
Demirel: “Bu hükûmet enkazdır”
21 Ocak 1979’da Türkiye, şiddetin sıradanlaştığı, ekonominin çöktüğü ve siyasetin kilitlendiği bir eşikteydi. Ecevit hükûmeti ağır eleştiriler altındayken, Demirel “Bu bir hükûmet değil, enkazdır” diyerek krizin adını koyuyor; ülke hızla 1980’e sürükleniyordu.
21 Ocak 1979. Türkiye, bir yıl öncesine göre daha da ağırlaşmış bir kriz iklimi içindeydi. Bülent Ecevit’in azınlık hükûmeti hâlen görevdeydi ancak hem Meclis’te hem de sokakta otoritesi ciddi biçimde aşınmıştı; Kahramanmaraş Katliamı’nın yarattığı travma henüz tazeydi ve siyasal şiddet neredeyse olağanlaşmıştı. Sağ-sol çatışmaları, faili meçhul cinayetler ve güvenlik zaafı devletin caydırıcılığını tartışmalı hâle getiriyordu. Ekonomide ise tablo daha karanlıktı: enflasyon kontrolden çıkmış, döviz ve akaryakıt yokluğu günlük hayatı felce uğratmış, Türkiye IMF ile stand-by anlaşmasına mecbur kalmıştı. Toplumda “yönetilememe” hissi yaygınlaşırken, erken seçim ve askerî müdahale tartışmaları artık yüksek sesle konuşulur olmuş, ülke 1980’e doğru hızla sürüklenen bir belirsizlik sarmalına girmişti.
Bu belirsizlik içindeki günlerin birinde, 21 Ocak 1978’de Tercüman manşetini şöyle attı: “Demirel ‘Böylesine başarısız bir hükûmeti millet sırtında taşımaz’ dedi. ‘Bu hükûmet enkazdır’.
Bu cümlenin devamında şu cümleler sıralanmaktaydı:
- 100 TL, bir yılda 20 TL hâline geldi.
- Türkiye bir yıl içinde işsizler ve yoklar ülkesi olmuştur.
- 1978’de 1194 vatandaşımız öldü. Bir kişi ölürse hükûmet istifa eder diyenler utanmalılar.
- Dış politika tavizci ve teslimetçidir.
- Eşgüdüm ucubesiyle tam gün kanunu ile ordu rahatsız hâle getirilmiştir.
- Sıkıyönetime gidilmesi bu hükûmetin iç politikasının iflasıdır...
- TRT, kanunları ve Anayasa’yı ihlal etmektedir. TRT yöneticilerinden hesap sorulacaktır.
Bu sözler AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’e aitti. Haberin detayına bakalım:
“AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, dün düzenlediği aylık mutad olan toplantısında iktisadi ve siyasi konulardaki görüşlerini açıklamış, ‘Rejim, liyakatsizliği himaye etmez, bu bir hükûmet değil, bir enkazdır’ demiştir. Demirel, ülkenin yoklar ülkesi hâline geldiğini, partizanlığın zulüm hâlini aldığını, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş olayların cereyan ettiğini ifade etmiş, ‘Anayasa ve kanunları zamanında uygulamayan hükûmet, siyaseten ve hukuken sorumludur. TRT Anayasa’yı ihlal etmektedir’ diye konuşmuştur. Demirel, bugünkü hükûmetin son bir yıl içinde Türkiye’nin büyük hedefine ulaşmasında hiçbir meseleye çözün bulamadığını söylemiş, hükûmeti ele geçirenlerin fevkalade kötü idaresi yüzünden çile, ızdırap, sıkıntı ve acılarla dolu günlerin geçirildiğini, bezginliğin içine düşüldüğünü söylemiş, şöyle devam etmiştir:
