
Özal: “Çok nazik bir dönemi yaşıyoruz”
12 Eylül’ün gölgesinde liberal ekonomiye geçilen 1985 Türkiyesi, enflasyon, KDV tartışmaları ve yolsuzluk iddialarıyla sarsılıyordu. Özal’ın 16 Ocak 1985’te yaptığı “çok nazik bir dönem” uyarısı; memur yolsuzluğu, siyasi gerilim ve kırılgan bir demokrasinin fotoğrafını veriyordu.
Türkiye’de 1985 yılı; 12 Eylül 1980 darbesinin ardından şekillenen siyasi ve toplumsal düzenin hâlâ güçlü biçimde hissedildiği bir dönemdi. Ülke, Turgut Özal liderliğindeki ANAP hükûmetiyle birlikte liberal ekonomi politikalarına hız vermiş; serbest piyasa, ihracata dayalı büyüme ve özelleştirme söylemleri gündelik hayatı dönüştürmeye başlamıştı. Ancak bu ekonomik açılım, yüksek enflasyon, gelir adaletsizliği ve dar gelirli kesimler üzerindeki baskıyla birlikte ilerliyordu. Siyasi alanda askeri vesayetin izleri sürüyor, sendikalar ve sol hareketler üzerindeki kısıtlamalar devam ediyordu. Toplumsal hafızada darbenin yarattığı korku ve suskunluk hâlâ canlıyken, bir yandan da şehirleşme, tüketim kültürü ve “köşe dönme” anlayışı toplumun yeni değerlerini şekillendiriyordu. Böyle bir dönemin ilk günleri de doğal olarak siyasi ve ekonomik gerilimin sahnesiydi. KDV, gümrük vergileri vs derken asıl gündemdeki olay olan yolsuzluk iddiaları, …
Eski Devlet Bakanı İsmail Özdağlar ve görevine devam eden Devlet Bakanı Kâzım Oksay hakkındaki rüşvet ve yolsuzluk iddiaları, bir şirketin ANAP’a 7 milyon lira bağış yaptığı söylemi o günün siyasi ve ekonomik kaosunun gündemindeydi.
16 Ocak 1985’te Tercüman da manşetine Başbakan Turgut Özal’ın cümlesini taşımıştı:” Özal: ‘Çok nazik bir dönemi yaşıyoruz’”. Peki bu dönemi bu kadar nazik ve hassaslaştıran şeyler Başbakan’ın gözünden ne anlam ifade ediyordu? Habere yakından bakalım:
“Anavatan Partisi Grubu’nun dünkü toplantısında konuşan Başbakan Turgut Özal, memurlara yüklenmenin doğru olmadığını ve her memur hakkında ileri sürülen yolsuzluk iddiasının Meclis kürsüsüne getirilmeyeceğini söyledi. Özal, namuslu memurların korunacağını da ifade ederek ‘Her memur hakkında ileri sürülen iddiayı Meclis kürsüsüne getirirsek hem memurları yıpratmış oluruz hem de çalıştıracak bir memur bulamayız’ dedi. Turgut Özal konuşmasını şöyle sürdürdü: ‘Muhalefet, elbette ki muhalefetini yapacaktır. Onlara kızmamalıyız. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki muhalefet bir arkadaşımızın da söylediği gibi (treni kaçırmanın) endişesi içindedir. Bazı arkadaşlarımız hakkında iddialar ileri sürülmektedir. Bunlar doğru değildir.’ Başbakan Özal, Özdağlar olayının ilgili mercilere intikal ettiğini de belirterek ‘Bu konu ile ilgili şimdi burada konuşmak doğru olmaz’ dedi. Özal, demokrasinin tam anlamıyla oturması için Anavatan Partisi’ne büyük görevler düştüğünü de hatırlatarak ‘Bir kısım yayınlar sizin kafanızı bulandırmasın. Çok nazik bir dönemi yaşıyoruz’ diye konuştu. Konuşmasını daha sonraki bölümünde Katma Değer Vergisi ile ilgili görüşlerini açıklayan Özal, ‘Katma Değer Vergisi 15 gündür uygulanıyor. Bunun tam anlamıyla oturması için en az altı ay süre lazımdır. Basında bu konuda da yanlış haberler çıkıyor. Sayın bakanın bir demeci gazetelere yanlış aksettirilmiştir. Müfettişler, esnafı