6-7 Eylül hakkındaki dosyalar tamamlandı

26 Eylül 1960

27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nin ardından Yassıada Mahkemeleri başlamış; tutuklu olan Demokrat Parti hükûmetinde bulunun vekiller çeşitli konularda yargılanmaktaydı. 6-7 Eylül Olayları da bu konulardan biriydi. 26 Eylül 1960’ta yaşananları gelin, Tercüman tanıklığıyla inceleyelim.

26 Eylül 1960 günü Tercüman gazetesi şöyle bir manşet attı: “6-7 Eylül hakkındaki dosyalar tamamlandı.” Başlığın devamında şunlar yazıyordu: “Yüksek Soruşturma Kurulu Umumi Heyeti bu sabah toplanarak Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde cereyan eden olaylarla 6/7 Eylül hadiseleri ile ilgili dosyaları incelemiştir. Bu olaylar hakkındaki tahkikat tamamlanmıştır. Saat 08.55’te başlayan Umumi Heyet toplantısı 12.05’te sona ermiştir. Anayasa’yı ihlal edenlerle ilgili tahkikatı yapan Tâli Komisyon raporunu tamamlayamadığından kurul, öğleden sonra toplanamamıştır. Yüksek Soruşturma Kurulu bu sabah, iki üye hariç tam heyet hâlinde toplanmıştır. Toplantıya katılmayan üyeler sakıt iktidar mensuplarının İstanbul’daki mallarını tespit eden bir üye ile rahatsız bulunan Hikmet Kümbetlioğlu’dur. Sabah toplantı başlarken fotoğrafçılar içeri alınmış, böylece foto muhabirleri bol bol resim çekebilmişlerdir. Toplantıyı en son, her zamanki neşesi ile gene Hayrettin Şakir Perk terk etmiştir. Kurul’un kapısında gazetecileri toplu hâlde gören Başkan, ‘Merhaba çocuklar’ demiş ve gazetecilerin sorularına karşılık da ‘Bazı müteferrik işleri hallettiklerini’ söylemiştir. Öte yandan kendileri ile görüştüğümüz Kurul üyeleri Umumi Heyet’in iki günden beri Ankara, İstanbul ve 6/7 Eylül hadiselerini tahkik eden Tâli Komisyonlar tarafından ifadesi alınan şahıslarla ilgili dosyaları incelediklerini söylemişlerdir. Böylece bu olaylar hakkındaki tahkikat tamamlanmıştır. Yüksek Soruşturma Kurulu Umumi Heyeti yarın sabah tekrar toplanarak Anayasa’yı ihlal edenlerle ilgili suçları görüleceklerdir. 6-7 Eylül olaylarından dolayı suçlu görülen 12 sanık hakkında şahsi davalar da açılabilecektir. Olaylar esnasında zarar gören vatandaşlar bu konu ile ilgili olarak avukatlarına vekâletname vermeye başlamışlardır. Belirtildiğine göre 6-7 Eylül olaylarından zarar gören vatandaşın isteyecekleri tazminat 80 milyonu bulmaktadır. Olaylardan zarar görenler ayrıca manevi tazminat talebinde de bulunacaklardır. Bu konu ile ilgili olarak dün görüştüğümüz ve isminin açıklanmasını istemeyen bir avukat şunları söylemiştir: ‘Yüksek Soruşturma Kurulu sanıklara 60 milyon liralık tazminatı ödetmek istemektedir. Biz de Adliye’ye müracaat ederek uğranılan zararın tazminini isteyeceğiz. Bu bizim kanuni hakkımızdır. Davaların ayrı ayrı açılacağını sanıklar hakkında açılacak dava sayısının da binden fazla olacağını tahmin ediyorum.’ Düşüklerden tazminat talebinde bulunacak olan vatandaşlar bugünden itibaren müracaat etmeye başlamışlardır.”

