
Cumhuriyet’in 51. yılını törenlerle kutladık
29 Ekim 1974’te Cumhuriyet’in 51. yıl dönümü kutlanmış, millî mücadele ruhu gururla anılmıştı. Ülkenin dönem içinde yaşadığı karmaşa ile iç içe geçen bu coşkuya ertesi günün, yani 30 Ekim 1974’ün Tercüman gazetesiyle birlikte tanık olalım.
29 Ekim 1974, Cumhuriyet’in 51. yıl dönümü… Cumhuriyet Bayramı her zamanki gibi törenlerle coşkuyla kutlanmış, verilen millî mücadele gururla anılmıştı. Ertesi günün (30 Ekim 1974) Tercüman gazetesinde döneminin tüm gündemiyle birlikte bayram “Cumhuriyet’in 51. yılını törenlerle kutladık” manşetiyle yaşanıyordu. Törenden bir fotoğraf, manşete eşlik ederken Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün “Günümüzün en önemli millî konusu memlekette her şeyden önce siyasi istikrarın sağlanmasıdır” açıklaması hemen fotoğrafın yanında yer alıyor. Dönemin tüm ağırlığı bu cümledeki beka kaygısıyla birleşiyordu, zira parti liderlerinin de mesajı ortaktı: “Güçlükler aşılacak.”
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından henüz birkaç ay geçmişken tüm yurtta ve Kıbrıs’ta düzenlenen Cumhuriyet Bayramı törenleri, tüm bu kaygıları devletin temelden aldığı mücadele gücüyle yok ediyordu: “Cumhuriyet Bayramı dün bütün yurtta ve Kıbrıs’ta törenlerle kutlanmıştır. Önceki gün öğleden sonradan itibaren bütün yurtta binalar bayraklarla süslenmiş, anıtlara çelenkler konulmuş ve gece de aydınlatma uygulanmıştır. Cumhuriyet’in kuruluşunun 51. yıl dönümü münasebetiyle dün Ankara’da ilk tören Anıtkabir’de yapılmıştır.”
Peki neydi bu gururlu güne gölge düşüren, çelenklerle bayraklarla süslenmiş ülkeyi kaygıya düşüren?
Öncelikle “Mutlu günde mutsuzluk” başlığındaki başyazıya bakalım: “Cumhuriyetimizin 51. kuruluş yıl dönümünü kutladığımız bugünlerde genel görüntümüz, maalesef hiç de iç açıcı değildir. Devlet ve millet hayatında yarım yüzyılı aşkın bir dönemi küçümsemek, üstelik kısır ve bencil çekişmeler yüzünden uğranılan kayıplara dertlenmek, her güçlüğü göğüslemesini bilen ve bunun örneklerini çeşitli vesilelerle vermiş olan milletimizin bu hâle düşürülmüş olmasından dolayı üzülmemek imkânsızdır. Cumhuriyet rejimini kabullenmeleri henüz 50 yıla varmamış olan ve devlet kurmak geçmişleri bizim gibi binlerce yıllık köke dayanmayan binlerce yıllık bir köke dayanmayan milletlerin daha iyi durumda olduğunu görmek de ayrı bir üzüntü kaynağıdır. Hiç kimsenin geleceğe ait umutlarını kırmak, durumumuzu olduğundan başka göstererek karanlık bir tablo çizmek gayesinde değiliz. Ama gerçekleri saklamanın da kimseye fayda getirmeyeceğine, kesinlikle devlet ve millet hayatına bir şey kazandırmayacağına inananlardanız. Diyebiliriz ki Cumhuriyetimizin ilk kuruluş gününde ekonomik durumumuz ve sıkıntılarımız ne ise 51 yıl sonra bugün de değişen ve gelişen dünya şartları içerisinde aynı tehlikelerle karşı karşıyayız. Ne hazindir ki çağın gerçeklerine aklın yoluna iltifat yerine memleket, aşırı sol ve sağ mücadelelerinin içine itilmiş, şartlandırılmış, kamplara bölünmüş, siyasi istikrarsızlık yüzünden meydana gelen otorite zafiyeti ile de devleti parçalamak isteyen unsurlar rahat bir çalışma ortamı bulmuştur. Kişisel çıkarları ve parti menfaatleri ön planda tutma gayretleri yüzünden siyasi hayattaki istikrarsızlık giderek artmış, hükûmet buhranları ne gariptir ki tabii görülür hâle gelmiştir. Bu durum, devletin âdeta sahipsiz kaldığı görüntüsünü uyandırmaktadır. Memleketin gerçeklerini, milletimizin tarihi ve sosyal yapısını bilmeyenler, ‘olması gayrimümkünlerin’ peşine koşmuş, ‘düzen değişikliği’ sloganları ile yaratılan fikir anarşisi yüzünden meydana gelen tereddütler ekonomimizi alabora etmiştir….”
