
Koalisyon hükûmeti bugün açıklanıyor
1977 yazında Türkiye siyasi ve sosyal krizlerle boğuşurken, 20 Temmuz'da II. Milliyetçi Cephe Hükûmeti'nin temelleri atıldı. Sokaklardaki şiddet sarmalı ve grev dalgasının gölgesinde, Ankara kulislerinde sağlanan tarihî koalisyon uzlaşısının detaylarını, Tercüman gazetesi eşliğinde inceliyoruz.
1977 yılının kavurucu yaz ayları, Türkiye için yalnızca mevsimsel bir sıcaklığı değil, iliklere kadar hissedilen siyasi bir buhranı da beraberinde getiriyordu. Sokaklarda yankılanan sloganlar, bitmek bilmeyen grevler ve giderek daralan ekonomik çember, ülkenin üzerindeki kurşuni bulutları her geçen gün biraz daha ağırlaştırmaktaydı. 5 Haziran genel seçimleri sandıktan bir umut çıkarmış gibi görünse de Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurduğu azınlık hükûmetinin güvenoyu barajına takılması, Ankara'nın puslu koridorlarında yeni bir krizin kapılarını aralamıştı. İşte tam bu kaosun ortasında, takvim yaprakları 20 Temmuz 1977'yi gösterdiğinde, siyasetin rotası yeniden çizilmeye başlandı.
O sabah bayilerde yerini alan Tercüman gazetesinin birinci sayfası, aylardır süren belirsizliğe son noktayı koyan o iddialı manşeti okuyucularının yüzüne çarpıyordu: "Koalisyon hükûmeti bugün açıklanıyor.” Siyasi tarihimize "II. Milliyetçi Cephe Hükûmeti" olarak kazınacak olan bu üçlü sağ ittifak, Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel'in inisiyatifiyle şekillenmişti. Sayfanın en üstünde, iri puntolarla Demirel'in ağzından dökülen "Hükûmetin çatısı çatılmıştır" sözleri, fırtınaya tutulmuş bir ülkeye sığınacak bir saçak vaat ediyordu. Siyasetin matematiği ise alt başlıklarda kesinleşmişti; güç dengesi Adalet Partisi'ne 16, Millî Selamet Partisi'ne 8 ve Milliyetçi Hareket Partisi'ne 5 bakanlık olarak paylaştırılmıştı.
Sürecin perde arkası, Tercüman’ın iç sayfalarındaki detaylarda tüm şeffaflığıyla belirginleşiyordu. Gazetenin aktarımlarına göre, düğümü çözen hamle saat 11.00'de Demirel ve Erbakan arasında gerçekleşen o kritik zirveydi. Kapalı kapılar ardındaki pazarlıkların ardından liderlerin birbirlerine sundukları "Hayırlı olsun" temennisi, uzlaşının ilk somut işaretiydi. MSP lideri Necmettin Erbakan'ın çıkışta gazetecilere verdiği demeç, süreci şu sözlerle özetliyordu: "Hükûmetin çatısının çatılması için yapılan çalışmalar son bulmuştur. İnşallah milletimiz için hayırlı olur.”
Demirel o gün hükûmet konusunda bütün bilgilerin ilan edileceğini kamuoyuna açıklanacağını belirtmiş, gazetecilerin bu konudaki soruları cevaplandırmıştı. AP lideri koalisyon protokolünün tamamlandığını ve üzerinde herhangi bir değişiklik yapılmayacağını, protokolün hükûmet ile birlikte açıklanacağını bildirmişti. Parlamento dışından kabineye üye almama yolunda bir prensip kararınız var mı şeklindeki bir soruya da Demirel, “Kanunların buna mani bir hâli yoktur biz de böylece bir prensip kararı almış değiliz” şeklinde cevap vermişti.
