
Demirel: “Bu hükûmet enkazdır”
21 Ocak 1979’da Türkiye, şiddetin sıradanlaştığı, ekonominin çöktüğü ve siyasetin kilitlendiği bir eşikteydi. Ecevit hükûmeti ağır eleştiriler altındayken, Demirel “Bu bir hükûmet değil, enkazdır” diyerek krizin adını koyuyor; ülke hızla 1980’e sürükleniyordu.
21 Ocak 1979. Türkiye, bir yıl öncesine göre daha da ağırlaşmış bir kriz iklimi içindeydi. Bülent Ecevit’in azınlık hükûmeti hâlen görevdeydi ancak hem Meclis’te hem de sokakta otoritesi ciddi biçimde aşınmıştı; Kahramanmaraş Katliamı’nın yarattığı travma henüz tazeydi ve siyasal şiddet neredeyse olağanlaşmıştı. Sağ-sol çatışmaları, faili meçhul cinayetler ve güvenlik zaafı devletin caydırıcılığını tartışmalı hâle getiriyordu. Ekonomide ise tablo daha karanlıktı: enflasyon kontrolden çıkmış, döviz ve akaryakıt yokluğu günlük hayatı felce uğratmış, Türkiye IMF ile stand-by anlaşmasına mecbur kalmıştı. Toplumda “yönetilememe” hissi yaygınlaşırken, erken seçim ve askerî müdahale tartışmaları artık yüksek sesle konuşulur olmuş, ülke 1980’e doğru hızla sürüklenen bir belirsizlik sarmalına girmişti.
Bu belirsizlik içindeki günlerin birinde, 21 Ocak 1978’de Tercüman manşetini şöyle attı: “Demirel ‘Böylesine başarısız bir hükûmeti millet sırtında taşımaz’ dedi. ‘Bu hükûmet enkazdır’.
Bu cümlenin devamında şu cümleler sıralanmaktaydı:
- 100 TL, bir yılda 20 TL hâline geldi.
- Türkiye bir yıl içinde işsizler ve yoklar ülkesi olmuştur.
- 1978’de 1194 vatandaşımız öldü. Bir kişi ölürse hükûmet istifa eder diyenler utanmalılar.
- Dış politika tavizci ve teslimetçidir.
- Eşgüdüm ucubesiyle tam gün kanunu ile ordu rahatsız hâle getirilmiştir.
- Sıkıyönetime gidilmesi bu hükûmetin iç politikasının iflasıdır...
- TRT, kanunları ve Anayasa’yı ihlal etmektedir. TRT yöneticilerinden hesap sorulacaktır.
Bu sözler AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’e aitti. Haberin detayına bakalım:
“AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, dün düzenlediği aylık mutad olan toplantısında iktisadi ve siyasi konulardaki görüşlerini açıklamış, ‘Rejim, liyakatsizliği himaye etmez, bu bir hükûmet değil, bir enkazdır’ demiştir. Demirel, ülkenin yoklar ülkesi hâline geldiğini, partizanlığın zulüm hâlini aldığını, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş olayların cereyan ettiğini ifade etmiş, ‘Anayasa ve kanunları zamanında uygulamayan hükûmet, siyaseten ve hukuken sorumludur. TRT Anayasa’yı ihlal etmektedir’ diye konuşmuştur. Demirel, bugünkü hükûmetin son bir yıl içinde Türkiye’nin büyük hedefine ulaşmasında hiçbir meseleye çözün bulamadığını söylemiş, hükûmeti ele geçirenlerin fevkalade kötü idaresi yüzünden çile, ızdırap, sıkıntı ve acılarla dolu günlerin geçirildiğini, bezginliğin içine düşüldüğünü söylemiş, şöyle devam etmiştir:
‘Enflasyon fevkalade hızlanmış, pahalılıkta rekor kırılmıştır. Enflasyon hızı yüzde 70’e ulaşmıştır. Fakir daha fakir olmuştur. Orta gelirli vatandaşlar fakirliğe itilmiştir. Geçen 15 yıl zarfında kalkınma hızının sıfıra düştüğü ilk yıl, 1978 yılıdır. Yeniden işyerleri de açılmadığından, çalışanlar çoğalacağına, işsizler çoğalmıştır. Ülke yoklar ülkesi olmuştur. Aspirin’den gaz yağına kadar vatandaşın en basit ihtiyaçları karşılanamaz hâle gelmiştir. Velhasıl, hükûmet partizanlığı, zulüm hâline getirmiştir. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hükûmet yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine başarısız bir hükûmeti, hiçbir millet sırtında taşımaz. Geçen bir yıl zarfında hükûmet, mesele çözen bir hükûmet olmuştur. Buna artık ‘hükûmet’ demek caiz değildir. Kendi deyimleri ile bu bir ‘enkaz’dır. Bu hükûmetin vatandaşın yüzüne bakacak hâli kalmamıştır. 1978 başında, bugünkü hükûmetin devraldığı Türkiye, karnı tok, sırtı pek bir ülke idi. Hiçbir malın yokluğu söz konusu değildi. 1978 başında Türkiye, 9.000 yerde bir trilyonluk yatırımı yürütmekteydi. Türkiye’yi ‘Borçlandı’ diye kötüleyenler, dışarıdan yemin edilen imkânların ülkenin imar ve inşasına sarf edildiğini ve vatanın sinesinde milletin hizmetinde eserlere dönüştüğünü bilemeyecek kadar gaflet içinde idiler. Bugün Türkiye’nin idaresini eline geçirmiş olanlar, günün hükûmetini kötü göstermişlerdir. Adeta ülkeyi dile düşürmüşlerdir. 5 Ocak 1978 tarihinden 16 Ocak 1979 tarihine kadar geçen bir sene 10 gün zarfında 5980 olay meydana gelmiş, 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 6948 vatandaşımız yaralanmıştır. 37 güvenlik kuvveti mensubu hayatını kaybetmiştir. 1978 öncesindeki 10 yılda cereyan eden olaylarda 508 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bunların hükûmet olduğu bir yılda ise 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Tedhiş hareketlerinin bu hükûmetten cüret ve cesaret aldığı, inkâr götürmez, eserleri ortadadır. Ülkeye Cumhuriyet’in kanlı yılını yaşatmışlardır. ‘Bir kişi ölürse, o memlekette hükûmet istifa eder’ diyenler utanmalılar. Bu olaylardan bir tanesi bu hükûmeti götürmeye yeter. Hükûmet, T.C. Anayasası’nın 111. Maddesi’ne göre Millî Güvenlik Kurulu’nu zamanında toplantıya çağırmamış ve Millî Güvenlik Kurulu’ndan tavsiye kararları almamış, aldıklarını da uygulamamıştır. Böylece, Anayasa’nın 111. Maddesini de gereği gibi işletmemiştir. Hükûmet Anayasa’nın 124. Maddesi’ndeki şartlarının aylarca önce tekemmül etmesine rağmen, bu maddenin gereğini ifade etmemiş, bunca kişi hayatını kaybettikten sonra nihayet 13 ilde sıkıyönetim ilanına gidebilmiştir. ‘Anarşi paketi’ namı altında sevk ettiği yasa tasarılarını adalet komisyonunda savunmamış, hatta her hafta görüşmelerin bir sonraki hafta yapılması talebinde bulunmuş ve bu tasarıları kendi grubundan geçiremediği için takipsiz bırakmış, Millet Meclisi’nin gündemine bile indirememiştir. Nihayet, Meclis’ten geri istemiştir. İşlenen bütün cinayetlerin büyük bir kısmının failleri meçhul kalmıştır. Kahramanmaraş’ta cereyan eden facia karşısında hükûmetin takındığı tavır, hiçbir şekilde affolunamaz. Kahramanmaraş olayları bu hükûmetin politika ve icraatlarının, basiretsizliğinin ve gafletinin neticesidir.