‘Enflasyon fevkalade hızlanmış, pahalılıkta rekor kırılmıştır. Enflasyon hızı yüzde 70’e ulaşmıştır. Fakir daha fakir olmuştur. Orta gelirli vatandaşlar fakirliğe itilmiştir. Geçen 15 yıl zarfında kalkınma hızının sıfıra düştüğü ilk yıl, 1978 yılıdır. Yeniden işyerleri de açılmadığından, çalışanlar çoğalacağına, işsizler çoğalmıştır. Ülke yoklar ülkesi olmuştur. Aspirin’den gaz yağına kadar vatandaşın en basit ihtiyaçları karşılanamaz hâle gelmiştir. Velhasıl, hükûmet partizanlığı, zulüm hâline getirmiştir. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hükûmet yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine başarısız bir hükûmeti, hiçbir millet sırtında taşımaz. Geçen bir yıl zarfında hükûmet, mesele çözen bir hükûmet olmuştur. Buna artık ‘hükûmet’ demek caiz değildir. Kendi deyimleri ile bu bir ‘enkaz’dır. Bu hükûmetin vatandaşın yüzüne bakacak hâli kalmamıştır. 1978 başında, bugünkü hükûmetin devraldığı Türkiye, karnı tok, sırtı pek bir ülke idi. Hiçbir malın yokluğu söz konusu değildi. 1978 başında Türkiye, 9.000 yerde bir trilyonluk yatırımı yürütmekteydi. Türkiye’yi ‘Borçlandı’ diye kötüleyenler, dışarıdan yemin edilen imkânların ülkenin imar ve inşasına sarf edildiğini ve vatanın sinesinde milletin hizmetinde eserlere dönüştüğünü bilemeyecek kadar gaflet içinde idiler. Bugün Türkiye’nin idaresini eline geçirmiş olanlar, günün hükûmetini kötü göstermişlerdir. Adeta ülkeyi dile düşürmüşlerdir. 5 Ocak 1978 tarihinden 16 Ocak 1979 tarihine kadar geçen bir sene 10 gün zarfında 5980 olay meydana gelmiş, 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 6948 vatandaşımız yaralanmıştır. 37 güvenlik kuvveti mensubu hayatını kaybetmiştir. 1978 öncesindeki 10 yılda cereyan eden olaylarda 508 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bunların hükûmet olduğu bir yılda ise 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Tedhiş hareketlerinin bu hükûmetten cüret ve cesaret aldığı, inkâr götürmez, eserleri ortadadır. Ülkeye Cumhuriyet’in kanlı yılını yaşatmışlardır. ‘Bir kişi ölürse, o memlekette hükûmet istifa eder’ diyenler utanmalılar. Bu olaylardan bir tanesi bu hükûmeti götürmeye yeter. Hükûmet, T.C. Anayasası’nın 111. Maddesi’ne göre Millî Güvenlik Kurulu’nu zamanında toplantıya çağırmamış ve Millî Güvenlik Kurulu’ndan tavsiye kararları almamış, aldıklarını da uygulamamıştır. Böylece, Anayasa’nın 111. Maddesini de gereği gibi işletmemiştir. Hükûmet Anayasa’nın 124. Maddesi’ndeki şartlarının aylarca önce tekemmül etmesine rağmen, bu maddenin gereğini ifade etmemiş, bunca kişi hayatını kaybettikten sonra nihayet 13 ilde sıkıyönetim ilanına gidebilmiştir. ‘Anarşi paketi’ namı altında sevk ettiği yasa tasarılarını adalet komisyonunda savunmamış, hatta her hafta görüşmelerin bir sonraki hafta yapılması talebinde bulunmuş ve bu tasarıları kendi grubundan geçiremediği için takipsiz bırakmış, Millet Meclisi’nin gündemine bile indirememiştir. Nihayet, Meclis’ten geri istemiştir. İşlenen bütün cinayetlerin büyük bir kısmının failleri meçhul kalmıştır. Kahramanmaraş’ta cereyan eden facia karşısında hükûmetin takındığı tavır, hiçbir şekilde affolunamaz. Kahramanmaraş olayları bu hükûmetin politika ve icraatlarının, basiretsizliğinin ve gafletinin neticesidir.
