
CHP meclisinde sağ ve sol birbirini suçladı
16 Mart 1967’de Türkiye, ekonomik kalkınma hedefleriyle ilerlerken siyasette ve toplumda kutuplaşmaların gölgesindeydi. Tercüman gazetesi, CHP’deki iç gerilimleri, gençlik hareketlerini ve hükûmetin otorite hamlelerini tüm detaylarıyla sayfalarına taşımıştı.
16 Mart 1967 Türkiye’si, siyasette ve toplumsal yaşamda giderek belirginleşen gerilimlerle karakterize ediliyordu. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından yürürlüğe giren 1961 Anayasası, görece özgürlükçü bir ortam sağlasa da siyasi kutuplaşmayı engelleyememişti. İktidarda Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi bulunuyor, hükûmet ekonomik kalkınmayı hızlandırmak ve altyapı yatırımlarını artırmak için çaba gösteriyordu. Öte yandan üniversitelerde ve gençlik hareketlerinde sol düşünce güçleniyor, milliyetçi ve muhafazakâr çevreler ise örgütleniyordu; bu durum Türkiye’de ideolojik rekabeti keskinleştiriyordu.
Ekonomik açıdan ülke, planlı kalkınma ve sanayileşme hedefleriyle ilerliyordu. Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı kalkınma planları kapsamında kamu yatırımları ve sanayi teşvikleri sürdürülüyordu. Ancak kırsal kesimden büyük şehirlere doğru yoğun göç, İstanbul, Ankara ve İzmir’in sosyal dokusunu hızla değiştiriyordu. Gelir dağılımındaki eşitsizlikler ve işçi hareketlerinin güçlenmesi toplumsal gerilimi artırıyordu. Bu ortamda, CHP’de ortanın solu ve 8’ler arasındaki tartışmalar, partiyi içten içe sarsarken, hükûmet kanadında ise Demirel’in baskın varlığı siyasi gerilimleri ortaya koyan gelişmeleri beraberinde getiriyordu.
Peki 16 Mart 1967’de neler olmuştu? Tercüman’ın sayfaları bize neler anlatıyor?
O gün Tercüman manşetini “CHP meclisinde sağ ve sol birbirini suçladı” cümlesiyle atmış; Genel Merkez raporunu 8’lerin sert çıkarak “Bizim siyasi hayatımızda dikta ve dikta hevesi yoktur. Her çeşit kapalı rejim heveslilerinin teşhir ve takibini gereğine inanıyoruz’ cümleleri ön plana çıkmıştı. “Hasta olan İnönü toplantıya gelmedi Esengin ‘Kemalizm faşizmdir’ dedi” başlığıyla verilen haberde şunlar söyleniyordu: “Rahatsızlığından dolayı İnönü’nün iştirak etmediği CHP Parti Meclisi Satır’ın başkanlığında toplanmıştır. İnönü Parti Meclisi’ne bir mektup göndermiş, ‘Doktorların rahatsızlığımın Parti Meclisi’ne katılmama bugünler için kesin olarak engel olduğunu bildirmeleri üzerine kendimi huzurunuzda bulunmaktan üzüntüyle mahrum ediyorum. Mazur görmenizi rica eder, başarı dileklerimi sunarım’ demiştir. İnönü, Parti Meclisi’ne gönderdiği ikinci bir mektupta da bütün uyarmalara rağmen Parti içinde belirli bir çevreden gelen ve partiyi yaralayıcı bir huzursuzluk kaynağı olan tahriklerin sona ermediğini bildirmiş, duruma hâl çaresi bulmak üzere Kurultay’ın 14 Nisan’da toplanacağını açıklamıştır. Parti Meclisi’nin saat 10’da başlayan toplantısında ilk münakaşa toplantının açık yapılıp yapılmamasının müzakeresi sırasında çıkmıştır. Bir saat devam eden görüşmeler sırasında Reşit Ülker, Yönetim Kurulu raporunun daha evvel basına dağıtılması ile bir emrivaki yapıldığını, CHP’nin 43 yıllık tarihinde hiçbir Parti Meclisi toplantısının açık yapılmadığını söylemiş, toplantının