“Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmeli”

02 Mart 1967

1967 Türkiyesi; Soğuk Savaş gölgesinde sert ideolojik kamplaşmaların, planlı kalkınma çabalarının ve artan toplumsal gerilimlerin iç içe geçtiği bir dönemdi. 2 Mart tarihli Tercüman’ın manşeti ise antikomünist söylemin basındaki en çarpıcı yansımalarından birini ortaya koyuyordu.

2 Mart 1967 Türkiyesi, 1960 darbesinin ardından kabul edilen görece özgürlükçü anayasal düzen içinde ancak sert ideolojik kamplaşmaların gölgesinde yönetiliyordu. İktidarda, Genel Başkanlığını Süleyman Demirel’in yürüttüğü Adalet Partisi bulunuyordu. Sağ–sol ayrışması giderek keskinleşiyor; özellikle üniversitelerde, sendikal alanda ve basında sert tartışmalar yaşanıyordu. Soğuk Savaş atmosferi Türkiye’de de güçlü biçimde hissediliyor, antikomünizm devlet söyleminin ve sağ siyasetin merkezinde yer alıyordu. Ordu ise 1960 müdahalesinin ardından siyasal sistem üzerindeki ağırlığını tamamen kaybetmemiş, dikkatle izleyen ve gerektiğinde müdahale edebileceği mesajını veren bir aktör konumundaydı.

Ekonomik açıdan Türkiye, planlı kalkınma döneminin içindeydi. Devlet Planlama Teşkilatı öncülüğünde sanayileşme hamleleri sürüyor; ithal ikameci modelle yerli üretim artırılmaya çalışılıyordu. Ancak bütçe açıkları, enflasyon baskısı ve döviz kıtlığı gündemin önemli başlıklarıydı. Kırsal kesimde yoksulluk yaygınlığını korurken, kentlere göç hızlanıyor; gecekondu mahalleleri büyüyordu. İşçi hareketleri ve sendikal örgütlenme güç kazanıyor, grevler kamuoyunda daha görünür hâle geliyordu. Bu ekonomik tablo, siyasal kutuplaşmayı da besleyen bir zemin oluşturuyordu.

Toplumsal atmosfer ise hem modernleşme iddiası hem de ideolojik gerilimle şekilleniyordu. 2 Mart 1967 tarihli Tercüman gazetesinin manşeti, dönemin ruhunu açık biçimde yansıtmaktaydı: “Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmeli” ifadesiyle sert bir antikomünist söylem öne çıkarılmıştı. Gazetede köylere “fitne tohumu” atıldığı iddiaları, komünizmin bir tehdit olarak sunulması ve Mustafa Kemal Atatürk’ün adının bu tartışmalar içinde anılması, ideolojik mücadelenin kamuoyuna aktarılan yönetim dilini gösteriyordu. Manşete verilen haberin detayı şöyleydi:

“Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural, bütün birliklere yayınladığı bir emirnamede gene komünizm tehlikesi üzerinde durmuş ve Atatürk’ün ‘Türk âleminde en büyük düşmanı komünistliktir, her görüldüğü yerde ezilmelidir’ sözünü naklettikten sonra ‘Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmelidir, milletimizin var olması buna bağlıdır’ demiştir. Tural ‘İSTH: 3593-1-66, YKF’ kod numaralı emrinde komünist idarelerin özellikleri ile demokratik rejim özelliklerine temas ederek ‘Komünizmde milleti bir ya da birkaç kişi idare eder. Bu ülkelerde tek parti vardır. Demokraside devlet adamları iyi idare gösteremezlerse seçimle halk tarafından değiştirilirler’ demiştir. Genel Kurmay Başkanı, emirnamenin muhatabı olan erlerden komünizm propagandası yapanları derhâl yakalayarak emniyet makamlarına teslim etmelerini istemiş, bunun bir vatan vazifesi olduğunu belirtmiş, ‘Komünizm yılanı taşla, dipçikle ezilir cinsten değildir’ demiştir. Tural, komünist taktiklerinden söz ederken ‘komünistler mahalli lehçelerin ayrılmasına çeşitli bölgelerdeki toplulukların dillerinin birbirine uymaz hâle getirilmesine gayret ettiklerini’ iler sürmüş, bunun milleti parçalayıp komünistlere yem hâline getireceğini ifade ettikten sonra, ‘Millet olarak böyle bir akıbete düşmemek için temiz Türkçemizi bozmadan konuşmalıyız’ demiştir. Genel Kurmay Başkanı, daha sonra komünistlerin köylerde ‘fitne tohumları’ attıklarını söylemiş ve şöyle devam etmiştir: ‘Komünistler türlü vesilelerle köylerimizde fitne tohumlarını atacak propagandalar yapar ve vatandaşlarımızı kandırarak yanlış ve zararlı yollara sürükler. Böylece millî benliğimizi bozmaya çalışırlar. Satılmış insanlar bazen Atatürkçü, bazı kere din adamı, milliyetçi gibi vasıflarla karşımıza çıkar ve bu maske altında fikirleri çelmeye, zehirlerini akıtmaya uğraşırlar.’ Tural, daha sonra komünistlerin propaganda taktiklerinden söz ederek şöyle demektedir: ‘Komünistler madem ki şahsın karnını devlet doyuruyor, o hâlde mal ve mülke ne lüzum var demektedirler. Bu noktadan hareket ederek servet sahibi olanlara karşı, malı olmayanları veya az olanları kışkırtırlar. Hâlbuki insanlar dünyaya çalışmak, kazanmak ve insan gibi yaşamak için gelmişlerdir. Malı, çocukları ve hürriyeti olmayan insan, insan sayılmaz.’”