Hükûmet başkanı, radyo ve televizyonda yaptığı beyanları ile millet bütünlüğüne dinamit koymuştur. Ve olayları kışkırtmıştır. Olayları ‘soykırım’ olarak adlandırması, Türkiye birliğine indirilmiş bir darbedir. ‘Kurtarılmış bölgeler, kurtarılmış mahalleler, kurtarılmış kasabalar, halk mahkemeleri’ gibi maskaralıklar konuşulur hâle gelmiştir. Böyle bir tablonun meydana gelmesine seyirci kalan bir kadroya kim hükûmet diyebilir? 26 Aralık 1978 günü sıkıyönetime gidilmiş olması, aslında bu hükûmetin iç güvenlik politikasının iflası demektir. Özel bir kanunla sıkıyönetim kumandanlarına verilen yetkileri, hükûmet başkanı kullanmaya kalkmıştır. ‘Eşgüdüm’ ucubesi ile başvurulan sıkıyönetim sulandırılması, rahatsız edici ve incitici olmuştur. Esasen ‘Tam Gün’ Kanunu ile hiyerarşisi allak bullak olan Silahlı Kuvvetlerin rahatsızlığı saklanamaz hâle gelmiş ve Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Bakanı tarafından açığa vurulmuştur. Bir hükûmetin Silahlı Kuvvetleri gibi bir büyük müesseseyi rahatsız edecek bir konuyu nasıl sevk ettiğine şaşmak lazımdır. Bu hükûmet kurulduğu günden beri savunma ve Silahlı Kuvvetlerle ilgili garip davranışlarda bulunmuştur. Silahlı Kuvvetlerimizin sanki boş oturan, hiç işi gücü olmayan bir teşkilatmış gibi farz edilerek asli görevleri olan savunma için hazırlığı ile onun gereklerini bir kenara atarak tarımda ve bayındırlık işlerinde çalıştırılmalarının düşünülmesi dahi bir büyük ve vahim hatadır. 1979 bütçesinde savunmaya ayrılan ödenek, son yılların en düşük miktarını temsil etmektedir.
Tarafsız olması lazım gelen radyo ve televizyon, Anayasa’nın 26., 56. Ve 121. Maddelerinin ihlali içindedir. 31 Aralık 1978 tarihinden bu yana geçen süre zarfında, radyo ve televizyonun siyasi haberler yayınlarına ayrılan zamanının yüzde 90’ını hükûmet ve ona destek olan partiler kullanmıştır. Yüzde 10’unu ise muhalefet partileri kullanmıştır. TRT’yi yöneteneler, ‘Bizi getiren kuvvet böyle istiyor’ diye hükûmetin âleti olmuş ve keyfi idarenin oyuncağı hâline gelmişlerdir. TRT 2’nin programları hâlâ korsan radyo esasına göre yürütülmektedir. TRT’den mutlaka hesap sorulacaktır.
1978 yılında Türk parası adeta tahrip edilmiştir. 1978 yılı Türkiye’nin yatırımlar bakımından da en talihsiz yılıdır. Yatırımların hakiki gerçekleşmesi yüzde 40’ı geçmemiştir. Bu durum, ülkenin geleceği bakımından fevkalade ürkütücüdür. Makine fabrikaları hamlesi darbe yemiştir. 500’e yakın iş yeri yalnızca İstanbul’da kapanmış, 100.000’e yakın vatandaş işinden olmuştur. 1978 yılında Türk köylüsünün el emeği, alın teri, sudan ucuz hâle getirilmiştir. Köylü ezilmiştir. Devlet müteahhitlerine milyonlarca lira borcunu ödememiştir. 1978 başında filesini 300 liraya dolduran vatandaş, 1979 başında 1000 liraya doldurur hâle getirilmiştir. Çarşı-Pazar yüzlerdeki tebessümü kaldırmıştır. Bu hükûmet, 1974’te yaptığı gibi 1979 başında vatandaşı bir kaşık yağa muhtaç hâle getirmiştir. Zam hükûmetin besmelesi hâline gelmiştir. Zam furyasının daha da hızlanarak devam edeceği anlaşılmaktadır. Hükûmet Çukurova Elektrik Anonim Şirketi’nin yönetimini ele geçirmeye çalışıyor. Sırada Şekerbank gibi yarı resmî kuruluşlar vardır. Devlete ait iş yerlerindeki DİSK’leştirme hareketi devam ediyor. Sıkıyönetime rağmen kanunsuz olarak iş durdurmaya başvurabilen DİSK, hükûmet nezdinde nüfuzunu sürdürüyor. İrtikap, irtişa suiistimal iddiaları ayyuka çıkmıştır. Hapishane firarları, bu hükûmetin sanık ve suçluları dahi elinde tutmayacak kadar güçsüz olduğunu gösteriyor. Böylesine tertipler içerisinde olan bir hükûmetin hükûmet vasfı taşıdığı iddia olunamaz…”