her zamanki gibi kapalı yapılmasını istemiştir. Bu sırada İsmail Rüştü Aksal da bir konuşma yapmış, Parti Meclisi toplantılarında partinin iç meselelerinin görüşüldüğünü, açık toplantı yapılamayacağını bildirmiştir. Toplantının, basın ile senatör ve milletvekillerine açık olması kararı verildikten sonra da Aksal, ‘Ben böyle bir Parti Meclisi’nde bulunamam’ diyerek salonu terk etmiştir. Merkez Yönetim Kurulu raporunun okunmasından ve 8’lerin isteklerini kapsayan bir önergenin gündeme alınmasından sonra, 37 üye konuşmak için söz istemiş, daha sonra İlhami Sancar ve Orhan Erkanlı’nın teklifleri ile konuşmalar 15’er dakika ile sınırlandırılmıştır. Yönetim Kurulu’nın hazırladığı 30 sayfalık raporun 16 sayfası 8’lere ayrılmıştır. Raporun bu kısmında 8’lerin yarayıcı davranışlarının artan bir sorumsuzlukla devam ettiği belirtilmiş, bundan önceki Parti Meclisi toplantısından itibaren 8’lerin tutumu tahlil edilmiştir. Bazı grup yönetici ve üyelerinin ortanın solu hareketini baltalamak için ellerinden geleni yaptıkları, Genel Başkan’a cephe alıp partiyi iki ayrı yönetime bağlamış gibi gösterdikleri belirtilen raporda daha sonra şöyle denilmektedir: ‘Haksız olduklarını anlamaları gerekenlerin, demokrasinin açık kuralı uyarınca bu görüşlere uymaları yerine Feyzioğlu’nun ağzından hafta içindeki demeçlerle hâlâ hayali tehditlerden bahsetmeleri sadece hazindir. CHP’nin aşırı uçlara çekildiğini ima eden iftiralara sürüklenildiği iftirasını yerleştirmek için beyhude çabalara her gün bir yenisini ekleyenler, 18. Kurultay’ımızdan parti meclisinden, iller teşkilatı görevlilerinden ve teşkilat bünyemizden, nihayet yaşayan en büyük Atatürkçü olan İnönü’den daha çok Atatürkçü imiş gibi görünmeye çalışan bir avuç kimsenin gerçekte CHP’ye ne ölçüde zarar verici bir mücadeleye giriştikleri ortadadır. Ve bu mücadeleden dönmek düşüncesinde olmadıkları da son demeçlerle bir defa daha çığa çıkmaktadır.’”
İşin rengi git gide değişmekteydi. Haberin devamında şöyle söyleniyordu: “Ecevitçilerin ortanın solunu sosyalizm şeklinde yorumladıkları bildirilen önergede, CHP’nin sosyalist olmadığını söyleyenlere, yani 8’lere ‘Medrese yobazı’ denildiği de ifade edilmiş; ‘Unutuluyor ki CHP sosyalist değildir, diyen bizzat Atatürk’tür, İnönü’dir, CHP Kurultayı’dır. CHP’liler bu oyunlara gelmemelidir. Bizim çabamız bu gibi oyunları etkisiz bırakmaktan başka bir şey değildir. Kendilerine mevki verdiğimiz kişiler, İnönü’ye en hafif tabiri ile saygısızlık yapmışlardır’ denilmiştir. Hüsnü Özkan ise 8’leri yeraltı faaliyetleri yapmakla suçlamış, 8’leri ima ederek bazı CHP’lilerin AP’li Aydın Yalçın ve Muhittin Güven ile birlikte toplantılar yaptıklarını söylemiştir. Özkan’ın konuşması 8’ler tarafından tepki ile karşılanmış, Melen ve Feyzioğlu ‘Kimdir bunlar? Yalan söylüyorsun’ diye bağırmışlardır. Özkan’ın ‘Gocunmayın’ demesi üzerine Feyzioğlu ayağa kalkmış ve ‘Şimdi de bunu çıkardınız. Mertçe söyleyin, kimdir bu CHP’liler? Yalan imalathanesini, eroin imalathanesi gibi basıncaya kadar bu işin üzerine düşeceğiz’ demiştir. Kenan Esengin ‘Kemalizm faşizmdir’ şeklinde konuşmuştur. Bu sözler üzerine Esengil sözlerini tevil etme yoluna sapmıştır.”