Tabii komünizm karşıtı söylemlerin yanı sıra aynı sayfada bütçe açığı, zamlar ve toplumsal olaylara dair haberler de yer alıyordu.  Bu hadiseler, 1967 Türkiyesi’nin sert politik söylemlerle şekillenen çok katmanlı yapısını ortaya koyuyordu.

“İdare tarzını millet seçer”

08 Ekim 1972
8 Ekim 1972 tarihli Tercüman manşetlerinde AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, “Egemenliğin millette olduğu tartışma konusu değildir” diyerek Türkiye’nin yönetim biçiminin millet iradesiyle belirlenmesi gerektiğini vurguluyor.

Demirel, hür demokratik düzenin temel şartının vatandaşın devlet faaliyetlerini sorgulayabilmesi olduğunu belirtirken, ekonomik kalkınmanın da kişi hürriyeti ve serbest teşebbüsle mümkün olabileceğini savunuyordu. Partisinin Manisa’daki kongresinde yaptığı konuşmada Türkiye’nin yönetim anlayışına, demokratik düzene ve ekonomik kalkınmaya ilişkin önemli mesajlar veriyor. Demirel, “İdare tarzını millet seçer” diyerek egemenliğin kaynağının doğrudan millet iradesi olduğunun altını çiziyor. Demirel’e göre egemenliğin millette olması tartışılacak ya da şüphe edilecek bir konu değildi. “Hâkimiyet hakkının yegâne meşru sahibi millettir ve bu hakka dayalı yetkilerinde menşei ancak millettir.” Devletin yönetilmesi ve hüküm verme yetkisinin kaynağının millet olduğunu belirten AP lideri, bu iradenin gerçek anlamda ortaya çıkabilmesi için farklı fikirlerin serbestçe dile getirilebilmesi ve tartışılabilmesi gerektiğini söylüyor. “Yapılmadığı yerde millî iradeden bahsetmek aldatmacadır” görüşünü dile getirirken, millet hâkimiyetinin gerçekleşmesi için gerekli ilk şartın hürriyet rejimi olduğunu ifade ediyor. “Egemenliğin millette olduğu kavramı tartışma konusu, şüphe konusu değildir.”

Vatandaşın sadece seçim dönemlerinde değil, devlet faaliyetlerinin tamamında söz ve denetim hakkına sahip olması gerektiğini belirten Demirel, vatandaşın devlet faaliyetlerinin hesabını sorma hakkı bulunduğunu da söylüyor. Ona göre yönetim vatandaşa yaklaştıkça demokratik rejim zayıflamayacak, tersine güçlenecekti. Konuşmasının ekonomi bölümünde de siyasi hürriyet ile ekonomik kalkınma arasında doğrudan bir bağ kurdu. AP'nin program ve tüzüğünde ekonomik düzenin temel esaslarının Anayasa ile uyumlu olduğunu belirten Demirel, kişinin dilediği alanda çalışma hürriyetinin ve serbest teşebbüsün korunmasını savunuyordu.