Korgeneral Erçıkan’ın evine dinamit atıldı
12 Nisan 1971’de Türkiye, 12 Mart Muhtırası’nın hemen sonrasındaki siyasal ve toplumsal sarsıntının etkisi altındaydı. Ordu, hükûmete verdiği muhtıra ile siyasal düzeni yeniden şekillendirme sürecini başlatmış; Süleyman Demirel istifa etmişti. Ülke genelinde sıkıyönetim ilan edilirken, sol ve sağ siyasal hareketler sert biçimde bastırılıyor, üniversitelerden sendikalara kadar geniş bir alanda gözaltılar ve tutuklamalar yaşanıyordu. Devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi adına özgürlükler kısıtlanırken, Türkiye bir yandan ideolojik kutuplaşmanın, diğer yandan askerî vesayetin belirginleştiği gergin ve belirsiz bir döneme sürüklenmişti.
12 Nisan’ın bu gergin atmosferinde, Tercüman manşetine yansıyan “Korgeneral Erçıkan’ın evine dinamit atıldı” haberi, ülkedeki siyasal şiddetin ulaştığı boyutu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyordu. 12 Mart Muhtırası sonrasında devlet otoritesini hedef alan bu tür eylemler, bir yandan güvenlik güçlerinin sert müdahalelerini meşrulaştırırken, diğer yandan toplumdaki korku ve kutuplaşmayı derinleştiriyordu. Askerî ve sivil bürokrasiye yönelik saldırılar, zaten kırılgan olan düzeni daha da sarsarken; Türkiye, hem sokakta artan şiddet olaylarıyla hem de yukarıdan dayatılan sıkı yönetim politikalarıyla çift yönlü bir baskı ve belirsizlik iklimine sürüklenmişti. Haberin detayına bakalım:
“Genel Kurmay Genel Plan, Program Başkanı Korgeneral Atıf Erçıkan’ın evine, önceki gece yarısı dinamit atılmış, dairenin duvarları çatlamış, pencere çerçeveleri ve camları parçalanmıştır. Patlama sırasında yaralanan ve ölen olmamıştır. Bahçelievler Emek Mahallesi 57. Sokak’taki üç numaralı evin dört numaralı dairesinin kapısı önünde meydana gelen patlamadan sonra, polis ekipleri şüphe üzerine bir arabada dolaşan eski Ankara Valisi’nin oğlu Sarp Koray ile Dev-Genç eski Genel Sekreteri Ruhi Koç’u yakalamışlardır.”
Türk-İş Genel Başkanı Seyfi Demirsoy ise bugün Bursa’da bir konuşma yapmış ve kumandanların 12 Mart Muhtırası’nı ele alarak “BugünTürkiye’de gerçek demokrasi olduğu iddia edilemez. Ancak ne yapalım ki şartlar öyle gerektirdi” demişti.
Tabii o esnada Deniz Gezmiş’in, daha önceki bir suçtan dolayı mahkemede yargılanacağı duyuruluyor, öte yandan işçilerin, işsizlik sigortası ve vergi adaleti sağlanması için kongredeki mücadeleleri ilan ediliyordu. Siyasi, ekonomik ve toplumsal dünya bu kadar gerginken emniyet mensuplarının Emniyet Teşkilatı’nın 126. kuruluş yıl dönümleri vesilesiyle eğlendikleri gün ise “Silahı bırak, eğlenmeye bak” başlığıyla haber ediliyordu: Eğlenerek beraber söyledikleri şarkı ise “Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm” şarkısıydı.