gezerek Katma Değer Vergisi hakkında onlara bilgi vereceklerdir’ dedi. Grup toplantısından sonra yapılan açıklamada da Özal’ın konuşması hakkında bilgi verildi. Açıklamaya göre Özal grupta şunları söyledi: ‘Biz yapabileceğimizi yaparak yıpranma pahasına Özdağlar meselesini gündeme getirdik. Muhalefet ve bir kısım basın olayı değerlendirirken meselenin özünü gözden kaçırıyorlar. Bu şöyle olmalıydı, böyle olmalıydı işi detaydır. Burada bizim meselelere gösterdiğimiz hassasiyet açıktır. Vatandaş bunu çok iyi anlamıştır. Geçen yılki çalışmalarla ilgili olarak da şunları söyleyebilirim. Yaptığımız icraatın birkaçı veya yalnız biri daha eski dönemlerdeki iktidarları çok zor durumda bırakacak niteliktedir. Biz bütün bunları yaptık. Bunların elbette ki zorlukları, zorlamaları olacaktır. Ancak birlik ve beraberlik içinde bu meseleleri aşarız.’ Grup açıklamasına göre, Başbakan Özal KDV’nin vatandaş tarafından çok yakın bir zamanda anlaşılacağını, şimdiden müspet veya menfi değerlendirme yapmanın çok erken olacağını ifade ederek ‘Önümüzdeki yıl vergi bakımından son derece müspet neticeler alacağımıza inanıyorum’ dedi
Grup açıklamasında Başbakan Özal’ın İmar, Maden ve Vergi Usul kanunlarında değişiklik yapılacağını da ifade ederek ‘Çıkardığımız gümrük mevzuatından dolayı eskiden suç olan birçok fiil, artık suç değildir. Ancak bu fiilleri daha önce ifa edenler hakkında takibat devam etmektedir. Bu mevzuda da hukuki bir çalışmamız vardır’ şeklinde konuştuğu da bildirildi. Başbakan Turgut Özal, grup toplantısından sonra kendisini bekleyen gazetecilere, ellerindeki teypleri göstererek ‘Hemen teypleri uzatıyorsunuz. Teyplerle başımıza iş açmayın’ diyerek espri yaptı. Özal bir soruyu cevaplandırırken grupta genel bir konuşma yaptığını, bu konuşmasında gazetelerde bakanlara yönelik olarak çıkan yolsuzluk haberleri konusunda izahat verdiğini belirtti. Özal, bir başka soru üzerine de Devlet Bakanı Kazım Oksay’ın partiye 7 milyon lira bağışta bulunduğu şeklindeki iddiaların gayrı ciddi olduğunu ifade ederek şöyle dedi: ‘Bunun yeri burası değildir. Anayasa Mahkemesi var. Cumhuriyet Başsavcılığı var. Eğer iddia ciddi ise buralara başvururlar. Biz parti olarak bütünü ile denetimden geçmişiz. En mükemmel şekilde defterlerimiz var. Eğer bir şirket 7 milyon lira vermişse bu zaten suçtur. Ama böyle bir şey olmadığı ortadadır. Bu bilgi meseleleri getirip ortalığı bulandırmak istiyorlar.’ Başbakan Özal, Özdağlar olayı ile ilgili bir soruya ise şu cevabı verdi: ‘Aynı şekilde kalkıp Etibank’taki bu iddiayı bakana bağlıyorlar. Bunu bakana bağlamak kadar mesnetsiz bir hadise görmüyoruz. O mesele varsa Etibank, kendi içinde belirler. Müfettişler gönderilir. Gerekli denetimler yapılır. Etibank’ın yönetim kurulu vardır. Onlar denetimler sonucu karar verir. Burada bakanı alakadar eden konu nedir, buna bakılır. Bu varsa, o zaman iddia doğru olur. Ama bunların hepsi uydurma şeylerdir.’ Özal, başka bir soruya olayların grup içinde hükûmete olan güveni sarsmadığını, gruptan veya bir milletvekilinden hükûmetin topyekûn yenilenmesi şeklinde bir isteğin bulunmadığını, bu konudaki tüm söylentilerin de ‘uydurma şeyler’ olduğunu belirtti.”