Hükûmet başkanı, radyo ve televizyonda yaptığı beyanları ile millet bütünlüğüne dinamit koymuştur. Ve olayları kışkırtmıştır. Olayları ‘soykırım’ olarak adlandırması, Türkiye birliğine indirilmiş bir darbedir. ‘Kurtarılmış bölgeler, kurtarılmış mahalleler, kurtarılmış kasabalar, halk mahkemeleri’ gibi maskaralıklar konuşulur hâle gelmiştir. Böyle bir tablonun meydana gelmesine seyirci kalan bir kadroya kim hükûmet diyebilir? 26 Aralık 1978 günü sıkıyönetime gidilmiş olması, aslında bu hükûmetin iç güvenlik politikasının iflası demektir. Özel bir kanunla sıkıyönetim kumandanlarına verilen yetkileri, hükûmet başkanı kullanmaya kalkmıştır. ‘Eşgüdüm’ ucubesi ile başvurulan sıkıyönetim sulandırılması, rahatsız edici ve incitici olmuştur. Esasen ‘Tam Gün’ Kanunu ile hiyerarşisi allak bullak olan Silahlı Kuvvetlerin rahatsızlığı saklanamaz hâle gelmiş ve Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Bakanı tarafından açığa vurulmuştur. Bir hükûmetin Silahlı Kuvvetleri gibi bir büyük müesseseyi rahatsız edecek bir konuyu nasıl sevk ettiğine şaşmak lazımdır. Bu hükûmet kurulduğu günden beri savunma ve Silahlı Kuvvetlerle ilgili garip davranışlarda bulunmuştur. Silahlı Kuvvetlerimizin sanki boş oturan, hiç işi gücü olmayan bir teşkilatmış gibi farz edilerek asli görevleri olan savunma için hazırlığı ile onun gereklerini bir kenara atarak tarımda ve bayındırlık işlerinde çalıştırılmalarının düşünülmesi dahi bir büyük ve vahim hatadır. 1979 bütçesinde savunmaya ayrılan ödenek, son yılların en düşük miktarını temsil etmektedir.
Tarafsız olması lazım gelen radyo ve televizyon, Anayasa’nın 26., 56. Ve 121. Maddelerinin ihlali içindedir. 31 Aralık 1978 tarihinden bu yana geçen süre zarfında, radyo ve televizyonun siyasi haberler yayınlarına ayrılan zamanının yüzde 90’ını hükûmet ve ona destek olan partiler kullanmıştır. Yüzde 10’unu ise muhalefet partileri kullanmıştır. TRT’yi yöneteneler, ‘Bizi getiren kuvvet böyle istiyor’ diye hükûmetin âleti olmuş ve keyfi idarenin oyuncağı hâline gelmişlerdir. TRT 2’nin programları hâlâ korsan radyo esasına göre yürütülmektedir. TRT’den mutlaka hesap sorulacaktır.
1978 yılında Türk parası adeta tahrip edilmiştir. 1978 yılı Türkiye’nin yatırımlar bakımından da en talihsiz yılıdır. Yatırımların hakiki gerçekleşmesi yüzde 40’ı geçmemiştir. Bu durum, ülkenin geleceği bakımından fevkalade ürkütücüdür. Makine fabrikaları hamlesi darbe yemiştir. 500’e yakın iş yeri yalnızca İstanbul’da kapanmış, 100.000’e yakın vatandaş işinden olmuştur. 1978 yılında Türk köylüsünün el emeği, alın teri, sudan ucuz hâle getirilmiştir. Köylü ezilmiştir. Devlet müteahhitlerine milyonlarca lira borcunu ödememiştir. 1978 başında filesini 300 liraya dolduran vatandaş, 1979 başında 1000 liraya doldurur hâle getirilmiştir. Çarşı-Pazar yüzlerdeki tebessümü kaldırmıştır. Bu hükûmet, 1974’te yaptığı gibi 1979 başında vatandaşı bir kaşık yağa muhtaç hâle getirmiştir. Zam hükûmetin besmelesi hâline gelmiştir. Zam furyasının daha da hızlanarak devam edeceği anlaşılmaktadır. Hükûmet Çukurova Elektrik Anonim Şirketi’nin yönetimini ele geçirmeye çalışıyor. Sırada Şekerbank gibi yarı resmî kuruluşlar vardır. Devlete ait iş yerlerindeki DİSK’leştirme hareketi devam ediyor. Sıkıyönetime rağmen kanunsuz olarak iş durdurmaya başvurabilen DİSK, hükûmet nezdinde nüfuzunu sürdürüyor. İrtikap, irtişa suiistimal iddiaları ayyuka çıkmıştır. Hapishane firarları, bu hükûmetin sanık ve suçluları dahi elinde tutmayacak kadar güçsüz olduğunu gösteriyor. Böylesine tertipler içerisinde olan bir hükûmetin hükûmet vasfı taşıdığı iddia olunamaz…”
İşsizlik artıyor
1978’de döviz darlığı, ham madde yokluğu ve tıkanan krediler sanayi çarklarını durdurma noktasına getirirken; kitlesel işten çıkarmalar çığ gibi büyüyordu. Bu ekonomik durgunluk halk ve piyasa üzerinde çeşitli gerginliklere sebep oluyordu. Sanayi sektöründe toplu işten çıkarmalar ve büyük fabrikaların düşük kapasite çalışması birçok iş yeri ve fabrikanın kapanmasına sebep olurken; özellikle inşaat sektöründe 2 milyona yakın işçinin perişan duruma düştüğünü, büyük fabrikaların milyonluk teçhizatlarını satabilmek adına gazetelere ilan verildiği görülüyordu.