CHP meclisinde sağ ve sol birbirini suçladı
16 Mart 1967 Türkiye’si, siyasette ve toplumsal yaşamda giderek belirginleşen gerilimlerle karakterize ediliyordu. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından yürürlüğe giren 1961 Anayasası, görece özgürlükçü bir ortam sağlasa da siyasi kutuplaşmayı engelleyememişti. İktidarda Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi bulunuyor, hükûmet ekonomik kalkınmayı hızlandırmak ve altyapı yatırımlarını artırmak için çaba gösteriyordu. Öte yandan üniversitelerde ve gençlik hareketlerinde sol düşünce güçleniyor, milliyetçi ve muhafazakâr çevreler ise örgütleniyordu; bu durum Türkiye’de ideolojik rekabeti keskinleştiriyordu.
Ekonomik açıdan ülke, planlı kalkınma ve sanayileşme hedefleriyle ilerliyordu. Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı kalkınma planları kapsamında kamu yatırımları ve sanayi teşvikleri sürdürülüyordu. Ancak kırsal kesimden büyük şehirlere doğru yoğun göç, İstanbul, Ankara ve İzmir’in sosyal dokusunu hızla değiştiriyordu. Gelir dağılımındaki eşitsizlikler ve işçi hareketlerinin güçlenmesi toplumsal gerilimi artırıyordu. Bu ortamda, CHP’de ortanın solu ve 8’ler arasındaki tartışmalar, partiyi içten içe sarsarken, hükûmet kanadında ise Demirel’in baskın varlığı siyasi gerilimleri ortaya koyan gelişmeleri beraberinde getiriyordu.
Peki 16 Mart 1967’de neler olmuştu? Tercüman’ın sayfaları bize neler anlatıyor?
O gün Tercüman manşetini “CHP meclisinde sağ ve sol birbirini suçladı” cümlesiyle atmış; Genel Merkez raporunu 8’lerin sert çıkarak “Bizim siyasi hayatımızda dikta ve dikta hevesi yoktur. Her çeşit kapalı rejim heveslilerinin teşhir ve takibini gereğine inanıyoruz’ cümleleri ön plana çıkmıştı. “Hasta olan İnönü toplantıya gelmedi Esengin ‘Kemalizm faşizmdir’ dedi” başlığıyla verilen haberde şunlar söyleniyordu: “Rahatsızlığından dolayı İnönü’nün iştirak etmediği CHP Parti Meclisi Satır’ın başkanlığında toplanmıştır. İnönü Parti Meclisi’ne bir mektup göndermiş, ‘Doktorların rahatsızlığımın Parti Meclisi’ne katılmama bugünler için kesin olarak engel olduğunu bildirmeleri üzerine kendimi huzurunuzda bulunmaktan üzüntüyle mahrum ediyorum. Mazur görmenizi rica eder, başarı dileklerimi sunarım’ demiştir. İnönü, Parti Meclisi’ne gönderdiği ikinci bir mektupta da bütün uyarmalara rağmen Parti içinde belirli bir çevreden gelen ve partiyi yaralayıcı bir huzursuzluk kaynağı olan tahriklerin sona ermediğini bildirmiş, duruma hâl çaresi bulmak üzere Kurultay’ın 14 Nisan’da toplanacağını açıklamıştır. Parti Meclisi’nin saat 10’da başlayan toplantısında ilk münakaşa toplantının açık yapılıp yapılmamasının müzakeresi sırasında çıkmıştır. Bir saat devam eden görüşmeler sırasında Reşit Ülker, Yönetim Kurulu raporunun daha evvel basına dağıtılması ile bir emrivaki yapıldığını, CHP’nin 43 yıllık tarihinde hiçbir Parti Meclisi toplantısının açık yapılmadığını söylemiş, toplantının her zamanki gibi kapalı yapılmasını istemiştir. Bu sırada İsmail Rüştü Aksal da bir konuşma yapmış, Parti Meclisi