlet aldığı malların karşılığını, zaruri masraflarını ve maaşları ödeyemez duruma gelmiştir.”
“Ayakta durabilecek tek iktisadi devlet kuruluşu kalmamıştır. KİT zararlarının 200 milyar lirayı aşacağı muhakkaktır.”
“Bu tablo karşısında günü gün etmeyi vicdanımıza sığdıramadık. Söylediklerimizin değeri, rahat günlere ulaşıldığı zaman daha iyi anlaşılacaktır.”
“Hükûmet umurumda değil, umurumda olan Türkiye’dir, milletimdir. Biz sandalye hükûmeti değiliz.”
Demirel’in bu açıklamalarının yanında Bakanlar Kurulu da bazı ürünlerin fiyatlarını açıklamıştı. Buna göre toptan şeker fiyatlarında toz şeker 25, küp şeker 32, rafine şeker 29 lira olacak şekilde değişimler olmuştu. Gübre fiyatları da arttırılmıştı. Dağıtımı yeni esaslara bağlanan gübrede 40 milyar lira olan devlet yardımı 22 milyar liraya indirilmişti. Açıklanan 1980 bütçesi ise 770 milyar liraydı. Maaş kat sayısı da belirsizdi. Tespit edilen kat sayı 22 olarak belirtiliyordu Tercüman’ın haberinde. Çağlayangil “Olağanüstü hâl yaşıyoruz, olağanüstü tedbirlerle bunu karşılamaya mecburuz” diyordu. Bu tedbirler peki toplumun bükülen belini doğrultacak mıydı, yoksa daha da bükecek miydi? Zaman zaten her şeyi gösterecekti.
Demirel: “Bu hükûmet enkazdır”
21 Ocak 1979. Türkiye, bir yıl öncesine göre daha da ağırlaşmış bir kriz iklimi içindeydi. Bülent Ecevit’in azınlık hükûmeti hâlen görevdeydi ancak hem Meclis’te hem de sokakta otoritesi ciddi biçimde aşınmıştı; Kahramanmaraş Katliamı’nın yarattığı travma henüz tazeydi ve siyasal şiddet neredeyse olağanlaşmıştı. Sağ-sol çatışmaları, faili meçhul cinayetler ve güvenlik zaafı devletin caydırıcılığını tartışmalı hâle getiriyordu. Ekonomide ise tablo daha karanlıktı: enflasyon kontrolden çıkmış, döviz ve akaryakıt yokluğu günlük hayatı felce uğratmış, Türkiye IMF ile stand-by anlaşmasına mecbur kalmıştı. Toplumda “yönetilememe” hissi yaygınlaşırken, erken seçim ve askerî müdahale tartışmaları artık yüksek sesle konuşulur olmuş, ülke 1980’e doğru hızla sürüklenen bir belirsizlik sarmalına girmişti.
Bu belirsizlik içindeki günlerin birinde, 21 Ocak 1978’de Tercüman manşetini şöyle attı: “Demirel ‘Böylesine başarısız bir hükûmeti millet sırtında taşımaz’ dedi. ‘Bu hükûmet enkazdır’.
Bu cümlenin devamında şu cümleler sıralanmaktaydı:
- 100 TL, bir yılda 20 TL hâline geldi.
- Türkiye bir yıl içinde işsizler ve yoklar ülkesi olmuştur.
- 1978’de 1194 vatandaşımız öldü. Bir kişi ölürse hükûmet istifa eder diyenler utanmalılar.
- Dış politika tavizci ve teslimetçidir.
- Eşgüdüm ucubesiyle tam gün kanunu ile ordu rahatsız hâle getirilmiştir.
- Sıkıyönetime gidilmesi bu hükûmetin iç politikasının iflasıdır...
- TRT, kanunları ve Anayasa’yı ihlal etmektedir. TRT yöneticilerinden hesap sorulacaktır.