Bahsedilen sağ-sol çatışmasının yanı sıra, asıl sorun öncelikle ekonomiydi. Tercüman’ın bir diğer manşeti zaten bunu anlatıyordu: “Ekonomik açıdan 1974 feda edilen bir yıl oldu.” Detaylar da “Enflasyon hızı gittikçe artıyor. Yüzde 19 ile Avrupa’da birinciyiz. Tahıl stokumuz son 24 yılın en düşük seviyesinde bulunuyor. Tarım üretimi de geçen yıla oranla yüzde 17 düştü” cümleleriyle vurgulanıyordu.
Bir millet 19 Mayıs’ta haysiyetini kazandı
19 Mayıs 1963 Türkiyesi, 27 Mayıs darbesinin ardından yeniden şekillenen siyasal düzenin gölgesinde, kırılgan ama umutlu bir geçiş dönemini yaşıyordu. 1961 Anayasası’nın getirdiği görece özgürlük ortamı; basın, üniversite ve sendikal alanda yeni bir hareketlilik yaratırken, siyaset sahnesinde koalisyonlar ve askerî vesayet arasındaki gerilim hissediliyordu. Ekonomide devletçi kalkınma modeli ve planlı ekonomi anlayışı öne çıkmış, Devlet Planlama Teşkilatı’nın öncülüğünde sanayileşme hedefleri belirlenmişti. Ancak kırsal yoksulluk, işsizlik ve dışa bağımlılık hâlâ önemli sorunlardı. Köylerden büyük şehirlere göç hızlanıyor, gecekondu mahalleleri büyüyor, toplum modernleşme ile gelenek arasında yeni bir denge arıyordu. Soğuk Savaş atmosferinde NATO üyesi Türkiye, Batı blokuna yakın dururken; gençlik içinde milliyetçi, sosyalist ve muhafazakâr fikir akımları giderek daha görünür hâle geliyordu. 19 Mayıs’ın temsil ettiği gençlik ve cumhuriyet idealleri ise tüm bu dönüşüm ve belirsizliklerin ortasında ortak bir ulusal hafıza unsuru olarak önemini koruyordu.
Tercüman’a yansıyan manzara ise Türkiye’nin siyasal kutuplaşmasını, ekonomik sıkıntılarını ve toplumsal çelişkilerini açık biçimde ortaya koymaktaydı. Muhalefetteki Adalet Partisi lideri Ragıp Gümüşpala’nın Başbakan İsmet İnönü’yü “huzur ve istikrarı istememekle” suçlayan sert açıklamaları, seçim tartışmalarını ve iktidar-muhalefet gerilimini büyütüyordu. Sayfalarda bir yandan işsizlik, geçim sıkıntısı, sigorta ve işçi hakları gibi ekonomik meseleler öne çıkarken; diğer yandan ülkede yaşanan olaylar toplumsal çözülme hissini güçlendiriyordu. Aynı gazetede 19 Mayıs’ın “bir milletin haysiyetini kazandığı gün” olarak sunulması ise darbenin ve sıkıyönetimin ardından Cumhuriyet ideallerinin hâlâ güçlü bir sembolik değer taşıdığını gösteriyordu. Günün yayınında Tercüman şöyle bir başlık atmıştı:
“Bir millet 19 Mayıs’ta haysiyetini kazandı”… ve şöyle devam ediyordu: “19 Mayıs Türk milleti için ‘millet olma’, ‘hür yaşama haysiyetinin meşale hâlinde ufuklarımızı aydınlattığı mutlu bir gündür. 19 Mayıs emperyalizme karşı şarkı dünyasının ilk direniş günüdür. 19 Mayıs 1919’da Türkiyew’de yanan hürriyet meşalesi, şarkın esir milletlerine ışık tuttu. Bu ışık kırk yıl sonra, şarkın bütün esir milletler için bir mukaddes nur oldu. Cezayir’de her evde bir Mustafa Kemal portresi her milletçinin koynunda bir Atatürk veçhesi varsa, Atatürk 19 Mayıs 1919’un sembol başı olduğu içindir. 19 Mayıs 1919, Hukuk-u Beşer Beyannamesi’ni kâğıt üstünde küf, diplomat ağzında laf olmaktan kurtardı. Anadolu insanının kanıyla bir tarih yaptı. 19 Mayıs 1919, bütün dünyaya ispatladı ki milletler kaderlerini kendileri çizer. Bir millet egemen olmak dilerse, onu esir yapacak başka bir kuvvet, günün birinde mağlup ve perişan olarak eli böğründe kalır. 19 Mayıs 1919, maddi varlıklara karşı, manevi kuvvetlerin meydan muhaberesine karar verdiği bir kutsal gündür. 19 Mayıs 1919, millî iradenin şahlanıp kendisine bir bağ, istiklaline bir vatan bulduğu gündür….”