toplantılarında partinin iç meselelerinin görüşüldüğünü, açık toplantı yapılamayacağını bildirmiştir. Toplantının, basın ile senatör ve milletvekillerine açık olması kararı verildikten sonra da Aksal, ‘Ben böyle bir Parti Meclisi’nde bulunamam’ diyerek salonu terk etmiştir. Merkez Yönetim Kurulu raporunun okunmasından ve 8’lerin isteklerini kapsayan bir önergenin gündeme alınmasından sonra, 37 üye konuşmak için söz istemiş, daha sonra İlhami Sancar ve Orhan Erkanlı’nın teklifleri ile konuşmalar 15’er dakika ile sınırlandırılmıştır. Yönetim Kurulu’nın hazırladığı 30 sayfalık raporun 16 sayfası 8’lere ayrılmıştır. Raporun bu kısmında 8’lerin yarayıcı davranışlarının artan bir sorumsuzlukla devam ettiği belirtilmiş, bundan önceki Parti Meclisi toplantısından itibaren 8’lerin tutumu tahlil edilmiştir. Bazı grup yönetici ve üyelerinin ortanın solu hareketini baltalamak için ellerinden geleni yaptıkları, Genel Başkan’a cephe alıp partiyi iki ayrı yönetime bağlamış gibi gösterdikleri belirtilen raporda daha sonra şöyle denilmektedir: ‘Haksız olduklarını anlamaları gerekenlerin, demokrasinin açık kuralı uyarınca bu görüşlere uymaları yerine Feyzioğlu’nun ağzından hafta içindeki demeçlerle hâlâ hayali tehditlerden bahsetmeleri sadece hazindir. CHP’nin aşırı uçlara çekildiğini ima eden iftiralara sürüklenildiği iftirasını yerleştirmek için beyhude çabalara her gün bir yenisini ekleyenler, 18. Kurultay’ımızdan parti meclisinden, iller teşkilatı görevlilerinden ve teşkilat bünyemizden, nihayet yaşayan en büyük Atatürkçü olan İnönü’den daha çok Atatürkçü imiş gibi görünmeye çalışan bir avuç kimsenin gerçekte CHP’ye ne ölçüde zarar verici bir mücadeleye giriştikleri ortadadır. Ve bu mücadeleden dönmek düşüncesinde olmadıkları da son demeçlerle bir defa daha çığa çıkmaktadır.’”
İşin rengi git gide değişmekteydi. Haberin devamında şöyle söyleniyordu: “Ecevitçilerin ortanın solunu sosyalizm şeklinde yorumladıkları bildirilen önergede, CHP’nin sosyalist olmadığını söyleyenlere, yani 8’lere ‘Medrese yobazı’ denildiği de ifade edilmiş; ‘Unutuluyor ki CHP sosyalist değildir, diyen bizzat Atatürk’tür, İnönü’dir, CHP Kurultayı’dır. CHP’liler bu oyunlara gelmemelidir. Bizim çabamız bu gibi oyunları etkisiz bırakmaktan başka bir şey değildir. Kendilerine mevki verdiğimiz kişiler, İnönü’ye en hafif tabiri ile saygısızlık yapmışlardır’ denilmiştir. Hüsnü Özkan ise 8’leri yeraltı faaliyetleri yapmakla suçlamış, 8’leri ima ederek bazı CHP’lilerin AP’li Aydın Yalçın ve Muhittin Güven ile birlikte toplantılar yaptıklarını söylemiştir. Özkan’ın konuşması 8’ler tarafından tepki ile karşılanmış, Melen ve Feyzioğlu ‘Kimdir bunlar? Yalan söylüyorsun’ diye bağırmışlardır. Özkan’ın ‘Gocunmayın’ demesi üzerine Feyzioğlu ayağa kalkmış ve ‘Şimdi de bunu çıkardınız. Mertçe söyleyin, kimdir bu CHP’liler? Yalan imalathanesini, eroin imalathanesi gibi basıncaya kadar bu işin üzerine düşeceğiz’ demiştir. Kenan Esengin ‘Kemalizm faşizmdir’ şeklinde konuşmuştur. Bu sözler üzerine Esengil sözlerini tevil etme yoluna sapmıştır.”