Bu sözler AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’e aitti. Haberin detayına bakalım:
“AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, dün düzenlediği aylık mutad olan toplantısında iktisadi ve siyasi konulardaki görüşlerini açıklamış, ‘Rejim, liyakatsizliği himaye etmez, bu bir hükûmet değil, bir enkazdır’ demiştir. Demirel, ülkenin yoklar ülkesi hâline geldiğini, partizanlığın zulüm hâlini aldığını, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş olayların cereyan ettiğini ifade etmiş, ‘Anayasa ve kanunları zamanında uygulamayan hükûmet, siyaseten ve hukuken sorumludur. TRT Anayasa’yı ihlal etmektedir’ diye konuşmuştur. Demirel, bugünkü hükûmetin son bir yıl içinde Türkiye’nin büyük hedefine ulaşmasında hiçbir meseleye çözün bulamadığını söylemiş, hükûmeti ele geçirenlerin fevkalade kötü idaresi yüzünden çile, ızdırap, sıkıntı ve acılarla dolu günlerin geçirildiğini, bezginliğin içine düşüldüğünü söylemiş, şöyle devam etmiştir:
‘Enflasyon fevkalade hızlanmış, pahalılıkta rekor kırılmıştır. Enflasyon hızı yüzde 70’e ulaşmıştır. Fakir daha fakir olmuştur. Orta gelirli vatandaşlar fakirliğe itilmiştir. Geçen 15 yıl zarfında kalkınma hızının sıfıra düştüğü ilk yıl, 1978 yılıdır. Yeniden işyerleri de açılmadığından, çalışanlar çoğalacağına, işsizler çoğalmıştır. Ülke yoklar ülkesi olmuştur. Aspirin’den gaz yağına kadar vatandaşın en basit ihtiyaçları karşılanamaz hâle gelmiştir. Velhasıl, hükûmet partizanlığı, zulüm hâline getirmiştir. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hükûmet yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine başarısız bir hükûmeti, hiçbir millet sırtında taşımaz. Geçen bir yıl zarfında hükûmet, mesele çözen bir hükûmet olmuştur. Buna artık ‘hükûmet’ demek caiz değildir. Kendi deyimleri ile bu bir ‘enkaz’dır. Bu hükûmetin vatandaşın yüzüne bakacak hâli kalmamıştır. 1978 başında, bugünkü hükûmetin devraldığı Türkiye, karnı tok, sırtı pek bir ülke idi. Hiçbir malın yokluğu söz konusu değildi. 1978 başında Türkiye, 9.000 yerde bir trilyonluk yatırımı yürütmekteydi. Türkiye’yi ‘Borçlandı’ diye kötüleyenler, dışarıdan yemin edilen imkânların ülkenin imar ve inşasına sarf edildiğini ve vatanın sinesinde milletin hizmetinde eserlere dönüştüğünü bilemeyecek kadar gaflet içinde idiler. Bugün Türkiye’nin idaresini eline geçirmiş olanlar, günün hükûmetini kötü göstermişlerdir. Adeta ülkeyi dile düşürmüşlerdir. 5 Ocak 1978 tarihinden 16 Ocak 1979 tarihine kadar geçen bir sene 10 gün zarfında 5980 olay meydana gelmiş, 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 6948 vatandaşımız yaralanmıştır. 37 güvenlik kuvveti mensubu hayatını kaybetmiştir. 1978 öncesindeki 10 yılda cereyan eden olaylarda 508 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bunların hükûmet olduğu bir yılda ise 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Tedhiş hareketlerinin bu hükûmetten cüret ve cesaret aldığı, inkâr götürmez, eserleri ortadadır. Ülkeye Cumhuriyet’in kanlı yılını yaşatmışlardır. ‘Bir kişi ölürse, o memlekette hükûmet istifa eder’ diyenler utanmalılar. Bu olaylardan bir tanesi bu hükûmeti götürmeye yeter. Hükûmet, T.C. Anayasası’nın 111. Maddesi’ne göre Millî Güvenlik Kurulu’nu zamanında toplantıya çağırmamış ve Millî Güvenlik Kurulu’ndan tavsiye kararları almamış, aldıklarını da uygulamamıştır. Böylece, Anayasa’nın 111. Maddesini de gereği gibi işletmemiştir. Hükûmet Anayasa’nın 124. Maddesi’ndeki şartlarının aylarca önce tekemmül etmesine rağmen, bu maddenin gereğini ifade etmemiş, bunca kişi hayatını kaybettikten sonra nihayet 13 ilde sıkıyönetim ilanına gidebilmiştir. ‘Anarşi paketi’ namı altında sevk ettiği yasa tasarılarını adalet komisyonunda savunmamış, hatta her hafta görüşmelerin bir sonraki hafta yapılması talebinde bulunmuş ve bu tasarıları kendi grubundan geçiremediği için takipsiz bırakmış, Millet Meclisi’nin gündemine bile indirememiştir. Nihayet, Meclis’ten geri istemiştir. İşlenen bütün cinayetlerin büyük bir kısmının failleri meçhul kalmıştır. Kahramanmaraş’ta cereyan eden facia karşısında hükûmetin takındığı tavır, hiçbir şekilde affolunamaz. Kahramanmaraş olayları bu hükûmetin politika ve icraatlarının, basiretsizliğinin ve gafletinin neticesidir.