MHP cephesinde de hareketli saatler yaşanmaktaydı. Sabah saat 09.00'da toplanan MHP Genel İdare Kurulu, koalisyonun mimarisinde alınacak kararlar için Genel Başkan Alparslan Türkeş'e "tam yetki" vererek ittifakın üçüncü sacayağını sağlamlaştırmıştı. Liderlerin verdikleri mesajlar, inşa edilen bu yeni siyasi çatının ülkeye nefes aldıracağı yönündeydi.
Ancak siyasi arenadaki bu el sıkışmalar ve yapıcı mesajlar, sokağın sert gerçekliğiyle keskin bir tezat oluşturuyordu. Kurşun seslerinin grev düdüklerine karıştığı, sağ-sol çatışmasının sokakları teslim aldığı bir atmosferde, yeni kurulan bu "çatının" sadece siyasi bir formül olmaktan öteye geçip geçemeyeceği meçhuldü. 20 Temmuz 1977, Ankara'da imzaların atıldığı ancak ülke genelindeki siyasi fırtınanın tüm şiddetiyle devam ettiği o sancılı dönemeçlerden biri olarak tarihteki yerini alıyordu.
“Söz hakkı olmayan köledir”
"Devletleştirme, reform değildir. Reformda iyileştirme mevcuttur. Devletin her yaptığını reform saymayalım." Demirel, 1972 Eylül’ünde bu sözlerle devletleştirme ile reformu birbirine karıştırmamak gerektiğini savunmuştu. Zamanın Türkiye’si vatandaşlık ve demokratik hakların gündemde olduğu ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarının halkı önemli ölçüde yönlendirdiği bir dönemden geçiyordu.
Haberin devamında Demirel, özel sektör, Türkiye'nin kalkınması ve rejim konularında şunları söylüyordu: "Biz hiçbir şeyi olmayan, kişilerden müteşekkil bir toplumu düşünemiyoruz. Herkesin bir şeyi olsun istiyoruz. Herkes söz sahibi olsun istiyoruz. Siyasi ve iktisadi kişiliği olmayı bu manada anlıyoruz. Siyasi ve iktisadi kişilik yoksa vatandaşlık yerini kölelik alır. Bu itibarla siyasi ve iktisadi kişiliği vatandaşlığın en önemli unsuru saymışız. Türkiye'de demokrasi ve kalkınma hamlelerinin hedefini bu hamlelerin başarıya ulaşması ve devamlılığında, Türk vatandaşının buna sahip çıkmasında bulunuyoruz. Rejimin Türk vatandaşına hak tanıdığı şeyleri korumasını, huzurun temel şartı sayıyoruz." Demirel, konuşmasında vatandaş ile Cumhuriyet arasındaki ilişkiye özellikle dikkat çekiyordu. “Vatandaş, cumhuriyetin kalbidir. Haklarına sahip çıkmazsa, cumhuriyete sahip çıkmamış olur." Ve ekliyor: "Söz hakkı olmayan köledir." Demirel'e göre söz ve düşünce özgürlüğünün varlığı kadar, bu özgürlüklerin güvence altında bulunması da demokratik hayatın temel şartlarından biriydi. Bu nedenle vatandaşın yalnızca kendisine tanınan hakları bilmesi değil, bu hakların kullanılmasını sağlayacak güvencelerin de bulunması gerektiğini savunuyordu. Siyasi ve iktisadi kişiliklere alan açıyordu. Vatandaşlığın bir köleliğe dönmesini reddediyordu.
Demirel, "anormal dönem" başlığı altında üniversite gençliğine de değiniyordu. “Bir anormal dönemdir. Türkiye’nin geçirdiği, üniversite gençliğinin tümünü suçlamayalım. Üniversite gençliği bizimdir. Kendi çocuklarımız. Yarın bu memleketin idaresi bu genç kuşaklara geçecektir. Türkiye üniversitelerini felce uğratan bu dönemler aşılacaktır”. 3-4 anarşistin halkı galeyana getirmeyeceğini söyleyerek Türk milletine devletin gücüne inanması gerektiğini söylüyordu.