CHP’de bu tür gerilimler yaşanırken hükûmet kanadında başka şeyler yaşanıyordu. Başbakan Süleyman Demirel, ziyaret ettiği Erzurum’da kendisine “paşa” unvanı verilmişti. Sembolik bir unvan olsa da muhalefet kanadındaki gerginliğin yanında hükûmetin otorite meşruiyetini sağlayan ilginç bir gelişme olarak kamuoyuna duyurulmuştu. “Süleyman Demirel paşa oldu” başlığıyla verilen bu haberin detayı şöyleydi: “Bir doğu türküsü vardır. ‘Ağam Süleyman, Paşam Süleyman’ diye başlar bu türkü… Başbakan Süleyman Demirel, özel Amerikan parka ve botlarıyla, başına da general kokartını taşıyan kürklü askerî kalpak giydi, eline general asasını aldı. Millî Savunma Bakanı ve öteki sivil davetliler de tatbikat elbisesi giydiler. Savunmada olan bir tümen muharebe grubunun karşı taarruzu olarak başlayan son günkü tatbikat gece takviyeli piyade grubunun atışları ile sonuçlanmıştır. Kışa, soğuğa, kara tahammül edebilmeyi, bu şartlar altında her türlü silah ve aracı kullanabilmeyi öngördüğü açıklanan Gürsel, 67 Kış Tatbikatı’nın saat 10.45’ten itibaren Diyarbakır’dan gelen F-14 jet uçakları da katılmıştır. Jetlerin alçalarak düşman mevzilerine son darbeyi indiren bombalarından sonra topçu atışı devam etmiş ve Mehmetçikler ‘Allah Allah’ sesleriyle düşmanı geri çekilmeye mecbur etmişlerdir. Bu tatbikatta ilk defa orduya yeni alınan ve değeri 120 bin lira olan 32 adet ‘Her arazi aracı’ da kullanılmıştır. Tatbikatı izleyen Millî Savunma Bakanı pek yakında Türk ordusunun piyade silahı olarak G-3’ü makineli tüfek olarak da F-14’ü kullanacağını açıklamıştır.”
İşsizlik artıyor
1978’de döviz darlığı, ham madde yokluğu ve tıkanan krediler sanayi çarklarını durdurma noktasına getirirken; kitlesel işten çıkarmalar çığ gibi büyüyordu. Bu ekonomik durgunluk halk ve piyasa üzerinde çeşitli gerginliklere sebep oluyordu. Sanayi sektöründe toplu işten çıkarmalar ve büyük fabrikaların düşük kapasite çalışması birçok iş yeri ve fabrikanın kapanmasına sebep olurken; özellikle inşaat sektöründe 2 milyona yakın işçinin perişan duruma düştüğünü, büyük fabrikaların milyonluk teçhizatlarını satabilmek adına gazetelere ilan verildiği görülüyordu.
O günlerde, yani 7 Ağustos 1978’de fırıncıların Pazar tatili ve grev uygulamaları, enflasyonla birleşince Ramazan’ın ilk günlerinde birçok ilde pide ve ekmek üretimi sıkıntıya girmişti. Ekmek büfeleri ve fırın önlerinde uzun kuyruklar oluşturan İstanbul halkından sonra İzmir’de fırın işverenlerinin hafta tatili uygulamasına başlaması sonucu İzmir halkı ekmeksiz kaldı.