Melen: Temaslar müsbet
Hükûmetin temaslarının olumlu bir çerçevede ilerlemesi, siyasi aktörler arasında diyaloğun korunmasına yönelik çabaların da göstergesi olarak değerlendirilebilir. Melen, MGP Genel Başkanı Feyzioğlu, DP Genel Başkanı Bozbeyli ve CP Genel Başkanı Satır ile Anayasa değişiklikleri konusunu görüşmüştü. Millî Birlik Grubu Başkanı Fahri Özdilek ve Kontenjan Grubu Başkanı Fahri Korutürk ile de görüşecek olan Melen, bu görüşmelerin sonunda kamuoyuna geniş bilgi verecekti. Başbakan, temasların müspet gittiğini söylemişti.
Melen, önceki gün Demirel ve Ecevit’le yaptığı görüşmelerde, Partiler arası Anayasa Komisyonunun kabul ettiği değişikliklerin hükûmetçe tatmin edici bulunduğunu parti liderlerine bildirmiş, ancak Devlet Güvenlik Mahkemesi kuruluşunda ısrar etmişti. Normal rejime geçiş için bu mahkemelerin kurulmasının şart olduğunu belirtmişti. Mahkemenin kuruluşuna yalnızca CHP karşı çıktığından, dünkü görüşmede Ecevit, konunun yetkili kurullarda bir kere daha müzakere edilmesi için Melen ile görüş birliğine vardı.
Feyzioğlu, hükûmetin temel hedeflerinin her türlü yıkıcı faaliyete ve anarşiye karşı Cumhuriyeti emniyetle koruyacak tedbirleri almak, millî bünyeye ve millî ihtiyaçlara uygun reform kanunlarını çıkarmak, memleketi ve rejimi normal düzene kavuşturmak olduğunu söylemişti. Feyzioğlu, “Bu hedeflerde başından beri olduğu gibi, bugün de tam mutabakat hâlindeyiz” dedi. MGP Genel Başkanı, partisinin Devlet Güvenlik Mahkemesi kurulmasına taraftar olduğunu da belirtiyordu.
Bozbeyli, Başbakan’ın seçimden önce alınması gereken tedbirlere dair düşüncelerini ve tekliflerini söylediğini nakletti. Bu konuların Anayasa değişiklikleri, seçim kanunu ve reformlar olduğunu bildiren Bozbeyli, “Geniş ölçüde mutabakat içindeyiz. Güvenlik mahkemesi kurulmasını prensip olarak kabul ediyoruz” demişti.
Satır, normal döneme bir an önce geçilmesi için Başbakan’ın çalıştığını söylemişti. Partiler arası komisyonda ele alınan değişikliklerin ve seçim kanunu konusunun görüşüldüğünü bildiren Satır, “Biz CP olarak devlet güvenlik mahkemelerinin kurulmasına taraftarız” demişti. Satır, bu arada ön seçimin kaldırılması gerektiğini de ifade ediyordu.