Tercüman’ın ilk sayfasında dikkat çeken bir diğer başlık ise “Düşükler bütün yurtta örfi idare kuracaktı” ifadesiydi. Haberin detayları şöyle: “Adliyeye olan itimatsızlıktan doğan bu fikre ait devrik Menderes’in Bayar’a ve Bayar’ın da Menderes’e yazdığı iki mektup bir mecmuada açıklandı. Haftalık ‘SIR’ dergisinin bugün satışa çıkartılan yeni sayısında düşük Başbakan Menderes ve düşük Cumhurbaşkanı Bayar’la ilgili dikkate değer bir vesika neşredilmiştir. Düşük Başbakan 30 Mart 1960’da CHP Genel Başkanı’nın Kayseri seyahati arifesinde müntehir ve düşük İçişleri Bakanı Gedik’le görüştükten sonra bütün memlekete şamil bir örfi idare rejiminin ilanı lüzumu üzerinde Bayar’a bir mektup göndermiştir. İbret verici fikirler ihtiva eden Menderes’in mektubu ile düşük Bayar’ın buna verdiği cevabı, ‘SIR’dan iktibas ederek aynen sütunlarımızdan geçiriyoruz.” Ve Tercüman, söz konusu mektubu şu şekilde yayımlamıştı:

“Pek Sayın Cumhurbaşkanımız,

Dahiliye Vekili arkadaşımızdan vaziyet hakkındaki görüş ve mütalaayı etrafıyla öğrenmiş ve hadiselerin Ankara’da cereyan tarzını kendisinden uzun uzun dinlemiş bulunuyorum.

1. Derhâl arz edeyim ki hadiselerin üzerimde bıraktığı intibalar ve tedbir olarak düşünebildiklerimle Zati Devletlerine atfen Dahiliye Vekili arkadaşımın abana anlattıkları arasında şayanı hayret bir mutabakat mevcut.

2. Örfi idare ilanı tedbirlerden birisidir. Vakit geçmiş olmasına rağmen yeni bir bazı inkişafların bu tedbire …. (okunamamıştır) etmek iltifata şayan görülür. Hatta Örfi İdare Mahkemelerinde müspet neticeler tam olarak alınmaması ihtimali karşısında bile bu tedbirlerin yine de tesir ve kıymeti olduğuna kaniyim. Tedbirin alınması ile yani örfi idarenin ilanı ile mahkeme neticelerinin alınması arasında geçecek zaman içinde vukua gelecek türlü inkişaflar bu tedbiri diğer tedbirlerle takviye etmek veyahut bunun yerine aşka tedbirler vazetmek imkânını dahi elimizden kaçıracaktır.

3. İşte bu mülahaza iledir ki ordu müfettişi paşayı bugün sabahtan itibaren takip ettik. Şu anda kendisiyle Maraş’tan görüşebildik. Yarın akşam Ankara’da olacağını söyledi. Tabiatiyle Zatı Devletlerine vaziyeti arz etmek için mülaki olacaktır.

4. Paşadan bir cümle ile edindiğimiz malumata göre ciheti askeriyenin idare ile sıkı mesai teşrikinde bulunmasına bir tedbir olarak temas edeceğini paşa Zatı Devletlerine arz edecektir.

5. Örfi idarenin vaz’ı asayişi temin maksadına mâtuf olmayıp fikrmimce daha ziyade manevi asayiş ve siyasi tesirleri bakımından mühimdir. Ordu müfettişi yine zannıma göre asayişin muhafazası onda böyle bir tedbire daha ziyade lüzum olup olmadığı ciheti üzerinde durmaktadır. Mesele böyle alınınca tabiyatıyla örfi idare tedbirine lüzum olmadığı neticesine varılır.

6. Asayişin muhafazası endişesiyle hareket etmek ve onu temin için artık mutmain olmak, pasif tedbir almak müdafaada kalmak manasına gelir, hâlbuki memleket asyişi oldukça ağır bir darbe yemiş bulunuyor.