Fiyat artışının sadece iç talebin değil, ihracatın gelişmesini de olumsuz etkilediğini, para piyasasında daralma ve kredi hacimlerinin düşmesinin toplu işçi çıkarımı neticesi doğuruyordu. İktisat Fakültesi Profesörü Nevzat Yalçıntaş, aşırı taleplerin ve kıdem tazminatlarının artmasının istihdam ve işçi-işveren çatışmasını körüklediğini savunuyor ve gelecekte en önemli meselenin işsizlik hacminin artışı olacağını vurguluyordu.
Gerçek işsiz sayısının kesin rakamları belirtilmese de resmî istatistiklerin en az iki katı olduğu öne sürülmekteydi. İşten çıkarmalara ve enflasyona karşı sendikalar ve işçi konfederasyonları, tepkilerini grev kararlarıyla göstermişti. Bir önceki yıla göre %17 artan işsizlik oranının yanı sıra; İstanbul’da sadece Mayıs ayında İşçi Bulma Kurumu’na başvuran işsiz sayısının “74.117” rakamına ulaştığı belirtilmişti. Bunun yanında diğer büyük sanayi bölgelerinden İzmir, Ankara ve Adana’da kapanan fabrika sayıları günden güne artmaktaydı. Kocaeli’nde “parasal sorunları ve ham madde yokluğunu” sebep gösteren Bölge Çalışma Müdürlüğü yetkilileri; çıkarılan işçilerin yürüyüş düzenleyerek sendikaları protesto edeceği, müesseselerin işçi maaşlarını ödeyemediğini bildiriyordu. Bunun yanı sıra halkın kafa karışıklığı da bazı finansal hareketlere kalkışmaya sebep veriyor; dönemin İstanbul Ticaret Odası Başkanı Celal Umur, vatandaşların altına hücum etmesini “ekonomik bir şaşkınlık” olarak tanımlamıştı.
O günlere baktığımızda sosyal bir felaket olarak işsizlik; başta otomotiv, kimya ve tekstil sanayilerindeki işten çıkarmalar Türkiye’nin ekonomik krizinin insani boyutunu gözler önüne seriyor. 1978 Türkiyesi'nde üretim çarklarının yavaşlaması ve satın alma gücünün erimesiyle derinleşen bu süreç, işsizliği sıradan bir ekonomik veri olmaktan çıkarıp toplumsal dokuyu zedeleyen bir felakete dönüştürüyor; Tercüman'ın satırları ise bu tabloyu bugüne taşıyor.
Kafaoğlu: “Vergi reformu yapacağız”
30 Temmuz 1982’de Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin gölgesinde, hem siyasal hem de ekonomik anlamda oldukça sancılı bir geçiş dönemi yaşıyordu. Siyasal sahnede, askeri yönetimin kontrolündeki Danışma Meclisi tarafından hazırlanan ve devlet-toplum ilişkisini otoriter bir çizgiyle yeniden dizayn etmeyi amaçlayan 1982 Anayasası tasarısının tartışmaları hakimdi. Sosyal hayatta sıkıyönetim şartlarının getirdiği siyasi yasaklar ve baskı iklimi sürerken, halkın en büyük gündem maddelerinden biri geçim sıkıntısıydı. Ekonomik cephede, "Banker Kastelli" krizinin yarattığı yıkıcı sarsıntının ardından 24 Ocak Kararları'nın mimarı Turgut Özal istifa etmiş; yerine geçen yeni Maliye Bakanı Adnan Başer Kafaoğlu ise bozulan ekonomik dengeleri toparlama ve dar gelirli ile esnafın üzerindeki ağır mali yükü hafifletme vaatleriyle göreve başlamıştı.
