
1 Mayıs artık kâbus değil
12 Eylül’ün gölgesindeki Türkiye’de Tercüman; 1 Mayıs 1981’de Taksim Meydanı’nın sessizliğini normalleşme olarak sundu. 1977 Kanlı 1 Mayıs’ın hafızası tazeyken atılan “1 Mayıs artık kâbus değil” manşeti dönemin siyasal iklimini ve basının darbe sonrası dilini yansıtan çarpıcı bir belge niteliğinde.
12 Eylül Askerî Darbesi’nin ardından Türkiye’de siyasal hayatın askıya alındığı, meydanların sessizliğe büründüğü bir dönemde gazetelerin dili de yeni rejimin ruhunu yansıtıyordu. Sendikaların baskı altında tutulduğu, toplumsal gösterilerin yasaklandığı ve kamusal alanın sıkı denetim altına alındığı 1981’de, 1 Mayıs artık bir emek bayramı değil; devletin güvenlik perspektifiyle yeniden tanımlanan bir gün hâline gelmişti. Bu atmosferde Tercüman gazetesi, 1 Mayıs 1981 tarihli sayısında Taksim Meydanı’nın boş görüntüsünü “huzur” ve “normalleşme” vurgusuyla okura sundu. “1 Mayıs artık kâbus değil” manşeti, yalnızca bir gazete tercihi değil; darbe sonrası Türkiye’de medyanın siyasal iktidarla kurduğu ilişkinin de güçlü bir yansıması olarak dikkat çekiyor.
Haberin devamında ise şu ifadeler yer alıyordu: “Çok değil bundan 4 yıl önce komünistlerin Taksim'de ortaklaşa düzenledikleri mitingde 34 kişi hayatından olmuştu. Taksim Meydanı 'savaş alanı'na dönmüştü. Yıl 1978... Yine komünist sendika ve örgütler Taksim Meydanı’nda miting yaptılar. Ellerinde kızıl bayraklar ile komünist liderlerin dev posterlerini taşıdılar. Taksim Meydanı bir avuç ideoloji sapıkları tarafından kızıla boyanmıştı. Gözlerimiz o gün bir Türk bayrağını ve Ulu Önder Atatürk'ün resmini çok aramıştı. Yıl 1979... İstanbul'da sokağa çıkma yasağı kondu ve miting İzmir'de yapıldı. Kısacası İzmir Konak Meydanı kızıla boyanmaya kalkışıldı... Bu arada jandarma komando alayının sancağı Taksim'e çekildi. Yıl 1980... Bu defa komünistler Mersin'de miting yaptılar. İstanbul'da sokağa çıkma yasağı konmadı... Ancak devlet gücünü gösterdi ve çok sıkı güvenlik tedbirleri alındı... Ve yıl 1981... 12 Eylül Cumhuriyeti Koruma ve Kollama Harekâtı ile anarşinin kökü kazandı. Bütün örgütler ortaya çıkartıldı ve 'DEVLET'in varlığı ispat edildi. Bütün yurtta can ve mal güvenliği sağlandı. 1 Mayıs 1981 günü sessiz ve sakin. Taksim parkında âşıklar kol kola gezdi, çocuklar oynadı, koştu. Kısacası 1 Mayıs kâbus olmaktan çıktı.”
Ancak bugün geriye dönüp bakıldığında, bu manşet ve kullanılan dil yalnızca bir dönemin güvenlik anlayışını değil, aynı zamanda emeğin kamusal görünürlüğünün bastırılmasını da gözler önüne seriyor. Taksim’deki sessizlik “huzur” olarak sunulurken, meydanların boşalmasının ardındaki yasaklar, tutuklamalar ve siyasal baskılar görünmez kılındı. Bu nedenle 1 Mayıs 1981 tarihli Tercüman manşeti, Türkiye basın tarihinde sadece bir haber değil; darbe sonrası resmî söylemin medyadaki yankısını belgeleyen çarpıcı bir arşiv vesikası olarak hafızadaki yerini koruyor.
Evren: Demokrasiyi kesintisiz sürdürelim
12 Eylül 1980 Darbesi’nin; siyasi, ekonomik, toplumsal etkileri Türkiye üzerinde kara bulut gibi çökmeye devam ediyordu. 12 Ocak Kararları ülkenin ekonomik durumunu dönüştürse de enflasyon Türkiye’nin kaderini belirliyordu. Siyasi gerilimler, öğrenci hareketleri, işçi grevleri, ekonomik kriz ülkenin gündemindeyken 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı büyük bir coşkuyla ve bu gerilimlerin gölgesinde kutlanıyordu. Peki 1986’da bayram nasıl yaşanmıştı?