7. Mesele böylece kabul olununca yani müdafaada veya pasif kalınmak kabul olunduğu takdirde iş adliyece alınacak neticeye kalır. Bu bahisle iki nokta ehemmiyetle üzerinde durulmaya değer: Birincisi, İşe el koyan Adliye cihazı davayı şahsi hareketler veya tecavüzün hükûmet kapılarına gelip dayanmış olduğunu ve bir ayaklanma mahiyetinde bulunduğunu her nasılsa adli otorite her zaman olduğu gibi maalesef kavrayamamıştır. İkinci nokta ise meselenin idari tahkikatın bir müddet için devamı ile bazı neticeler alınmak mümkün iken anında adalete intikal ettirilmek suretiyle tahkikatın kısa netice vermiş olmasına sebebiyet verilmiş olmasıdır.

8. İşte maruz bu iki nokta adli takibatından bir netice zuhur etmeyeceği kanaatiyle bizleri şimdiden endişendirmek icap eder.

9. Binaenaleyh Zatı Devletlerine mülaki olduğumda bu meseleleri görüşmek veya (bu kısım okunamamıştır) ise onu tashih ettirmek imkânını henüz mevcut bulunduğunu arz eylemek isterim.

10. Onlar bugün bayram olduğu için belki yarın da mücadeleye bir ara vermiş gibiyiz. Ancak hemen başlamak ve mücadeleyi şiddetle devam ettirmek âtiye cereyan hâle göre ve vukuu melhuz hadiseler karşısında vaziyete hâkim olmak akımından son derece ehemmiyetli sayılmak icap eder. Seçim sathı mayiinde önümüzü en küçük teferruatına kadar iyiden iyiye görebilmek için melhuzu olan hatta gayrimelhuzu iyice iştikşaf etmek mevkiindeyiz. Seçimler hakkındaki mütalaayı devletlerini de Sayın Gedik’ten öğrenmiş olduğumu istidraten arz ederim. Bu hususta da isabet buyurulduğuna kaniyim. Tıpkı Zati Devletleri gibi işi oluruna bağlamak vaziyetinde olmadığımı arz eyler, hürmetle ellerinizden öperim.

A. Menderes”

Adnan Menderes’in bu mektubu haberde “Sabık iktidarın adalet cihazları hakkında iyi intibalar beslemediği malûmdu. Mektup mahkemeleri ‘dikta’ rejimine tutmaya Başvekilin kararlılığı olduğuna yeni bir örnek teşkil etmektedir. Mektuptan anlaşılıyor ki Adnan Menderes bir tehlikenin yaklaştığını fark etmişti. Fakat yanlış tahmin neticesinde, tehlikenin muhalefetten geleceğini sanmış ve kuvvet kullanarak muhalefeti ezmek istemişti. Hakikaten mevcut olan, günden güne büyüyen bu tehlikeyi kendi hareketleriyle bizzat hiç yoktan var ettiğini bir türlü kavrayamamıştı” şeklinde yorumlanmış, ardından da Celal Bayar’ın cevabı neşredilmişti:

“Sayın Başvekil Adnan Menderes,

Mesajınızı şimdi okudum. Verdiğiniz malumata teşekkür ederim. Sizinle tamamıyla mutabıkım. Malum zatın yarın akşam Ankara’ya döneceğini ben de biliyorum. Hangi mütalaa ve mülahaza ile avdet ederse etsin kendisini tenvir eder, kararı işin icabına göre veririz. Ben esasen alacağımız tedbirin maddi iaşesinden ziyade muzır propagandalara karşı olacağını ve birçok yerler için buna lüzum olduğunu düşündüğümüzü ve ayrıca da işler sürat isterken Adliye’nin içinde bulunduğu ataleti bertaraf etmek istediğimizi kendisine söylemiştim. Yarın akşam görüştükten sonra esas fikrimi Zatı Devletlerine arz ederim. Samimiyetle gözlerinden öperim.

C. Bayar.”

“İdare tarzını millet seçer”

08 Ekim 1972
8 Ekim 1972 tarihli Tercüman manşetlerinde AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, “Egemenliğin millette olduğu tartışma konusu değildir” diyerek Türkiye’nin yönetim biçiminin millet iradesiyle belirlenmesi gerektiğini vurguluyor.