Dönemin bu ağır ekonomik tablosu ve yönetimin buna bulmaya çalıştığı yeni çözümler, 30 Temmuz 1982 tarihli Tercüman gazetesinin manşetlerine açıkça yansımıştı. Gazete, Maliye Bakanı Adnan Başer Kafaoğlu'nun ekonomik istikrar programının özünden sapmadan yeni tedbirlerle destekleneceği yönündeki güvencesini ilk sayfadan duyuruyordu. Ankara’da düzenlediği ilk basın toplantısında ekonominin röntgenini çeken Kafaoğlu; vergi hasılatındaki artış hızının bir ölçüde gerilediğini ve gümrük vergilerinin etkisini tehlikeli derecede kaybettiğini dolaylı olarak kamuoyuyla paylaşıyordu. Verginin iktisadi ve mali politikaların bir aracı olarak yeterince kullanılamadığını vurgulayan Bakan, doğrudan esnafa ve vatandaşa seslenerek kapsamlı bir "Vergi Reformu" yapacaklarını müjdeliyordu: "Vergi kanunlarında yapılan değişikliklerin, bilhassa esnafın karşılaştığı güçlükler yönünden yeniden gözden geçirilmesi, gündeme alınması gereken önemli bir husus olarak dikkati çekmektedir." Gazetenin aktarımına göre Kafaoğlu, vergi kanunlarının zorlayıcı yorumlarla uygulanmasına, sert ve katı idari tutumların vatandaşı rahatsız ederek mağdur etmesine artık son verileceğinin altını çiziyordu.
Aynı günün Tercüman gazetesinde siyasal hayata ve yeni anayasa inşasına dair tartışmalar da bir diğer manşetle okuyucuya sunuluyordu. Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu’nun tasarıya "muhalefet şerhi" koyan üyelerinden İhsan Göksel'in açıklamaları, dönemin hürriyet-güvenlik ikilemini gözler önüne seriyordu. Tasarıyı savunan Göksel, kamuoyundaki kısıtlama eleştirilerine yanıt vererek yeni metinde hürriyetlerin 1961 Anayasası'ndan daha geniş yer aldığını, sadece hürriyetlerin "kötüye kullanılmasının önüne geçildiğini" iddia ediyordu. Göksel'in muhalefet şerhi koyma gerekçesi ise hürriyetlerin azlığı değil, eski sistemin bazı kalıntılarının devam etmesiydi. Gazeteye yaptığı özel açıklamada, muhalefet gerekçesini doğrudan şu çarpıcı sözlerle ifade ediyordu: "Tasarıda milli duygularla ilgili hükümler ile üniversitelerin 1961 Anayasası'ndaki durumlarının aynen korunmasına karşı çıktım." Bu satırlar, 1982 Türkiyesi'nde üniversitelerin özerkliği ve milli ideoloji konularındaki tartışmaların devletin zirvesinde ne denli hararetli geçtiğini tarihi bir şahitlikle bugüne aktarmaktadır.
Demirel, hükûmet programını Meclis ve Senato’da okudu
28 Temmuz 1977 Türkiye'si; siyasi kutuplaşmanın, ağır ekonomik krizin ve toplumsal şiddetin tırmandığı çalkantılı bir atmosferde, Süleyman Demirel başbakanlığında yeni kurulan İkinci Milliyetçi Cephe (MC) Hükûmeti ile kritik bir virajdan geçmekteydi. Ülke bir yandan döviz darboğazı, karaborsa ve güvenlik endişeleriyle boğuşurken, diğer yandan gözler Meclis'teki siyasi dengelere ve yeni hükûmetin güvenoyu sürecine çevrilmişti. İşte bu sıcak atmosferde yayımlanan 28 Temmuz 1977 tarihli Tercüman gazetesi de sayfalarını II. MC Hükûmeti'nin Meclis'e sunulan programına, iktidar cephesindeki iç krizlere ve muhalefetin tepkilerine ayırarak dönemin siyasi panoramasına tanıklık etmekteydi.