Melen, kanunlarla yapılacak değişikliklerle istenen neticenin elde edilmesi mümkün olursa üniversite ve Danıştay ile ilgili Anayasa değişikliklerinden vazgeçileceğini bildiriyordu. Ecevit’in hukuk devletine yaraşır bir devlet güvenlik mahkemesi kurulmasını istediğini, kendisinin de aynı görüşte olduğunu ekliyordu. Hakkında gensoru açılması istenen Ticaret Bakanı Talu’nun bir hükûmet buhranına yol açmamak için sorumluluğu üzerine almak istediğini, ancak bunun mümkün olamayacağını söyleyen Melen, “Bu bir hükûmet tasarrufudur. Hükûmet tasarrufunun sorumluluğunu Talu’ya yüklemek tabii haksızlık olur” diyordu. Gazetecilerin “Bir hükûmet buhranı görülüyor mu?” sorusuna Melen, “Ben ileriye bakarım” karşılığını verdi. Melen, “Benim istifa etmemden kimler memnun olacaksa adreslerini versinler, evvela onlara haber vereceğim” diyerek net tavrını da ortaya koyuyordu.
1972 yılı, Türkiye’de siyasi dengelerin ve hükûmetin geleceğine ilişkin tartışmaların gündemde olduğu bir dönemdi. Bu ortamda Başbakan Melen’in temasları olumlu değerlendirmesi, siyasi ilişkilerin sürdürülmesi ve meselelerin görüşmeler yoluyla ele alınması bakımından önem taşıyordu.
“İdare tarzını millet seçer”
Demirel, hür demokratik düzenin temel şartının vatandaşın devlet faaliyetlerini sorgulayabilmesi olduğunu belirtirken, ekonomik kalkınmanın da kişi hürriyeti ve serbest teşebbüsle mümkün olabileceğini savunuyordu. Partisinin Manisa’daki kongresinde yaptığı konuşmada Türkiye’nin yönetim anlayışına, demokratik düzene ve ekonomik kalkınmaya ilişkin önemli mesajlar veriyor. Demirel, “İdare tarzını millet seçer” diyerek egemenliğin kaynağının doğrudan millet iradesi olduğunun altını çiziyor. Demirel’e göre egemenliğin millette olması tartışılacak ya da şüphe edilecek bir konu değildi. “Hâkimiyet hakkının yegâne meşru sahibi millettir ve bu hakka dayalı yetkilerinde menşei ancak millettir.” Devletin yönetilmesi ve hüküm verme yetkisinin kaynağının millet olduğunu belirten AP lideri, bu iradenin gerçek anlamda ortaya çıkabilmesi için farklı fikirlerin serbestçe dile getirilebilmesi ve tartışılabilmesi gerektiğini söylüyor. “Yapılmadığı yerde millî iradeden bahsetmek aldatmacadır” görüşünü dile getirirken, millet hâkimiyetinin gerçekleşmesi için gerekli ilk şartın hürriyet rejimi olduğunu ifade ediyor. “Egemenliğin millette olduğu kavramı tartışma konusu, şüphe konusu değildir.”
Vatandaşın sadece seçim dönemlerinde değil, devlet faaliyetlerinin tamamında söz ve denetim hakkına sahip olması gerektiğini belirten Demirel, vatandaşın devlet faaliyetlerinin hesabını sorma hakkı bulunduğunu da söylüyor. Ona göre yönetim vatandaşa yaklaştıkça demokratik rejim zayıflamayacak, tersine güçlenecekti. Konuşmasının ekonomi bölümünde de siyasi hürriyet ile ekonomik kalkınma arasında doğrudan bir bağ kurdu. AP'nin program ve tüzüğünde ekonomik düzenin temel esaslarının Anayasa ile uyumlu olduğunu belirten Demirel, kişinin dilediği alanda çalışma hürriyetinin ve serbest teşebbüsün korunmasını savunuyordu.
Demirel’e göre ferdin yaratma gücü ve teşebbüs kabiliyeti, ekonomik ve sosyal gelişmenin vazgeçilmez unsurlarıydı. “Hürriyet içinde kalkınma” anlayışını öne çıkaran AP lideri, teşebbüs özgürlüğünün engellenmesinin yalnızca ekonomiye değil, doğrudan doğruya hürriyetlere ve demokratik rejime zarar vereceğini ifade ediyordu. Ancak devletin ekonomik hayattan tamamen çekilmesi gerektiği görüşünde de değildi. Devletin ekonomik faaliyetlere yön vermesi, altyapı yatırımlarını gerçekleştirmesi ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük ölçekli bazı faaliyetleri üstlenmesi gerektiğini belirtiyordu. Bunun yanında özel sektörün de ekonomik hayata katılımının desteklenmesi gerektiğini savunuyordu.