1 Mayıs artık kâbus değil
12 Eylül Askerî Darbesi’nin ardından Türkiye’de siyasal hayatın askıya alındığı, meydanların sessizliğe büründüğü bir dönemde gazetelerin dili de yeni rejimin ruhunu yansıtıyordu. Sendikaların baskı altında tutulduğu, toplumsal gösterilerin yasaklandığı ve kamusal alanın sıkı denetim altına alındığı 1981’de, 1 Mayıs artık bir emek bayramı değil; devletin güvenlik perspektifiyle yeniden tanımlanan bir gün hâline gelmişti. Bu atmosferde Tercüman gazetesi, 1 Mayıs 1981 tarihli sayısında Taksim Meydanı’nın boş görüntüsünü “huzur” ve “normalleşme” vurgusuyla okura sundu. “1 Mayıs artık kâbus değil” manşeti, yalnızca bir gazete tercihi değil; darbe sonrası Türkiye’de medyanın siyasal iktidarla kurduğu ilişkinin de güçlü bir yansıması olarak dikkat çekiyor.
Haberin devamında ise şu ifadeler yer alıyordu: “Çok değil bundan 4 yıl önce komünistlerin Taksim'de ortaklaşa düzenledikleri mitingde 34 kişi hayatından olmuştu. Taksim Meydanı 'savaş alanı'na dönmüştü. Yıl 1978... Yine komünist sendika ve örgütler Taksim Meydanı’nda miting yaptılar. Ellerinde kızıl bayraklar ile komünist liderlerin dev posterlerini taşıdılar. Taksim Meydanı bir avuç ideoloji sapıkları tarafından kızıla boyanmıştı. Gözlerimiz o gün bir Türk bayrağını ve Ulu Önder Atatürk'ün resmini çok aramıştı. Yıl 1979... İstanbul'da sokağa çıkma yasağı kondu ve miting İzmir'de yapıldı. Kısacası İzmir Konak Meydanı kızıla boyanmaya kalkışıldı... Bu arada jandarma komando alayının sancağı Taksim'e çekildi. Yıl 1980... Bu defa komünistler Mersin'de miting yaptılar. İstanbul'da sokağa çıkma yasağı konmadı... Ancak devlet gücünü gösterdi ve çok sıkı güvenlik tedbirleri alındı... Ve yıl 1981... 12 Eylül Cumhuriyeti Koruma ve Kollama Harekâtı ile anarşinin kökü kazandı. Bütün örgütler ortaya çıkartıldı ve 'DEVLET'in varlığı ispat edildi. Bütün yurtta can ve mal güvenliği sağlandı. 1 Mayıs 1981 günü sessiz ve sakin. Taksim parkında âşıklar kol kola gezdi, çocuklar oynadı, koştu. Kısacası 1 Mayıs kâbus olmaktan çıktı.”
Ancak bugün geriye dönüp bakıldığında, bu manşet ve kullanılan dil yalnızca bir dönemin güvenlik anlayışını değil, aynı zamanda emeğin kamusal görünürlüğünün bastırılmasını da gözler önüne seriyor. Taksim’deki sessizlik “huzur” olarak sunulurken, meydanların boşalmasının ardındaki yasaklar, tutuklamalar ve siyasal baskılar görünmez kılındı. Bu nedenle 1 Mayıs 1981 tarihli Tercüman manşeti, Türkiye basın tarihinde sadece bir haber değil; darbe sonrası resmî söylemin medyadaki yankısını belgeleyen çarpıcı bir arşiv vesikası olarak hafızadaki yerini koruyor.