Demirel’e göre ferdin yaratma gücü ve teşebbüs kabiliyeti, ekonomik ve sosyal gelişmenin vazgeçilmez unsurlarıydı. “Hürriyet içinde kalkınma” anlayışını öne çıkaran AP lideri, teşebbüs özgürlüğünün engellenmesinin yalnızca ekonomiye değil, doğrudan doğruya hürriyetlere ve demokratik rejime zarar vereceğini ifade ediyordu. Ancak devletin ekonomik hayattan tamamen çekilmesi gerektiği görüşünde de değildi. Devletin ekonomik faaliyetlere yön vermesi, altyapı yatırımlarını gerçekleştirmesi ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük ölçekli bazı faaliyetleri üstlenmesi gerektiğini belirtiyordu. Bunun yanında özel sektörün de ekonomik hayata katılımının desteklenmesi gerektiğini savunuyordu.

Demirel’in Manisa’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi tartışmaların merkezinde bulunan millet egemenliği, hürriyet, demokrasi ve ekonomik kalkınma başlıklarını bir araya getiriyor. AP liderinin ortaya koyduğu anlayışta yönetimin meşruiyet kaynağı millet, demokratik düzenin güvencesi hürriyet, ekonomik kalkınmanın dayanağı ise serbest teşebbüstü.

“İdare tarzını millet seçer” sözü de bu yaklaşımın özeti niteliğinde: Devletin nasıl yönetileceğine karar verecek makamın, doğrudan doğruya milletin iradesi olduğu mesajı verilmişti.

“Sorumsuz kişiler, girmemesi gereken yere politika soktu”

29 Eylül 1969
29 Eylül 1969 tarihli Tercüman manşetlerinde AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, Daily News gazetesine verdiği beyanatta Türkiye’de siyasi hayat, ekonomik kalkınma ve bürokrasiye ilişkin değerlendirmelerde bulunuyor.

1969 Eylül’ünde Demirel, bazı sorumsuz siyasilerin politika ile hükûmet ve parlamento arasındaki ilişkilere müdahale ettiğini savunurken, Türkiye’nin ekonomik potansiyeline dikkat çekiyor. Özellikle siyasi sorumluluk sınırlarının aşılmasına tepki göstererek, Türkiye’de siyasi hayatın sağlıklı biçimde işlemesi için herkesin kendi sorumluluk alanında kalması gerektiğini savunuyor. Bazı sorumsuz siyasilerin, siyasi platformlarda yapılması gereken tartışmaları farklı alanlara taşıdığını belirten Demirel, “Girmemesi gereken yerlere bazı sorumsuz siyasiler tarafından sokulduğuna temas ederek siyasi mücadelemizin meşru platformda, meşru usullerle yapılması gerektiğini” ifade ediyor.

Konuşmasının ekonomik bölümünde Türkiye’nin son yıllardaki gelir artışına dikkat çekiyor. 1950’den 1960 yılına kadar 10 yıllık milli gelir artışının, 1960’tan 1965’e kadar geçen beş yıllık dönemde iki katına çıktığını belirten Demirel, son dört yılda milli gelirde önemli bir yükseliş yaşandığını söylüyor. Bu dönemde milli gelirin 25 milyar lira arttığını ve 73 milyardan 98 milyar liraya ulaştığını da belirterek yapılan çalışmaların önemine vurgu yapıyor. “Bizim başardığımız en önemli hususlardan birisi de Türk vatandaşının ümit meşalesini yeniden yakmış olmak ve bir hizmet devrini açmış bulunmaktır”.

“50 milyonluk Türkiye” hedefinden söz eden AP Genel Başkanı, önümüzdeki yıllarda yapılacak çalışmalarla Türkiye’nin daha yüksek bir refah seviyesine ulaşabileceğinin müjdesini veriyor. “Memleketin bütün ihtiyaçlarını bir anda giderilmesini biz herkesten çok arzu ederiz. Ancak, hepsini birden çözmeye kalkarsak hiç birisini çözemeyiz”.

Gazetecinin dört yıllık iktidar döneminde yapılan en önemli işin ne olduğu yönündeki sorusuna ise, herhangi bir basın tehdidine girişmeden, hükûmet ve parlamentonun olağanüstü idare şekillerine başvurmadan, Türk demokrasisine yapılan hizmetin en önemli iş olduğunu belirterek seçimden seçime millete hesap vermesini gösteriyor. “Dört yılda eriştiğimiz seviye 10 yıl sonrası için vadettiklerimizin teminatıdır”.

1969 Türkiye’sinin siyasi atmosferinde Demirel’in açıklamalarının merkezinde siyasi sorumluluk, demokratik düzen ve ekonomik kalkınma bulunuyordu. AP lideri, bir yandan hükûmetin icraatlarını savunurken diğer yandan siyasi mücadelenin meşru zemin içerisinde yürütülmesi gerektiğini vurguluyordu.