Hükûmet başkanı, radyo ve televizyonda yaptığı beyanları ile millet bütünlüğüne dinamit koymuştur. Ve olayları kışkırtmıştır. Olayları ‘soykırım’ olarak adlandırması, Türkiye birliğine indirilmiş bir darbedir. ‘Kurtarılmış bölgeler, kurtarılmış mahalleler, kurtarılmış kasabalar, halk mahkemeleri’ gibi maskaralıklar konuşulur hâle gelmiştir. Böyle bir tablonun meydana gelmesine seyirci kalan bir kadroya kim hükûmet diyebilir? 26 Aralık 1978 günü sıkıyönetime gidilmiş olması, aslında bu hükûmetin iç güvenlik politikasının iflası demektir. Özel bir kanunla sıkıyönetim kumandanlarına verilen yetkileri, hükûmet başkanı kullanmaya kalkmıştır. ‘Eşgüdüm’ ucubesi ile başvurulan sıkıyönetim sulandırılması, rahatsız edici ve incitici olmuştur. Esasen ‘Tam Gün’ Kanunu ile hiyerarşisi allak bullak olan Silahlı Kuvvetlerin rahatsızlığı saklanamaz hâle gelmiş ve Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Bakanı tarafından açığa vurulmuştur. Bir hükûmetin Silahlı Kuvvetleri gibi bir büyük müesseseyi rahatsız edecek bir konuyu nasıl sevk ettiğine şaşmak lazımdır. Bu hükûmet kurulduğu günden beri savunma ve Silahlı Kuvvetlerle ilgili garip davranışlarda bulunmuştur. Silahlı Kuvvetlerimizin sanki boş oturan, hiç işi gücü olmayan bir teşkilatmış gibi farz edilerek asli görevleri olan savunma için hazırlığı ile onun gereklerini bir kenara atarak tarımda ve bayındırlık işlerinde çalıştırılmalarının düşünülmesi dahi bir büyük ve vahim hatadır. 1979 bütçesinde savunmaya ayrılan ödenek, son yılların en düşük miktarını temsil etmektedir.
Tarafsız olması lazım gelen radyo ve televizyon, Anayasa’nın 26., 56. Ve 121. Maddelerinin ihlali içindedir. 31 Aralık 1978 tarihinden bu yana geçen süre zarfında, radyo ve televizyonun siyasi haberler yayınlarına ayrılan zamanının yüzde 90’ını hükûmet ve ona destek olan partiler kullanmıştır. Yüzde 10’unu ise muhalefet partileri kullanmıştır. TRT’yi yöneteneler, ‘Bizi getiren kuvvet böyle istiyor’ diye hükûmetin âleti olmuş ve keyfi idarenin oyuncağı hâline gelmişlerdir. TRT 2’nin programları hâlâ korsan radyo esasına göre yürütülmektedir. TRT’den mutlaka hesap sorulacaktır.
1978 yılında Türk parası adeta tahrip edilmiştir. 1978 yılı Türkiye’nin yatırımlar bakımından da en talihsiz yılıdır. Yatırımların hakiki gerçekleşmesi yüzde 40’ı geçmemiştir. Bu durum, ülkenin geleceği bakımından fevkalade ürkütücüdür. Makine fabrikaları hamlesi darbe yemiştir. 500’e yakın iş yeri yalnızca İstanbul’da kapanmış, 100.000’e yakın vatandaş işinden olmuştur. 1978 yılında Türk köylüsünün el emeği, alın teri, sudan ucuz hâle getirilmiştir. Köylü ezilmiştir. Devlet müteahhitlerine milyonlarca lira borcunu ödememiştir. 1978 başında filesini 300 liraya dolduran vatandaş, 1979 başında 1000 liraya doldurur hâle getirilmiştir. Çarşı-Pazar yüzlerdeki tebessümü kaldırmıştır. Bu hükûmet, 1974’te yaptığı gibi 1979 başında vatandaşı bir kaşık yağa muhtaç hâle getirmiştir. Zam hükûmetin besmelesi hâline gelmiştir. Zam furyasının daha da hızlanarak devam edeceği anlaşılmaktadır. Hükûmet Çukurova Elektrik Anonim Şirketi’nin yönetimini ele geçirmeye çalışıyor. Sırada Şekerbank gibi yarı resmî kuruluşlar vardır. Devlete ait iş yerlerindeki DİSK’leştirme hareketi devam ediyor. Sıkıyönetime rağmen kanunsuz olarak iş durdurmaya başvurabilen DİSK, hükûmet nezdinde nüfuzunu sürdürüyor. İrtikap, irtişa suiistimal iddiaları ayyuka çıkmıştır. Hapishane firarları, bu hükûmetin sanık ve suçluları dahi elinde tutmayacak kadar güçsüz olduğunu gösteriyor. Böylesine tertipler içerisinde olan bir hükûmetin hükûmet vasfı taşıdığı iddia olunamaz…”


