
Demirel: “Türkiye’nin geleceği hükûmetten önemlidir”
28 Ocak 1980’de Türkiye; ekonomik çöküş, siyasal güvensizlik ve sokak şiddetinin iç içe geçtiği kritik bir eşikteydi. Demirel’in “Türkiye hükûmetten önemlidir” sözleriyle savunduğu sert ekonomik tedbirler, topluma umut mu verecek, yoksa yükü daha da mı ağırlaştıracaktı?
28 Ocak 1980 Türkiyesi, siyasal kutuplaşmanın ve ekonomik darboğazın gündelik hayatı belirlediği, adeta “askıda” bir ülkeydi. 24 Ocak’ta açıklanan ve serbest piyasa yönelimini esas alan sert istikrar kararlarının şoku henüz tazeyken; yüksek enflasyon, döviz kıtlığı, uzun kuyruklar ve işçi eylemleri toplumun omuzlarındaki yükü ağırlaştırıyordu. Süleyman Demirel’in azınlık hükümeti, Meclis’te zayıf bir dengeye yaslanıyor; sokakta ise sağ-sol çatışmaları, siyasi cinayetler ve yaygın güvensizlik hissi devlet otoritesini aşındırıyordu. Ordu, bürokrasi ve siyaset kulislerinde “düzenin sürdürülemezliği” daha yüksek sesle konuşulurken, ülke farkında olmadan 12 Eylül’e giden sert eşiğe doğru ilerliyordu.
Tercüman 28 Ocak 1980 gününün manşetini Başbakan Süleyman Demirel’in cümlesiyle atmıştı: “Türkiye’nin geleceği, hükûmetten önemlidir.” Son ekonomik tedbirlerle ilgili seri basın toplantılarının ilkini önceki gün yapan Başbakan’ın sözleri Türkiye için oldukça kritikti. Tercüman, basın toplantısından notları madde madde şöyle duyuruyordu:
“Eşel-Mobil (enflasyon oranına göre maaş ayarlaması) sistemi ile dar gelirlilere para vereceğiz.”
“Güvenoyundan 60 gün sonra bu tedbirleri almamızın gereği Türkiye’ye duyduğumuz sorumluluktur.”
“Dünyanın hangi memleketi bu duruma düşse, alınacak tedbirler bunlardır. Şayet bu tedbirlere şimdi başvurulmasa 3 ay sonra bunlar da çare olmayacaktır.”
“1979 sonu Türkiyesi’nin ekonomisi felçtir. Devlet aldığı malların karşılığını, zaruri masraflarını ve maaşları ödeyemez duruma gelmiştir.”
“Ayakta durabilecek tek iktisadi devlet kuruluşu kalmamıştır. KİT zararlarının 200 milyar lirayı aşacağı muhakkaktır.”
“Bu tablo karşısında günü gün etmeyi vicdanımıza sığdıramadık. Söylediklerimizin değeri, rahat günlere ulaşıldığı zaman daha iyi anlaşılacaktır.”
“Hükûmet umurumda değil, umurumda olan Türkiye’dir, milletimdir. Biz sandalye hükûmeti değiliz.”
Demirel’in bu açıklamalarının yanında Bakanlar Kurulu da bazı ürünlerin fiyatlarını açıklamıştı. Buna göre toptan şeker fiyatlarında toz şeker 25, küp şeker 32, rafine şeker 29 lira olacak şekilde değişimler olmuştu. Gübre fiyatları da arttırılmıştı. Dağıtımı yeni esaslara bağlanan gübrede 40 milyar lira olan devlet yardımı 22 milyar liraya indirilmişti. Açıklanan 1980 bütçesi ise 770 milyar liraydı. Maaş kat sayısı da belirsizdi. Tespit edilen kat sayı 22 olarak belirtiliyordu Tercüman’ın haberinde. Çağlayangil “Olağanüstü hâl yaşıyoruz, olağanüstü tedbirlerle bunu karşılamaya mecburuz” diyordu. Bu tedbirler peki toplumun bükülen belini doğrultacak mıydı, yoksa daha da bükecek miydi? Zaman zaten her şeyi gösterecekti.