Demirel, Türkiye’nin demokratik düzeninin güçlendirilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Hakların yalnızca metinlerde tanınmasının yeterli olmadığını belirten AP Genel Başkanı, vatandaşın sahip olduğu hakların gerçek hayatta kullanılabilmesinin önemine işaret ediyordu. Önceki gece Aksaray'da bir konuşma yapmış ve “Rejimdeki sıkıntılar aşılacaktır. Bunu da kavga ederek, dövüşerek değil, ahenkle yapmalıyız” diyerek bazı özeleştirilerde bulunuyordu.
Gazete haberi Nevşehir il kongresine katıldıktan sonra Ankara'ya dönen Demirel'in yolunun Aksaraylılar tarafından kesildiğini ve kendisine sevgi gösterileri yapıldığını da es geçmiyor. Demirel, Türkiye için yeni bir devir ve ufuğun göründüğü müjdesini veriyordu. Cumhuriyetin 50 yılda yaptıklarını 5 yıl içinde yapmanın mümkün olduğunu, Türkiye’nin huzur, birlik ve dirliğe olan ihtiyacını vurguluyordu.
Demirel’in Bolu’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi haklar, vatandaşlık ve demokratik katılım tartışmalarının öne çıktığı bir dönemde AP’nin yaklaşımını ortaya koyuyor.
180 bin memur ekimde 2 derece ilerleme yapacak
3 Eylül 1972 tarihli Tercüman gazetesi, yaklaşık 180 bin memuru ilgilendiren yeni düzenlemeyi “180 bin memur ekimde 2 derece ilerleme yapacak” manşetiyle duyuruyor. “Kararname yakında yürürlüğe giriyor” başlığıyla verilen haberde, memurların özlük haklarında yapılacak değişikliklerin ayrıntıları aktarılırken, düzenlemenin ekim ayında uygulanmaya başlanacağı bildiriliyor. Yeni düzenleme, memurların mevcut derece ve kademelerinin yeniden değerlendirilmesini ve belirli şartları taşıyan çalışanların daha üst derecelere ilerlemesini öngörüyordu.
1972 Türkiye’sinde kamu çalışanlarının özlük ve ekonomik hakları önemli gündem maddelerinden biriydi. Tercüman’ın nüshasında yer alan haberde, yaklaşık 180 bin memurun kadro derecelerinde iki derece ilerleme yapılacağı belirtilerek memurların uzun süredir beklediği bazı haklarda iyileştirmeye gidileceğinin haberi veriliyordu. Bunu yanında bedava tedavi yönetmeliği de yürürlüğe giriyordu. Personel Kanunu’nun uygulanması sırasında ortaya çıkan intibak sorunlarının memurlar açısından önemli bir mesele oluşturduğu belirtiliyordu. Maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu’nun açıklamalarına yer verilen haberde, özellikle öğretmenler başta olmak üzere çeşitli memur gruplarının özlük haklarında yaşanan sorunların giderilmesi üzerinde duruluyordu. 1972 yılı sonu ile 1973 yılı içinde memur meselelerinin büyük ölçüde çözüme ulaştırılacağının müjdesi de veriliyordu.
Gazetenin vurguladığı bir diğer bilgi ise birikmiş maaş farklarının 1973 yılında ödeneceği yönündeydi. Memurlara en az bir maaş tutarında ödeme yapılacağı aktarılırken, kamu çalışanlarının ekonomik beklentilerine de dikkat çekiliyordu. Haberde ayrıca memurlar için mesken kredisi açılacağı bilgisi de yer alıyordu. Böylece dönemin kamu personel politikasında sadece derece ve kademe düzenlemesi değil, çalışanların ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarına yönelik destekler de gündeme getiriliyordu.
Tercüman’ın 3 Eylül 1972 manşetleri, dönemin kamu çalışanlarının derece, kademe, maaş farkları ve sosyal haklar etrafındaki beklentilerini gözler önüne sererken, devletin personel politikasında kapsamlı bir düzenleme arayışına da işaret ediyor.