“Söz hakkı olmayan köledir”

23 Eylül 1972
23 Eylül 1972’de Tercüman; Süleyman Demirel’in Bolu il kongresinde yaptığı konuşmaları manşetine alıyor. "Devletleştirme reform değildir, reformda iyileştirme mevcuttur" başlığındaki haberde Demirel, ekonomik sorunlarla boğuşan halka Türkiye’nin geleceği adına umut vadeden açıklamalar yapıyor.

"Devletleştirme, reform değildir. Reformda iyileştirme mevcuttur. Devletin her yaptığını reform saymayalım." Demirel, 1972 Eylül’ünde bu sözlerle devletleştirme ile reformu birbirine karıştırmamak gerektiğini savunmuştu. Zamanın Türkiye’si vatandaşlık ve demokratik hakların gündemde olduğu ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarının halkı önemli ölçüde yönlendirdiği bir dönemden geçiyordu.

Haberin devamında Demirel, özel sektör, Türkiye'nin kalkınması ve rejim konularında şunları söylüyordu: "Biz hiçbir şeyi olmayan, kişilerden müteşekkil bir toplumu düşünemiyoruz. Herkesin bir şeyi olsun istiyoruz. Herkes söz sahibi olsun istiyoruz. Siyasi ve iktisadi kişiliği olmayı bu manada anlıyoruz. Siyasi ve iktisadi kişilik yoksa vatandaşlık yerini kölelik alır. Bu itibarla siyasi ve iktisadi kişiliği vatandaşlığın en önemli unsuru saymışız. Türkiye'de demokrasi ve kalkınma hamlelerinin hedefini bu hamlelerin başarıya ulaşması ve devamlılığında, Türk vatandaşının buna sahip çıkmasında bulunuyoruz. Rejimin Türk vatandaşına hak tanıdığı şeyleri korumasını, huzurun temel şartı sayıyoruz." Demirel, konuşmasında vatandaş ile Cumhuriyet arasındaki ilişkiye özellikle dikkat çekiyordu. “Vatandaş, cumhuriyetin kalbidir. Haklarına sahip çıkmazsa, cumhuriyete sahip çıkmamış olur." Ve ekliyor: "Söz hakkı olmayan köledir." Demirel'e göre söz ve düşünce özgürlüğünün varlığı kadar, bu özgürlüklerin güvence altında bulunması da demokratik hayatın temel şartlarından biriydi. Bu nedenle vatandaşın yalnızca kendisine tanınan hakları bilmesi değil, bu hakların kullanılmasını sağlayacak güvencelerin de bulunması gerektiğini savunuyordu. Siyasi ve iktisadi kişiliklere alan açıyordu. Vatandaşlığın bir köleliğe dönmesini reddediyordu.

Demirel, "anormal dönem" başlığı altında üniversite gençliğine de değiniyordu. “Bir anormal dönemdir. Türkiye’nin geçirdiği, üniversite gençliğinin tümünü suçlamayalım. Üniversite gençliği bizimdir. Kendi çocuklarımız. Yarın bu memleketin idaresi bu genç kuşaklara geçecektir. Türkiye üniversitelerini felce uğratan bu dönemler aşılacaktır”. 3-4 anarşistin halkı galeyana getirmeyeceğini söyleyerek Türk milletine devletin gücüne inanması gerektiğini söylüyordu.

Demirel, Türkiye’nin demokratik düzeninin güçlendirilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Hakların yalnızca metinlerde tanınmasının yeterli olmadığını belirten AP Genel Başkanı, vatandaşın sahip olduğu hakların gerçek hayatta kullanılabilmesinin önemine işaret ediyordu. Önceki gece Aksaray'da bir konuşma yapmış ve “Rejimdeki sıkıntılar aşılacaktır. Bunu da kavga ederek, dövüşerek değil, ahenkle yapmalıyız” diyerek bazı özeleştirilerde bulunuyordu.

Gazete haberi Nevşehir il kongresine katıldıktan sonra Ankara'ya dönen Demirel'in yolunun Aksaraylılar tarafından kesildiğini ve kendisine sevgi gösterileri yapıldığını da es geçmiyor. Demirel, Türkiye için yeni bir devir ve ufuğun göründüğü müjdesini veriyordu. Cumhuriyetin 50 yılda yaptıklarını 5 yıl içinde yapmanın mümkün olduğunu, Türkiye’nin huzur, birlik ve dirliğe olan ihtiyacını vurguluyordu.

Demirel’in Bolu’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi haklar, vatandaşlık ve demokratik katılım tartışmalarının öne çıktığı bir dönemde AP’nin yaklaşımını ortaya koyuyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...