Demirel, hür demokratik düzenin temel şartının vatandaşın devlet faaliyetlerini sorgulayabilmesi olduğunu belirtirken, ekonomik kalkınmanın da kişi hürriyeti ve serbest teşebbüsle mümkün olabileceğini savunuyordu. Partisinin Manisa’daki kongresinde yaptığı konuşmada Türkiye’nin yönetim anlayışına, demokratik düzene ve ekonomik kalkınmaya ilişkin önemli mesajlar veriyor. Demirel, “İdare tarzını millet seçer” diyerek egemenliğin kaynağının doğrudan millet iradesi olduğunun altını çiziyor. Demirel’e göre egemenliğin millette olması tartışılacak ya da şüphe edilecek bir konu değildi. “Hâkimiyet hakkının yegâne meşru sahibi millettir ve bu hakka dayalı yetkilerinde menşei ancak millettir.” Devletin yönetilmesi ve hüküm verme yetkisinin kaynağının millet olduğunu belirten AP lideri, bu iradenin gerçek anlamda ortaya çıkabilmesi için farklı fikirlerin serbestçe dile getirilebilmesi ve tartışılabilmesi gerektiğini söylüyor. “Yapılmadığı yerde millî iradeden bahsetmek aldatmacadır” görüşünü dile getirirken, millet hâkimiyetinin gerçekleşmesi için gerekli ilk şartın hürriyet rejimi olduğunu ifade ediyor. “Egemenliğin millette olduğu kavramı tartışma konusu, şüphe konusu değildir.”

Vatandaşın sadece seçim dönemlerinde değil, devlet faaliyetlerinin tamamında söz ve denetim hakkına sahip olması gerektiğini belirten Demirel, vatandaşın devlet faaliyetlerinin hesabını sorma hakkı bulunduğunu da söylüyor. Ona göre yönetim vatandaşa yaklaştıkça demokratik rejim zayıflamayacak, tersine güçlenecekti. Konuşmasının ekonomi bölümünde de siyasi hürriyet ile ekonomik kalkınma arasında doğrudan bir bağ kurdu. AP'nin program ve tüzüğünde ekonomik düzenin temel esaslarının Anayasa ile uyumlu olduğunu belirten Demirel, kişinin dilediği alanda çalışma hürriyetinin ve serbest teşebbüsün korunmasını savunuyordu.

Demirel’e göre ferdin yaratma gücü ve teşebbüs kabiliyeti, ekonomik ve sosyal gelişmenin vazgeçilmez unsurlarıydı. “Hürriyet içinde kalkınma” anlayışını öne çıkaran AP lideri, teşebbüs özgürlüğünün engellenmesinin yalnızca ekonomiye değil, doğrudan doğruya hürriyetlere ve demokratik rejime zarar vereceğini ifade ediyordu. Ancak devletin ekonomik hayattan tamamen çekilmesi gerektiği görüşünde de değildi. Devletin ekonomik faaliyetlere yön vermesi, altyapı yatırımlarını gerçekleştirmesi ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük ölçekli bazı faaliyetleri üstlenmesi gerektiğini belirtiyordu. Bunun yanında özel sektörün de ekonomik hayata katılımının desteklenmesi gerektiğini savunuyordu.

Demirel’in Manisa’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi tartışmaların merkezinde bulunan millet egemenliği, hürriyet, demokrasi ve ekonomik kalkınma başlıklarını bir araya getiriyor. AP liderinin ortaya koyduğu anlayışta yönetimin meşruiyet kaynağı millet, demokratik düzenin güvencesi hürriyet, ekonomik kalkınmanın dayanağı ise serbest teşebbüstü.

“İdare tarzını millet seçer” sözü de bu yaklaşımın özeti niteliğinde: Devletin nasıl yönetileceğine karar verecek makamın, doğrudan doğruya milletin iradesi olduğu mesajı verilmişti.