İşsizlik artıyor
1978’de döviz darlığı, ham madde yokluğu ve tıkanan krediler sanayi çarklarını durdurma noktasına getirirken; kitlesel işten çıkarmalar çığ gibi büyüyordu. Bu ekonomik durgunluk halk ve piyasa üzerinde çeşitli gerginliklere sebep oluyordu. Sanayi sektöründe toplu işten çıkarmalar ve büyük fabrikaların düşük kapasite çalışması birçok iş yeri ve fabrikanın kapanmasına sebep olurken; özellikle inşaat sektöründe 2 milyona yakın işçinin perişan duruma düştüğünü, büyük fabrikaların milyonluk teçhizatlarını satabilmek adına gazetelere ilan verildiği görülüyordu.
O günlerde, yani 7 Ağustos 1978’de fırıncıların Pazar tatili ve grev uygulamaları, enflasyonla birleşince Ramazan’ın ilk günlerinde birçok ilde pide ve ekmek üretimi sıkıntıya girmişti. Ekmek büfeleri ve fırın önlerinde uzun kuyruklar oluşturan İstanbul halkından sonra İzmir’de fırın işverenlerinin hafta tatili uygulamasına başlaması sonucu İzmir halkı ekmeksiz kaldı.
Fiyat artışının sadece iç talebin değil, ihracatın gelişmesini de olumsuz etkilediğini, para piyasasında daralma ve kredi hacimlerinin düşmesinin toplu işçi çıkarımı neticesi doğuruyordu. İktisat Fakültesi Profesörü Nevzat Yalçıntaş, aşırı taleplerin ve kıdem tazminatlarının artmasının istihdam ve işçi-işveren çatışmasını körüklediğini savunuyor ve gelecekte en önemli meselenin işsizlik hacminin artışı olacağını vurguluyordu.
Gerçek işsiz sayısının kesin rakamları belirtilmese de resmî istatistiklerin en az iki katı olduğu öne sürülmekteydi. İşten çıkarmalara ve enflasyona karşı sendikalar ve işçi konfederasyonları, tepkilerini grev kararlarıyla göstermişti. Bir önceki yıla göre %17 artan işsizlik oranının yanı sıra; İstanbul’da sadece Mayıs ayında İşçi Bulma Kurumu’na başvuran işsiz sayısının “74.117” rakamına ulaştığı belirtilmişti. Bunun yanında diğer büyük sanayi bölgelerinden İzmir, Ankara ve Adana’da kapanan fabrika sayıları günden güne artmaktaydı. Kocaeli’nde “parasal sorunları ve ham madde yokluğunu” sebep gösteren Bölge Çalışma Müdürlüğü yetkilileri; çıkarılan işçilerin yürüyüş düzenleyerek sendikaları protesto edeceği, müesseselerin işçi maaşlarını ödeyemediğini bildiriyordu. Bunun yanı sıra halkın kafa karışıklığı da bazı finansal hareketlere kalkışmaya sebep veriyor; dönemin İstanbul Ticaret Odası Başkanı Celal Umur, vatandaşların altına hücum etmesini “ekonomik bir şaşkınlık” olarak tanımlamıştı.
O günlere baktığımızda sosyal bir felaket olarak işsizlik; başta otomotiv, kimya ve tekstil sanayilerindeki işten çıkarmalar Türkiye’nin ekonomik krizinin insani boyutunu gözler önüne seriyor. 1978 Türkiyesi'nde üretim çarklarının yavaşlaması ve satın alma gücünün erimesiyle derinleşen bu süreç, işsizliği sıradan bir ekonomik veri olmaktan çıkarıp toplumsal dokuyu zedeleyen bir felakete dönüştürüyor; Tercüman'ın satırları ise bu tabloyu bugüne taşıyor.