O günlerde, yani 7 Ağustos 1978’de fırıncıların Pazar tatili ve grev uygulamaları, enflasyonla birleşince Ramazan’ın ilk günlerinde birçok ilde pide ve ekmek üretimi sıkıntıya girmişti. Ekmek büfeleri ve fırın önlerinde uzun kuyruklar oluşturan İstanbul halkından sonra İzmir’de fırın işverenlerinin hafta tatili uygulamasına başlaması sonucu İzmir halkı ekmeksiz kaldı.
Fiyat artışının sadece iç talebin değil, ihracatın gelişmesini de olumsuz etkilediğini, para piyasasında daralma ve kredi hacimlerinin düşmesinin toplu işçi çıkarımı neticesi doğuruyordu. İktisat Fakültesi Profesörü Nevzat Yalçıntaş, aşırı taleplerin ve kıdem tazminatlarının artmasının istihdam ve işçi-işveren çatışmasını körüklediğini savunuyor ve gelecekte en önemli meselenin işsizlik hacminin artışı olacağını vurguluyordu.
Gerçek işsiz sayısının kesin rakamları belirtilmese de resmî istatistiklerin en az iki katı olduğu öne sürülmekteydi. İşten çıkarmalara ve enflasyona karşı sendikalar ve işçi konfederasyonları, tepkilerini grev kararlarıyla göstermişti. Bir önceki yıla göre %17 artan işsizlik oranının yanı sıra; İstanbul’da sadece Mayıs ayında İşçi Bulma Kurumu’na başvuran işsiz sayısının “74.117” rakamına ulaştığı belirtilmişti. Bunun yanında diğer büyük sanayi bölgelerinden İzmir, Ankara ve Adana’da kapanan fabrika sayıları günden güne artmaktaydı. Kocaeli’nde “parasal sorunları ve ham madde yokluğunu” sebep gösteren Bölge Çalışma Müdürlüğü yetkilileri; çıkarılan işçilerin yürüyüş düzenleyerek sendikaları protesto edeceği, müesseselerin işçi maaşlarını ödeyemediğini bildiriyordu. Bunun yanı sıra halkın kafa karışıklığı da bazı finansal hareketlere kalkışmaya sebep veriyor; dönemin İstanbul Ticaret Odası Başkanı Celal Umur, vatandaşların altına hücum etmesini “ekonomik bir şaşkınlık” olarak tanımlamıştı.
O günlere baktığımızda sosyal bir felaket olarak işsizlik; başta otomotiv, kimya ve tekstil sanayilerindeki işten çıkarmalar Türkiye’nin ekonomik krizinin insani boyutunu gözler önüne seriyor. 1978 Türkiyesi'nde üretim çarklarının yavaşlaması ve satın alma gücünün erimesiyle derinleşen bu süreç, işsizliği sıradan bir ekonomik veri olmaktan çıkarıp toplumsal dokuyu zedeleyen bir felakete dönüştürüyor; Tercüman'ın satırları ise bu tabloyu bugüne taşıyor.
Kafaoğlu: “Vergi reformu yapacağız”
30 Temmuz 1982’de Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin gölgesinde, hem siyasal hem de ekonomik anlamda oldukça sancılı bir geçiş dönemi yaşıyordu. Siyasal sahnede, askeri yönetimin kontrolündeki Danışma Meclisi tarafından hazırlanan ve devlet-toplum ilişkisini otoriter bir çizgiyle yeniden dizayn etmeyi amaçlayan 1982 Anayasası tasarısının tartışmaları hakimdi. Sosyal hayatta sıkıyönetim şartlarının getirdiği siyasi yasaklar ve baskı iklimi sürerken, halkın en büyük gündem maddelerinden biri geçim sıkıntısıydı. Ekonomik cephede, "Banker Kastelli" krizinin yarattığı yıkıcı sarsıntının ardından 24 Ocak Kararları'nın mimarı Turgut Özal istifa etmiş; yerine geçen yeni Maliye Bakanı Adnan Başer Kafaoğlu ise bozulan ekonomik dengeleri toparlama ve dar gelirli ile esnafın üzerindeki ağır mali yükü hafifletme vaatleriyle göreve başlamıştı.