CHP’de bu tür gerilimler yaşanırken hükûmet kanadında başka şeyler yaşanıyordu. Başbakan Süleyman Demirel, ziyaret ettiği Erzurum’da kendisine “paşa” unvanı verilmişti. Sembolik bir unvan olsa da muhalefet kanadındaki gerginliğin yanında hükûmetin otorite meşruiyetini sağlayan ilginç bir gelişme olarak kamuoyuna duyurulmuştu. “Süleyman Demirel paşa oldu” başlığıyla verilen bu haberin detayı şöyleydi: “Bir doğu türküsü vardır. ‘Ağam Süleyman, Paşam Süleyman’ diye başlar bu türkü… Başbakan Süleyman Demirel, özel Amerikan parka ve botlarıyla, başına da general kokartını taşıyan kürklü askerî kalpak giydi, eline general asasını aldı. Millî Savunma Bakanı ve öteki sivil davetliler de tatbikat elbisesi giydiler. Savunmada olan bir tümen muharebe grubunun karşı taarruzu olarak başlayan son günkü tatbikat gece takviyeli piyade grubunun atışları ile sonuçlanmıştır. Kışa, soğuğa, kara tahammül edebilmeyi, bu şartlar altında her türlü silah ve aracı kullanabilmeyi öngördüğü açıklanan Gürsel, 67 Kış Tatbikatı’nın saat 10.45’ten itibaren Diyarbakır’dan gelen F-14 jet uçakları da katılmıştır. Jetlerin alçalarak düşman mevzilerine son darbeyi indiren bombalarından sonra topçu atışı devam etmiş ve Mehmetçikler ‘Allah Allah’ sesleriyle düşmanı geri çekilmeye mecbur etmişlerdir. Bu tatbikatta ilk defa orduya yeni alınan ve değeri 120 bin lira olan 32 adet ‘Her arazi aracı’ da kullanılmıştır. Tatbikatı izleyen Millî Savunma Bakanı pek yakında Türk ordusunun piyade silahı olarak G-3’ü makineli tüfek olarak da F-14’ü kullanacağını açıklamıştır.”
“Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmeli”
2 Mart 1967 Türkiyesi, 1960 darbesinin ardından kabul edilen görece özgürlükçü anayasal düzen içinde ancak sert ideolojik kamplaşmaların gölgesinde yönetiliyordu. İktidarda, Genel Başkanlığını Süleyman Demirel’in yürüttüğü Adalet Partisi bulunuyordu. Sağ–sol ayrışması giderek keskinleşiyor; özellikle üniversitelerde, sendikal alanda ve basında sert tartışmalar yaşanıyordu. Soğuk Savaş atmosferi Türkiye’de de güçlü biçimde hissediliyor, antikomünizm devlet söyleminin ve sağ siyasetin merkezinde yer alıyordu. Ordu ise 1960 müdahalesinin ardından siyasal sistem üzerindeki ağırlığını tamamen kaybetmemiş, dikkatle izleyen ve gerektiğinde müdahale edebileceği mesajını veren bir aktör konumundaydı.
Ekonomik açıdan Türkiye, planlı kalkınma döneminin içindeydi. Devlet Planlama Teşkilatı öncülüğünde sanayileşme hamleleri sürüyor; ithal ikameci modelle yerli üretim artırılmaya çalışılıyordu. Ancak bütçe açıkları, enflasyon baskısı ve döviz kıtlığı gündemin önemli başlıklarıydı. Kırsal kesimde yoksulluk yaygınlığını korurken, kentlere göç hızlanıyor; gecekondu mahalleleri büyüyordu. İşçi hareketleri ve sendikal örgütlenme güç kazanıyor, grevler kamuoyunda daha görünür hâle geliyordu. Bu ekonomik tablo, siyasal kutuplaşmayı da besleyen bir zemin oluşturuyordu.