28 Temmuz 1977 tarihli Tercüman gazetesinin ana manşeti, yeni kurulan İkinci Milliyetçi Cephe (AP-MSP-MHP) koalisyonunun Meclis mesaisine odaklanıyor. Gazete, "Demirel, Hükûmet Programını Meclis ve Senato'da Okudu" manşetiyle verdiği haberde, 36 sayfalık programın Başbakan Süleyman Demirel tarafından her iki kanatta da ayrı ayrı okunduğunu aktarıyor. Haberde dolaylı anlatımla yer alan bilgilere göre, müzakerelerin cumartesi günü tamamlanması hâlinde 1 Ağustos'ta güven oylamasına gidilmesi planlanıyor. Tercüman'ın satır aralarından aktardığı kadarıyla programda; kanunsuz fiillerin eşit uygulamalarla önlenerek kanun hakimiyetinin sağlanacağı, iktidar ve muhalefet arasındaki gerginliğin yerini uzlaşmaya bırakması için çaba gösterileceği ve seçmen yaşının 18'e düşürüleceği ifade ediliyor.
Tercüman'ın detaylandırdığı hükûmet programında ekonomik, toplumsal ve dış politikaya dair iddialı vaatler de yer alıyor. Hükûmetin hedeflerini okuyucuya özetleyen habere göre; 163. madde tadil edilecek, müstehcen neşriyat önlenecek ve manevi ilimler üniversitesi kurulacak. Ayrıca din derslerinin din eğitimi almış kişilerce verileceği belirtiliyor. Ekonomik alanda bankacılık ve sigortacılık sistemlerinin yeniden düzenleneceği, yüksek faiz uygulamasının kaldırılarak faizsiz kredi sistemine geçilmeye çalışılacağı ve memur maaşlarının daha adil bir seviyeye çekileceği aktarılıyor. Dış politikada ise Ege'de hakkaniyete uygun bir iş birliği hedeflendiği, Kıbrıs'ta ise toplumlararası görüşmeler yoluyla kalıcı bir çözüme ulaşılacağına inanıldığı vurgulanıyor.
Gazetenin aynı günkü bir diğer dikkat çekici manşeti ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı etrafında dönen krize ve krizin çözümüne ayrılmış: "Kâmran İnan Bakanlık'ta kaldı." Tercüman'ın haberine göre, Adalet Partisi (AP) Senato ve Meclis ortak grubu, Başbakan Demirel'in de desteğiyle Bitlis Senatörü Kâmran İnan'ın görevine devam etmesi yönünde ittifakla karar aldı. Gazete, İnan'ın kuliste gazetecilere yaptığı açıklamaları doğrudan alıntılayarak sunuyor. Kendi aldığı prensip kararının partisini yıpratmak amacıyla istismar edilmesinden yakınan İnan, durumu, "Bir AP'li parlamenter kendi gruplarının ittifakla aldığı karara ancak uymak durumundadır. Zevkle, şerefle uyarım" sözleriyle değerlendiriyor ve ekliyor: "Benim her adımımın amacı partimin güçlenmesidir. Ben AP ile varım."
Tercüman gazetesi, dönemin CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in bu süreçteki tavrını ise "Bir Talihsiz Çıkış Daha..." başlığıyla eleştiriyor. Haberde dolaylı bir dille, Ecevit'in düzenlediği basın toplantısında Enerji Bakanlığı koltuğu boşken hükûmet programının Meclis'e sunulmasının Anayasa'ya aykırı olduğunu iddia ettiği aktarılıyor. Ancak gazete, Ecevit bu iddiada bulunurken Kâmran İnan'ın çoktan bakanlıkta kalmayı kabul ettiğini vurgulayarak durumu muhalefet açısından bir siyasi iletişim kazası olarak resmediyor. Nitekim haberde İnan'ın Ecevit'e verdiği doğrudan yanıt da yer alıyor: "Sayın Ecevit, durumumla ilgili açıklamayı yapmakta geç kaldı." Bu tablo, Tercüman'ın sütunlarında iktidar cephesindeki bir iç krizin tatlıya bağlandığı, muhalefetin ise siyasi gelişmelerin gerisinde kaldığı şeklinde özetleniyor.