Dönemin bu ağır ekonomik tablosu ve yönetimin buna bulmaya çalıştığı yeni çözümler, 30 Temmuz 1982 tarihli Tercüman gazetesinin manşetlerine açıkça yansımıştı. Gazete, Maliye Bakanı Adnan Başer Kafaoğlu'nun ekonomik istikrar programının özünden sapmadan yeni tedbirlerle destekleneceği yönündeki güvencesini ilk sayfadan duyuruyordu. Ankara’da düzenlediği ilk basın toplantısında ekonominin röntgenini çeken Kafaoğlu; vergi hasılatındaki artış hızının bir ölçüde gerilediğini ve gümrük vergilerinin etkisini tehlikeli derecede kaybettiğini dolaylı olarak kamuoyuyla paylaşıyordu. Verginin iktisadi ve mali politikaların bir aracı olarak yeterince kullanılamadığını vurgulayan Bakan, doğrudan esnafa ve vatandaşa seslenerek kapsamlı bir "Vergi Reformu" yapacaklarını müjdeliyordu: "Vergi kanunlarında yapılan değişikliklerin, bilhassa esnafın karşılaştığı güçlükler yönünden yeniden gözden geçirilmesi, gündeme alınması gereken önemli bir husus olarak dikkati çekmektedir." Gazetenin aktarımına göre Kafaoğlu, vergi kanunlarının zorlayıcı yorumlarla uygulanmasına, sert ve katı idari tutumların vatandaşı rahatsız ederek mağdur etmesine artık son verileceğinin altını çiziyordu.
Aynı günün Tercüman gazetesinde siyasal hayata ve yeni anayasa inşasına dair tartışmalar da bir diğer manşetle okuyucuya sunuluyordu. Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu’nun tasarıya "muhalefet şerhi" koyan üyelerinden İhsan Göksel'in açıklamaları, dönemin hürriyet-güvenlik ikilemini gözler önüne seriyordu. Tasarıyı savunan Göksel, kamuoyundaki kısıtlama eleştirilerine yanıt vererek yeni metinde hürriyetlerin 1961 Anayasası'ndan daha geniş yer aldığını, sadece hürriyetlerin "kötüye kullanılmasının önüne geçildiğini" iddia ediyordu. Göksel'in muhalefet şerhi koyma gerekçesi ise hürriyetlerin azlığı değil, eski sistemin bazı kalıntılarının devam etmesiydi. Gazeteye yaptığı özel açıklamada, muhalefet gerekçesini doğrudan şu çarpıcı sözlerle ifade ediyordu: "Tasarıda milli duygularla ilgili hükümler ile üniversitelerin 1961 Anayasası'ndaki durumlarının aynen korunmasına karşı çıktım." Bu satırlar, 1982 Türkiyesi'nde üniversitelerin özerkliği ve milli ideoloji konularındaki tartışmaların devletin zirvesinde ne denli hararetli geçtiğini tarihi bir şahitlikle bugüne aktarmaktadır.
Demirel, hükûmet programını Meclis ve Senato’da okudu
28 Temmuz 1977 Türkiye'si; siyasi kutuplaşmanın, ağır ekonomik krizin ve toplumsal şiddetin tırmandığı çalkantılı bir atmosferde, Süleyman Demirel başbakanlığında yeni kurulan İkinci Milliyetçi Cephe (MC) Hükûmeti ile kritik bir virajdan geçmekteydi. Ülke bir yandan döviz darboğazı, karaborsa ve güvenlik endişeleriyle boğuşurken, diğer yandan gözler Meclis'teki siyasi dengelere ve yeni hükûmetin güvenoyu sürecine çevrilmişti. İşte bu sıcak atmosferde yayımlanan 28 Temmuz 1977 tarihli Tercüman gazetesi de sayfalarını II. MC Hükûmeti'nin Meclis'e sunulan programına, iktidar cephesindeki iç krizlere ve muhalefetin tepkilerine ayırarak dönemin siyasi panoramasına tanıklık etmekteydi.