Toplumsal atmosfer ise hem modernleşme iddiası hem de ideolojik gerilimle şekilleniyordu. 2 Mart 1967 tarihli Tercüman gazetesinin manşeti, dönemin ruhunu açık biçimde yansıtmaktaydı: “Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmeli” ifadesiyle sert bir antikomünist söylem öne çıkarılmıştı. Gazetede köylere “fitne tohumu” atıldığı iddiaları, komünizmin bir tehdit olarak sunulması ve Mustafa Kemal Atatürk’ün adının bu tartışmalar içinde anılması, ideolojik mücadelenin kamuoyuna aktarılan yönetim dilini gösteriyordu. Manşete verilen haberin detayı şöyleydi:
“Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural, bütün birliklere yayınladığı bir emirnamede gene komünizm tehlikesi üzerinde durmuş ve Atatürk’ün ‘Türk âleminde en büyük düşmanı komünistliktir, her görüldüğü yerde ezilmelidir’ sözünü naklettikten sonra ‘Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmelidir, milletimizin var olması buna bağlıdır’ demiştir. Tural ‘İSTH: 3593-1-66, YKF’ kod numaralı emrinde komünist idarelerin özellikleri ile demokratik rejim özelliklerine temas ederek ‘Komünizmde milleti bir ya da birkaç kişi idare eder. Bu ülkelerde tek parti vardır. Demokraside devlet adamları iyi idare gösteremezlerse seçimle halk tarafından değiştirilirler’ demiştir. Genel Kurmay Başkanı, emirnamenin muhatabı olan erlerden komünizm propagandası yapanları derhâl yakalayarak emniyet makamlarına teslim etmelerini istemiş, bunun bir vatan vazifesi olduğunu belirtmiş, ‘Komünizm yılanı taşla, dipçikle ezilir cinsten değildir’ demiştir. Tural, komünist taktiklerinden söz ederken ‘komünistler mahalli lehçelerin ayrılmasına çeşitli bölgelerdeki toplulukların dillerinin birbirine uymaz hâle getirilmesine gayret ettiklerini’ iler sürmüş, bunun milleti parçalayıp komünistlere yem hâline getireceğini ifade ettikten sonra, ‘Millet olarak böyle bir akıbete düşmemek için temiz Türkçemizi bozmadan konuşmalıyız’ demiştir. Genel Kurmay Başkanı, daha sonra komünistlerin köylerde ‘fitne tohumları’ attıklarını söylemiş ve şöyle devam etmiştir: ‘Komünistler türlü vesilelerle köylerimizde fitne tohumlarını atacak propagandalar yapar ve vatandaşlarımızı kandırarak yanlış ve zararlı yollara sürükler. Böylece millî benliğimizi bozmaya çalışırlar. Satılmış insanlar bazen Atatürkçü, bazı kere din adamı, milliyetçi gibi vasıflarla karşımıza çıkar ve bu maske altında fikirleri çelmeye, zehirlerini akıtmaya uğraşırlar.’ Tural, daha sonra komünistlerin propaganda taktiklerinden söz ederek şöyle demektedir: ‘Komünistler madem ki şahsın karnını devlet doyuruyor, o hâlde mal ve mülke ne lüzum var demektedirler. Bu noktadan hareket ederek servet sahibi olanlara karşı, malı olmayanları veya az olanları kışkırtırlar. Hâlbuki insanlar dünyaya çalışmak, kazanmak ve insan gibi yaşamak için gelmişlerdir. Malı, çocukları ve hürriyeti olmayan insan, insan sayılmaz.’”
Tabii komünizm karşıtı söylemlerin yanı sıra aynı sayfada bütçe açığı, zamlar ve toplumsal olaylara dair haberler de yer alıyordu. Bu hadiseler, 1967 Türkiyesi’nin sert politik söylemlerle şekillenen çok katmanlı yapısını ortaya koyuyordu.