Tercüman o günün sayfasını “Milletin hâkimiyetini, çocuklarımızın bayramını kutluyoruz” cümlesiyle açmıştı. Manşette Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in “Demokrasiyi kesintisiz sürdürelim” söylemi yer alıyordu. Hem parlamentoya hem çocuklara hem de öğretmenlere seslenen Evren’in mesajını yayınlayan Tercüman’ın haberi şöyleydi:
“Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, bugün bütün yurtta ve dış temsilciliklerimizde törenlerle kutlanacak. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, TBMM'nin büyük önder Atatürk tarafından kuruluşunun 66. yıldönümü dolayısıyla dün yayınladığı mesajda, ‘Demokratik parlamenter sisteme sahip çıkalım, sistemi gözümüz gibi koruyalım’ dedi. Milletçe güvenilen üzerine titrenen ve her problemin çözüm yeri olarak görülen Meclis'in zaman zaman, çeşitli sebeplerle görevini tam olarak yerine getiremez duruma düştüğünü, yeniden islerliğe kavuşturulması için kaçınılmaz müdahalelere maruz kaldığını da ifade eden Cumhurbaşkanı Evren şöyle devam etti: ‘Demokratik parlamenter sistemi gönülden benimsemiş ve bunu yaşam biçimi olarak seçmiş ülkeler arasında biz de bulunmaktayız. Bu özelliğimizle övünmeliyiz, gurur duymalıyız. Milletimizin karakter yapısına en yaraşır bir idare şekli olan demokratik parlamenter sisteme sahip çıkalım, onu yozlaştıracak her tutum ve davranışa karşı koyalım ve sistemin bundan böyle kesintisiz devamı için elimizden gelen her çabayı gösterelim. Bu sistemi gözümüz gibi muhafaza edelim, ona gölge düşürecek davranışlardan dikkatle kaçınalım. Milletimiz bütün güçlüklerin halledilebileceği yer olarak, kendi seçtiği ve vekâletini devir ettiği kişilerden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni görmekte ve ona güvenmektedir.’
Cumhurbaşkanı Evren, Atatürk'ün isteğinin yerine getirilebilmesi için çocukların çok çalışması ve kendilerini 50 yıl sonrasına göre yetiştirmeleri gerektiğini belirterek, ‘Sizlerin, sizden sonra gelecek yeni nesillere daha fazla imkânlar hazırlayacağınıza ve böylece milletimizi Atatürk'ün bizlere hedef olarak gösterdiği muasır medeniyet seviyesine ulaştıracağımıza inanıyor ve güveniyoruz’ dedi. Öğretmenlere de hitap eden Evren, ‘Yarınların daha güçlü ve müreffeh Türkiyesi'nin kadrolarını sizler yetiştirmektesiniz. Çocuklarımızı Atatürk'ün her zorluğu aşmada ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmada bize daima yol gösteren inkılâp ve ilkelerine yürekten bağlı, yurt sevgisiyle dolu, aydınlık kafalı, milli kültürüne sahip insanlar olarak yetiştirmeyi önde gelen görev ve amaç sayacağınıza milletçe inanıyoruz’ diye konuştu.”
Verdiği mesajlarla yarınlara seslenen Evren, düzlemini kırdığı demokrasiyi yeni inşa etmek istediği devlet figürü üzerinden 23 Nisan’ı bu şekilde kutlamıştı. Geçmişten bugüne baktığımızda her ne kadar siyasi gerilimlerin orasında kalsa da Türkiye’nin, demokrasiye olan inancını her seferinde yeniden kurduğunu; farklı ideolojileri ve farklı yönetimleri devletin yüce gölgesinde eritip yeni nesillere umut olduğunu görüyoruz.
Korgeneral Erçıkan’ın evine dinamit atıldı
12 Nisan 1971’de Türkiye, 12 Mart Muhtırası’nın hemen sonrasındaki siyasal ve toplumsal sarsıntının etkisi altındaydı. Ordu, hükûmete verdiği muhtıra ile siyasal düzeni yeniden şekillendirme sürecini başlatmış; Süleyman Demirel istifa etmişti. Ülke genelinde sıkıyönetim ilan edilirken, sol ve sağ siyasal hareketler sert biçimde bastırılıyor, üniversitelerden sendikalara kadar geniş bir alanda gözaltılar ve tutuklamalar yaşanıyordu. Devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi adına özgürlükler kısıtlanırken, Türkiye bir yandan ideolojik kutuplaşmanın, diğer yandan askerî vesayetin belirginleştiği gergin ve belirsiz bir döneme sürüklenmişti.