Demirel’in Manisa’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi tartışmaların merkezinde bulunan millet egemenliği, hürriyet, demokrasi ve ekonomik kalkınma başlıklarını bir araya getiriyor. AP liderinin ortaya koyduğu anlayışta yönetimin meşruiyet kaynağı millet, demokratik düzenin güvencesi hürriyet, ekonomik kalkınmanın dayanağı ise serbest teşebbüstü.
“İdare tarzını millet seçer” sözü de bu yaklaşımın özeti niteliğinde: Devletin nasıl yönetileceğine karar verecek makamın, doğrudan doğruya milletin iradesi olduğu mesajı verilmişti.
“Sorumsuz kişiler, girmemesi gereken yere politika soktu”
1969 Eylül’ünde Demirel, bazı sorumsuz siyasilerin politika ile hükûmet ve parlamento arasındaki ilişkilere müdahale ettiğini savunurken, Türkiye’nin ekonomik potansiyeline dikkat çekiyor. Özellikle siyasi sorumluluk sınırlarının aşılmasına tepki göstererek, Türkiye’de siyasi hayatın sağlıklı biçimde işlemesi için herkesin kendi sorumluluk alanında kalması gerektiğini savunuyor. Bazı sorumsuz siyasilerin, siyasi platformlarda yapılması gereken tartışmaları farklı alanlara taşıdığını belirten Demirel, “Girmemesi gereken yerlere bazı sorumsuz siyasiler tarafından sokulduğuna temas ederek siyasi mücadelemizin meşru platformda, meşru usullerle yapılması gerektiğini” ifade ediyor.
Konuşmasının ekonomik bölümünde Türkiye’nin son yıllardaki gelir artışına dikkat çekiyor. 1950’den 1960 yılına kadar 10 yıllık milli gelir artışının, 1960’tan 1965’e kadar geçen beş yıllık dönemde iki katına çıktığını belirten Demirel, son dört yılda milli gelirde önemli bir yükseliş yaşandığını söylüyor. Bu dönemde milli gelirin 25 milyar lira arttığını ve 73 milyardan 98 milyar liraya ulaştığını da belirterek yapılan çalışmaların önemine vurgu yapıyor. “Bizim başardığımız en önemli hususlardan birisi de Türk vatandaşının ümit meşalesini yeniden yakmış olmak ve bir hizmet devrini açmış bulunmaktır”.
“50 milyonluk Türkiye” hedefinden söz eden AP Genel Başkanı, önümüzdeki yıllarda yapılacak çalışmalarla Türkiye’nin daha yüksek bir refah seviyesine ulaşabileceğinin müjdesini veriyor. “Memleketin bütün ihtiyaçlarını bir anda giderilmesini biz herkesten çok arzu ederiz. Ancak, hepsini birden çözmeye kalkarsak hiç birisini çözemeyiz”.
Gazetecinin dört yıllık iktidar döneminde yapılan en önemli işin ne olduğu yönündeki sorusuna ise, herhangi bir basın tehdidine girişmeden, hükûmet ve parlamentonun olağanüstü idare şekillerine başvurmadan, Türk demokrasisine yapılan hizmetin en önemli iş olduğunu belirterek seçimden seçime millete hesap vermesini gösteriyor. “Dört yılda eriştiğimiz seviye 10 yıl sonrası için vadettiklerimizin teminatıdır”.
1969 Türkiye’sinin siyasi atmosferinde Demirel’in açıklamalarının merkezinde siyasi sorumluluk, demokratik düzen ve ekonomik kalkınma bulunuyordu. AP lideri, bir yandan hükûmetin icraatlarını savunurken diğer yandan siyasi mücadelenin meşru zemin içerisinde yürütülmesi gerektiğini vurguluyordu.