28 Temmuz 1977 tarihli Tercüman gazetesinin ana manşeti, yeni kurulan İkinci Milliyetçi Cephe (AP-MSP-MHP) koalisyonunun Meclis mesaisine odaklanıyor. Gazete, "Demirel, Hükûmet Programını Meclis ve Senato'da Okudu" manşetiyle verdiği haberde, 36 sayfalık programın Başbakan Süleyman Demirel tarafından her iki kanatta da ayrı ayrı okunduğunu aktarıyor. Haberde dolaylı anlatımla yer alan bilgilere göre, müzakerelerin cumartesi günü tamamlanması hâlinde 1 Ağustos'ta güven oylamasına gidilmesi planlanıyor. Tercüman'ın satır aralarından aktardığı kadarıyla programda; kanunsuz fiillerin eşit uygulamalarla önlenerek kanun hakimiyetinin sağlanacağı, iktidar ve muhalefet arasındaki gerginliğin yerini uzlaşmaya bırakması için çaba gösterileceği ve seçmen yaşının 18'e düşürüleceği ifade ediliyor.
Tercüman'ın detaylandırdığı hükûmet programında ekonomik, toplumsal ve dış politikaya dair iddialı vaatler de yer alıyor. Hükûmetin hedeflerini okuyucuya özetleyen habere göre; 163. madde tadil edilecek, müstehcen neşriyat önlenecek ve manevi ilimler üniversitesi kurulacak. Ayrıca din derslerinin din eğitimi almış kişilerce verileceği belirtiliyor. Ekonomik alanda bankacılık ve sigortacılık sistemlerinin yeniden düzenleneceği, yüksek faiz uygulamasının kaldırılarak faizsiz kredi sistemine geçilmeye çalışılacağı ve memur maaşlarının daha adil bir seviyeye çekileceği aktarılıyor. Dış politikada ise Ege'de hakkaniyete uygun bir iş birliği hedeflendiği, Kıbrıs'ta ise toplumlararası görüşmeler yoluyla kalıcı bir çözüme ulaşılacağına inanıldığı vurgulanıyor.
Gazetenin aynı günkü bir diğer dikkat çekici manşeti ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı etrafında dönen krize ve krizin çözümüne ayrılmış: "Kâmran İnan Bakanlık'ta kaldı." Tercüman'ın haberine göre, Adalet Partisi (AP) Senato ve Meclis ortak grubu, Başbakan Demirel'in de desteğiyle Bitlis Senatörü Kâmran İnan'ın görevine devam etmesi yönünde ittifakla karar aldı. Gazete, İnan'ın kuliste gazetecilere yaptığı açıklamaları doğrudan alıntılayarak sunuyor. Kendi aldığı prensip kararının partisini yıpratmak amacıyla istismar edilmesinden yakınan İnan, durumu, "Bir AP'li parlamenter kendi gruplarının ittifakla aldığı karara ancak uymak durumundadır. Zevkle, şerefle uyarım" sözleriyle değerlendiriyor ve ekliyor: "Benim her adımımın amacı partimin güçlenmesidir. Ben AP ile varım."
Tercüman gazetesi, dönemin CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in bu süreçteki tavrını ise "Bir Talihsiz Çıkış Daha..." başlığıyla eleştiriyor. Haberde dolaylı bir dille, Ecevit'in düzenlediği basın toplantısında Enerji Bakanlığı koltuğu boşken hükûmet programının Meclis'e sunulmasının Anayasa'ya aykırı olduğunu iddia ettiği aktarılıyor. Ancak gazete, Ecevit bu iddiada bulunurken Kâmran İnan'ın çoktan bakanlıkta kalmayı kabul ettiğini vurgulayarak durumu muhalefet açısından bir siyasi iletişim kazası olarak resmediyor. Nitekim haberde İnan'ın Ecevit'e verdiği doğrudan yanıt da yer alıyor: "Sayın Ecevit, durumumla ilgili açıklamayı yapmakta geç kaldı." Bu tablo, Tercüman'ın sütunlarında iktidar cephesindeki bir iç krizin tatlıya bağlandığı, muhalefetin ise siyasi gelişmelerin gerisinde kaldığı şeklinde özetleniyor.