12 Nisan’ın bu gergin atmosferinde, Tercüman manşetine yansıyan “Korgeneral Erçıkan’ın evine dinamit atıldı” haberi, ülkedeki siyasal şiddetin ulaştığı boyutu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyordu. 12 Mart Muhtırası sonrasında devlet otoritesini hedef alan bu tür eylemler, bir yandan güvenlik güçlerinin sert müdahalelerini meşrulaştırırken, diğer yandan toplumdaki korku ve kutuplaşmayı derinleştiriyordu. Askerî ve sivil bürokrasiye yönelik saldırılar, zaten kırılgan olan düzeni daha da sarsarken; Türkiye, hem sokakta artan şiddet olaylarıyla hem de yukarıdan dayatılan sıkı yönetim politikalarıyla çift yönlü bir baskı ve belirsizlik iklimine sürüklenmişti. Haberin detayına bakalım:
“Genel Kurmay Genel Plan, Program Başkanı Korgeneral Atıf Erçıkan’ın evine, önceki gece yarısı dinamit atılmış, dairenin duvarları çatlamış, pencere çerçeveleri ve camları parçalanmıştır. Patlama sırasında yaralanan ve ölen olmamıştır. Bahçelievler Emek Mahallesi 57. Sokak’taki üç numaralı evin dört numaralı dairesinin kapısı önünde meydana gelen patlamadan sonra, polis ekipleri şüphe üzerine bir arabada dolaşan eski Ankara Valisi’nin oğlu Sarp Koray ile Dev-Genç eski Genel Sekreteri Ruhi Koç’u yakalamışlardır.”
Türk-İş Genel Başkanı Seyfi Demirsoy ise bugün Bursa’da bir konuşma yapmış ve kumandanların 12 Mart Muhtırası’nı ele alarak “BugünTürkiye’de gerçek demokrasi olduğu iddia edilemez. Ancak ne yapalım ki şartlar öyle gerektirdi” demişti.
Tabii o esnada Deniz Gezmiş’in, daha önceki bir suçtan dolayı mahkemede yargılanacağı duyuruluyor, öte yandan işçilerin, işsizlik sigortası ve vergi adaleti sağlanması için kongredeki mücadeleleri ilan ediliyordu. Siyasi, ekonomik ve toplumsal dünya bu kadar gerginken emniyet mensuplarının Emniyet Teşkilatı’nın 126. kuruluş yıl dönümleri vesilesiyle eğlendikleri gün ise “Silahı bırak, eğlenmeye bak” başlığıyla haber ediliyordu: Eğlenerek beraber söyledikleri şarkı ise “Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm” şarkısıydı.
CHP meclisinde sağ ve sol birbirini suçladı
16 Mart 1967 Türkiye’si, siyasette ve toplumsal yaşamda giderek belirginleşen gerilimlerle karakterize ediliyordu. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından yürürlüğe giren 1961 Anayasası, görece özgürlükçü bir ortam sağlasa da siyasi kutuplaşmayı engelleyememişti. İktidarda Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi bulunuyor, hükûmet ekonomik kalkınmayı hızlandırmak ve altyapı yatırımlarını artırmak için çaba gösteriyordu. Öte yandan üniversitelerde ve gençlik hareketlerinde sol düşünce güçleniyor, milliyetçi ve muhafazakâr çevreler ise örgütleniyordu; bu durum Türkiye’de ideolojik rekabeti keskinleştiriyordu.
Ekonomik açıdan ülke, planlı kalkınma ve sanayileşme hedefleriyle ilerliyordu. Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı kalkınma planları kapsamında kamu yatırımları ve sanayi teşvikleri sürdürülüyordu. Ancak kırsal kesimden büyük şehirlere doğru yoğun göç, İstanbul, Ankara ve İzmir’in sosyal dokusunu hızla değiştiriyordu. Gelir dağılımındaki eşitsizlikler ve işçi hareketlerinin güçlenmesi toplumsal gerilimi artırıyordu. Bu ortamda, CHP’de ortanın solu ve 8’ler arasındaki tartışmalar, partiyi içten içe sarsarken, hükûmet kanadında ise Demirel’in baskın varlığı siyasi gerilimleri ortaya koyan gelişmeleri beraberinde getiriyordu.