“Sorumsuz kişiler, girmemesi gereken yere politika soktu”

29 Eylül 1969
29 Eylül 1969 tarihli Tercüman manşetlerinde AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, Daily News gazetesine verdiği beyanatta Türkiye’de siyasi hayat, ekonomik kalkınma ve bürokrasiye ilişkin değerlendirmelerde bulunuyor.

1969 Eylül’ünde Demirel, bazı sorumsuz siyasilerin politika ile hükûmet ve parlamento arasındaki ilişkilere müdahale ettiğini savunurken, Türkiye’nin ekonomik potansiyeline dikkat çekiyor. Özellikle siyasi sorumluluk sınırlarının aşılmasına tepki göstererek, Türkiye’de siyasi hayatın sağlıklı biçimde işlemesi için herkesin kendi sorumluluk alanında kalması gerektiğini savunuyor. Bazı sorumsuz siyasilerin, siyasi platformlarda yapılması gereken tartışmaları farklı alanlara taşıdığını belirten Demirel, “Girmemesi gereken yerlere bazı sorumsuz siyasiler tarafından sokulduğuna temas ederek siyasi mücadelemizin meşru platformda, meşru usullerle yapılması gerektiğini” ifade ediyor.

Konuşmasının ekonomik bölümünde Türkiye’nin son yıllardaki gelir artışına dikkat çekiyor. 1950’den 1960 yılına kadar 10 yıllık milli gelir artışının, 1960’tan 1965’e kadar geçen beş yıllık dönemde iki katına çıktığını belirten Demirel, son dört yılda milli gelirde önemli bir yükseliş yaşandığını söylüyor. Bu dönemde milli gelirin 25 milyar lira arttığını ve 73 milyardan 98 milyar liraya ulaştığını da belirterek yapılan çalışmaların önemine vurgu yapıyor. “Bizim başardığımız en önemli hususlardan birisi de Türk vatandaşının ümit meşalesini yeniden yakmış olmak ve bir hizmet devrini açmış bulunmaktır”.

“50 milyonluk Türkiye” hedefinden söz eden AP Genel Başkanı, önümüzdeki yıllarda yapılacak çalışmalarla Türkiye’nin daha yüksek bir refah seviyesine ulaşabileceğinin müjdesini veriyor. “Memleketin bütün ihtiyaçlarını bir anda giderilmesini biz herkesten çok arzu ederiz. Ancak, hepsini birden çözmeye kalkarsak hiç birisini çözemeyiz”.

Gazetecinin dört yıllık iktidar döneminde yapılan en önemli işin ne olduğu yönündeki sorusuna ise, herhangi bir basın tehdidine girişmeden, hükûmet ve parlamentonun olağanüstü idare şekillerine başvurmadan, Türk demokrasisine yapılan hizmetin en önemli iş olduğunu belirterek seçimden seçime millete hesap vermesini gösteriyor. “Dört yılda eriştiğimiz seviye 10 yıl sonrası için vadettiklerimizin teminatıdır”.

1969 Türkiye’sinin siyasi atmosferinde Demirel’in açıklamalarının merkezinde siyasi sorumluluk, demokratik düzen ve ekonomik kalkınma bulunuyordu. AP lideri, bir yandan hükûmetin icraatlarını savunurken diğer yandan siyasi mücadelenin meşru zemin içerisinde yürütülmesi gerektiğini vurguluyordu.

“Söz hakkı olmayan köledir”

23 Eylül 1972
23 Eylül 1972’de Tercüman; Süleyman Demirel’in Bolu il kongresinde yaptığı konuşmaları manşetine alıyor. "Devletleştirme reform değildir, reformda iyileştirme mevcuttur" başlığındaki haberde Demirel, ekonomik sorunlarla boğuşan halka Türkiye’nin geleceği adına umut vadeden açıklamalar yapıyor.