Evren: Demokrasiyi kesintisiz sürdürelim
12 Eylül 1980 Darbesi’nin; siyasi, ekonomik, toplumsal etkileri Türkiye üzerinde kara bulut gibi çökmeye devam ediyordu. 12 Ocak Kararları ülkenin ekonomik durumunu dönüştürse de enflasyon Türkiye’nin kaderini belirliyordu. Siyasi gerilimler, öğrenci hareketleri, işçi grevleri, ekonomik kriz ülkenin gündemindeyken 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı büyük bir coşkuyla ve bu gerilimlerin gölgesinde kutlanıyordu. Peki 1986’da bayram nasıl yaşanmıştı?
Tercüman o günün sayfasını “Milletin hâkimiyetini, çocuklarımızın bayramını kutluyoruz” cümlesiyle açmıştı. Manşette Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in “Demokrasiyi kesintisiz sürdürelim” söylemi yer alıyordu. Hem parlamentoya hem çocuklara hem de öğretmenlere seslenen Evren’in mesajını yayınlayan Tercüman’ın haberi şöyleydi:
“Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, bugün bütün yurtta ve dış temsilciliklerimizde törenlerle kutlanacak. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, TBMM'nin büyük önder Atatürk tarafından kuruluşunun 66. yıldönümü dolayısıyla dün yayınladığı mesajda, ‘Demokratik parlamenter sisteme sahip çıkalım, sistemi gözümüz gibi koruyalım’ dedi. Milletçe güvenilen üzerine titrenen ve her problemin çözüm yeri olarak görülen Meclis'in zaman zaman, çeşitli sebeplerle görevini tam olarak yerine getiremez duruma düştüğünü, yeniden islerliğe kavuşturulması için kaçınılmaz müdahalelere maruz kaldığını da ifade eden Cumhurbaşkanı Evren şöyle devam etti: ‘Demokratik parlamenter sistemi gönülden benimsemiş ve bunu yaşam biçimi olarak seçmiş ülkeler arasında biz de bulunmaktayız. Bu özelliğimizle övünmeliyiz, gurur duymalıyız. Milletimizin karakter yapısına en yaraşır bir idare şekli olan demokratik parlamenter sisteme sahip çıkalım, onu yozlaştıracak her tutum ve davranışa karşı koyalım ve sistemin bundan böyle kesintisiz devamı için elimizden gelen her çabayı gösterelim. Bu sistemi gözümüz gibi muhafaza edelim, ona gölge düşürecek davranışlardan dikkatle kaçınalım. Milletimiz bütün güçlüklerin halledilebileceği yer olarak, kendi seçtiği ve vekâletini devir ettiği kişilerden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni görmekte ve ona güvenmektedir.’
Cumhurbaşkanı Evren, Atatürk'ün isteğinin yerine getirilebilmesi için çocukların çok çalışması ve kendilerini 50 yıl sonrasına göre yetiştirmeleri gerektiğini belirterek, ‘Sizlerin, sizden sonra gelecek yeni nesillere daha fazla imkânlar hazırlayacağınıza ve böylece milletimizi Atatürk'ün bizlere hedef olarak gösterdiği muasır medeniyet seviyesine ulaştıracağımıza inanıyor ve güveniyoruz’ dedi. Öğretmenlere de hitap eden Evren, ‘Yarınların daha güçlü ve müreffeh Türkiyesi'nin kadrolarını sizler yetiştirmektesiniz. Çocuklarımızı Atatürk'ün her zorluğu aşmada ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmada bize daima yol gösteren inkılâp ve ilkelerine yürekten bağlı, yurt sevgisiyle dolu, aydınlık kafalı, milli kültürüne sahip insanlar olarak yetiştirmeyi önde gelen görev ve amaç sayacağınıza milletçe inanıyoruz’ diye konuştu.”
Verdiği mesajlarla yarınlara seslenen Evren, düzlemini kırdığı demokrasiyi yeni inşa etmek istediği devlet figürü üzerinden 23 Nisan’ı bu şekilde kutlamıştı. Geçmişten bugüne baktığımızda her ne kadar siyasi gerilimlerin orasında kalsa da Türkiye’nin, demokrasiye olan inancını her seferinde yeniden kurduğunu; farklı ideolojileri ve farklı yönetimleri devletin yüce gölgesinde eritip yeni nesillere umut olduğunu görüyoruz.