Peki 16 Mart 1967’de neler olmuştu? Tercüman’ın sayfaları bize neler anlatıyor?
O gün Tercüman manşetini “CHP meclisinde sağ ve sol birbirini suçladı” cümlesiyle atmış; Genel Merkez raporunu 8’lerin sert çıkarak “Bizim siyasi hayatımızda dikta ve dikta hevesi yoktur. Her çeşit kapalı rejim heveslilerinin teşhir ve takibini gereğine inanıyoruz’ cümleleri ön plana çıkmıştı. “Hasta olan İnönü toplantıya gelmedi Esengin ‘Kemalizm faşizmdir’ dedi” başlığıyla verilen haberde şunlar söyleniyordu: “Rahatsızlığından dolayı İnönü’nün iştirak etmediği CHP Parti Meclisi Satır’ın başkanlığında toplanmıştır. İnönü Parti Meclisi’ne bir mektup göndermiş, ‘Doktorların rahatsızlığımın Parti Meclisi’ne katılmama bugünler için kesin olarak engel olduğunu bildirmeleri üzerine kendimi huzurunuzda bulunmaktan üzüntüyle mahrum ediyorum. Mazur görmenizi rica eder, başarı dileklerimi sunarım’ demiştir. İnönü, Parti Meclisi’ne gönderdiği ikinci bir mektupta da bütün uyarmalara rağmen Parti içinde belirli bir çevreden gelen ve partiyi yaralayıcı bir huzursuzluk kaynağı olan tahriklerin sona ermediğini bildirmiş, duruma hâl çaresi bulmak üzere Kurultay’ın 14 Nisan’da toplanacağını açıklamıştır. Parti Meclisi’nin saat 10’da başlayan toplantısında ilk münakaşa toplantının açık yapılıp yapılmamasının müzakeresi sırasında çıkmıştır. Bir saat devam eden görüşmeler sırasında Reşit Ülker, Yönetim Kurulu raporunun daha evvel basına dağıtılması ile bir emrivaki yapıldığını, CHP’nin 43 yıllık tarihinde hiçbir Parti Meclisi toplantısının açık yapılmadığını söylemiş, toplantının her zamanki gibi kapalı yapılmasını istemiştir. Bu sırada İsmail Rüştü Aksal da bir konuşma yapmış, Parti Meclisi toplantılarında partinin iç meselelerinin görüşüldüğünü, açık toplantı yapılamayacağını bildirmiştir. Toplantının, basın ile senatör ve milletvekillerine açık olması kararı verildikten sonra da Aksal, ‘Ben böyle bir Parti Meclisi’nde bulunamam’ diyerek salonu terk etmiştir. Merkez Yönetim Kurulu raporunun okunmasından ve 8’lerin isteklerini kapsayan bir önergenin gündeme alınmasından sonra, 37 üye konuşmak için söz istemiş, daha sonra İlhami Sancar ve Orhan Erkanlı’nın teklifleri ile konuşmalar 15’er dakika ile sınırlandırılmıştır. Yönetim Kurulu’nın hazırladığı 30 sayfalık raporun 16 sayfası 8’lere ayrılmıştır. Raporun bu kısmında 8’lerin yarayıcı davranışlarının artan bir sorumsuzlukla devam ettiği belirtilmiş, bundan önceki Parti Meclisi toplantısından itibaren 8’lerin tutumu tahlil edilmiştir. Bazı grup yönetici ve üyelerinin ortanın solu hareketini baltalamak için ellerinden geleni yaptıkları, Genel Başkan’a cephe alıp partiyi iki ayrı yönetime bağlamış gibi gösterdikleri belirtilen raporda daha sonra şöyle denilmektedir: ‘Haksız olduklarını anlamaları gerekenlerin, demokrasinin açık kuralı uyarınca bu görüşlere uymaları yerine Feyzioğlu’nun ağzından hafta içindeki demeçlerle hâlâ hayali tehditlerden bahsetmeleri sadece hazindir. CHP’nin aşırı uçlara çekildiğini ima eden iftiralara sürüklenildiği iftirasını yerleştirmek için beyhude çabalara her gün bir yenisini ekleyenler, 18. Kurultay’ımızdan parti meclisinden, iller teşkilatı görevlilerinden ve teşkilat bünyemizden, nihayet yaşayan en büyük Atatürkçü olan İnönü’den daha çok Atatürkçü imiş gibi görünmeye çalışan bir avuç kimsenin gerçekte CHP’ye ne ölçüde zarar verici bir mücadeleye giriştikleri ortadadır. Ve bu mücadeleden dönmek düşüncesinde olmadıkları da son demeçlerle bir defa daha çığa çıkmaktadır.’”