"Devletleştirme, reform değildir. Reformda iyileştirme mevcuttur. Devletin her yaptığını reform saymayalım." Demirel, 1972 Eylül’ünde bu sözlerle devletleştirme ile reformu birbirine karıştırmamak gerektiğini savunmuştu. Zamanın Türkiye’si vatandaşlık ve demokratik hakların gündemde olduğu ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarının halkı önemli ölçüde yönlendirdiği bir dönemden geçiyordu.

Haberin devamında Demirel, özel sektör, Türkiye'nin kalkınması ve rejim konularında şunları söylüyordu: "Biz hiçbir şeyi olmayan, kişilerden müteşekkil bir toplumu düşünemiyoruz. Herkesin bir şeyi olsun istiyoruz. Herkes söz sahibi olsun istiyoruz. Siyasi ve iktisadi kişiliği olmayı bu manada anlıyoruz. Siyasi ve iktisadi kişilik yoksa vatandaşlık yerini kölelik alır. Bu itibarla siyasi ve iktisadi kişiliği vatandaşlığın en önemli unsuru saymışız. Türkiye'de demokrasi ve kalkınma hamlelerinin hedefini bu hamlelerin başarıya ulaşması ve devamlılığında, Türk vatandaşının buna sahip çıkmasında bulunuyoruz. Rejimin Türk vatandaşına hak tanıdığı şeyleri korumasını, huzurun temel şartı sayıyoruz." Demirel, konuşmasında vatandaş ile Cumhuriyet arasındaki ilişkiye özellikle dikkat çekiyordu. “Vatandaş, cumhuriyetin kalbidir. Haklarına sahip çıkmazsa, cumhuriyete sahip çıkmamış olur." Ve ekliyor: "Söz hakkı olmayan köledir." Demirel'e göre söz ve düşünce özgürlüğünün varlığı kadar, bu özgürlüklerin güvence altında bulunması da demokratik hayatın temel şartlarından biriydi. Bu nedenle vatandaşın yalnızca kendisine tanınan hakları bilmesi değil, bu hakların kullanılmasını sağlayacak güvencelerin de bulunması gerektiğini savunuyordu. Siyasi ve iktisadi kişiliklere alan açıyordu. Vatandaşlığın bir köleliğe dönmesini reddediyordu.

Demirel, "anormal dönem" başlığı altında üniversite gençliğine de değiniyordu. “Bir anormal dönemdir. Türkiye’nin geçirdiği, üniversite gençliğinin tümünü suçlamayalım. Üniversite gençliği bizimdir. Kendi çocuklarımız. Yarın bu memleketin idaresi bu genç kuşaklara geçecektir. Türkiye üniversitelerini felce uğratan bu dönemler aşılacaktır”. 3-4 anarşistin halkı galeyana getirmeyeceğini söyleyerek Türk milletine devletin gücüne inanması gerektiğini söylüyordu.

Demirel, Türkiye’nin demokratik düzeninin güçlendirilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Hakların yalnızca metinlerde tanınmasının yeterli olmadığını belirten AP Genel Başkanı, vatandaşın sahip olduğu hakların gerçek hayatta kullanılabilmesinin önemine işaret ediyordu. Önceki gece Aksaray'da bir konuşma yapmış ve “Rejimdeki sıkıntılar aşılacaktır. Bunu da kavga ederek, dövüşerek değil, ahenkle yapmalıyız” diyerek bazı özeleştirilerde bulunuyordu.

Gazete haberi Nevşehir il kongresine katıldıktan sonra Ankara'ya dönen Demirel'in yolunun Aksaraylılar tarafından kesildiğini ve kendisine sevgi gösterileri yapıldığını da es geçmiyor. Demirel, Türkiye için yeni bir devir ve ufuğun göründüğü müjdesini veriyordu. Cumhuriyetin 50 yılda yaptıklarını 5 yıl içinde yapmanın mümkün olduğunu, Türkiye’nin huzur, birlik ve dirliğe olan ihtiyacını vurguluyordu.

Demirel’in Bolu’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi haklar, vatandaşlık ve demokratik katılım tartışmalarının öne çıktığı bir dönemde AP’nin yaklaşımını ortaya koyuyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...