İşin rengi git gide değişmekteydi. Haberin devamında şöyle söyleniyordu: “Ecevitçilerin ortanın solunu sosyalizm şeklinde yorumladıkları bildirilen önergede, CHP’nin sosyalist olmadığını söyleyenlere, yani 8’lere ‘Medrese yobazı’ denildiği de ifade edilmiş; ‘Unutuluyor ki CHP sosyalist değildir, diyen bizzat Atatürk’tür, İnönü’dir, CHP Kurultayı’dır. CHP’liler bu oyunlara gelmemelidir. Bizim çabamız bu gibi oyunları etkisiz bırakmaktan başka bir şey değildir. Kendilerine mevki verdiğimiz kişiler, İnönü’ye en hafif tabiri ile saygısızlık yapmışlardır’ denilmiştir. Hüsnü Özkan ise 8’leri yeraltı faaliyetleri yapmakla suçlamış, 8’leri ima ederek bazı CHP’lilerin AP’li Aydın Yalçın ve Muhittin Güven ile birlikte toplantılar yaptıklarını söylemiştir. Özkan’ın konuşması 8’ler tarafından tepki ile karşılanmış, Melen ve Feyzioğlu ‘Kimdir bunlar? Yalan söylüyorsun’ diye bağırmışlardır. Özkan’ın ‘Gocunmayın’ demesi üzerine Feyzioğlu ayağa kalkmış ve ‘Şimdi de bunu çıkardınız. Mertçe söyleyin, kimdir bu CHP’liler? Yalan imalathanesini, eroin imalathanesi gibi basıncaya kadar bu işin üzerine düşeceğiz’ demiştir. Kenan Esengin ‘Kemalizm faşizmdir’ şeklinde konuşmuştur. Bu sözler üzerine Esengil sözlerini tevil etme yoluna sapmıştır.”
CHP’de bu tür gerilimler yaşanırken hükûmet kanadında başka şeyler yaşanıyordu. Başbakan Süleyman Demirel, ziyaret ettiği Erzurum’da kendisine “paşa” unvanı verilmişti. Sembolik bir unvan olsa da muhalefet kanadındaki gerginliğin yanında hükûmetin otorite meşruiyetini sağlayan ilginç bir gelişme olarak kamuoyuna duyurulmuştu. “Süleyman Demirel paşa oldu” başlığıyla verilen bu haberin detayı şöyleydi: “Bir doğu türküsü vardır. ‘Ağam Süleyman, Paşam Süleyman’ diye başlar bu türkü… Başbakan Süleyman Demirel, özel Amerikan parka ve botlarıyla, başına da general kokartını taşıyan kürklü askerî kalpak giydi, eline general asasını aldı. Millî Savunma Bakanı ve öteki sivil davetliler de tatbikat elbisesi giydiler. Savunmada olan bir tümen muharebe grubunun karşı taarruzu olarak başlayan son günkü tatbikat gece takviyeli piyade grubunun atışları ile sonuçlanmıştır. Kışa, soğuğa, kara tahammül edebilmeyi, bu şartlar altında her türlü silah ve aracı kullanabilmeyi öngördüğü açıklanan Gürsel, 67 Kış Tatbikatı’nın saat 10.45’ten itibaren Diyarbakır’dan gelen F-14 jet uçakları da katılmıştır. Jetlerin alçalarak düşman mevzilerine son darbeyi indiren bombalarından sonra topçu atışı devam etmiş ve Mehmetçikler ‘Allah Allah’ sesleriyle düşmanı geri çekilmeye mecbur etmişlerdir. Bu tatbikatta ilk defa orduya yeni alınan ve değeri 120 bin lira olan 32 adet ‘Her arazi aracı’ da kullanılmıştır. Tatbikatı izleyen Millî Savunma Bakanı pek yakında Türk ordusunun piyade silahı olarak G-3’ü makineli tüfek olarak da F-14’ü kullanacağını açıklamıştır.”