Korgeneral Erçıkan’ın evine dinamit atıldı
12 Nisan 1971’de Türkiye, 12 Mart Muhtırası’nın hemen sonrasındaki siyasal ve toplumsal sarsıntının etkisi altındaydı. Ordu, hükûmete verdiği muhtıra ile siyasal düzeni yeniden şekillendirme sürecini başlatmış; Süleyman Demirel istifa etmişti. Ülke genelinde sıkıyönetim ilan edilirken, sol ve sağ siyasal hareketler sert biçimde bastırılıyor, üniversitelerden sendikalara kadar geniş bir alanda gözaltılar ve tutuklamalar yaşanıyordu. Devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi adına özgürlükler kısıtlanırken, Türkiye bir yandan ideolojik kutuplaşmanın, diğer yandan askerî vesayetin belirginleştiği gergin ve belirsiz bir döneme sürüklenmişti.
12 Nisan’ın bu gergin atmosferinde, Tercüman manşetine yansıyan “Korgeneral Erçıkan’ın evine dinamit atıldı” haberi, ülkedeki siyasal şiddetin ulaştığı boyutu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyordu. 12 Mart Muhtırası sonrasında devlet otoritesini hedef alan bu tür eylemler, bir yandan güvenlik güçlerinin sert müdahalelerini meşrulaştırırken, diğer yandan toplumdaki korku ve kutuplaşmayı derinleştiriyordu. Askerî ve sivil bürokrasiye yönelik saldırılar, zaten kırılgan olan düzeni daha da sarsarken; Türkiye, hem sokakta artan şiddet olaylarıyla hem de yukarıdan dayatılan sıkı yönetim politikalarıyla çift yönlü bir baskı ve belirsizlik iklimine sürüklenmişti. Haberin detayına bakalım:
“Genel Kurmay Genel Plan, Program Başkanı Korgeneral Atıf Erçıkan’ın evine, önceki gece yarısı dinamit atılmış, dairenin duvarları çatlamış, pencere çerçeveleri ve camları parçalanmıştır. Patlama sırasında yaralanan ve ölen olmamıştır. Bahçelievler Emek Mahallesi 57. Sokak’taki üç numaralı evin dört numaralı dairesinin kapısı önünde meydana gelen patlamadan sonra, polis ekipleri şüphe üzerine bir arabada dolaşan eski Ankara Valisi’nin oğlu Sarp Koray ile Dev-Genç eski Genel Sekreteri Ruhi Koç’u yakalamışlardır.”
Türk-İş Genel Başkanı Seyfi Demirsoy ise bugün Bursa’da bir konuşma yapmış ve kumandanların 12 Mart Muhtırası’nı ele alarak “BugünTürkiye’de gerçek demokrasi olduğu iddia edilemez. Ancak ne yapalım ki şartlar öyle gerektirdi” demişti.
Tabii o esnada Deniz Gezmiş’in, daha önceki bir suçtan dolayı mahkemede yargılanacağı duyuruluyor, öte yandan işçilerin, işsizlik sigortası ve vergi adaleti sağlanması için kongredeki mücadeleleri ilan ediliyordu. Siyasi, ekonomik ve toplumsal dünya bu kadar gerginken emniyet mensuplarının Emniyet Teşkilatı’nın 126. kuruluş yıl dönümleri vesilesiyle eğlendikleri gün ise “Silahı bırak, eğlenmeye bak” başlığıyla haber ediliyordu: Eğlenerek beraber söyledikleri şarkı ise “Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm” şarkısıydı.
CHP meclisinde sağ ve sol birbirini suçladı
16 Mart 1967 Türkiye’si, siyasette ve toplumsal yaşamda giderek belirginleşen gerilimlerle karakterize ediliyordu. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından yürürlüğe giren 1961 Anayasası, görece özgürlükçü bir ortam sağlasa da siyasi kutuplaşmayı engelleyememişti. İktidarda Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi bulunuyor, hükûmet ekonomik kalkınmayı hızlandırmak ve altyapı yatırımlarını artırmak için çaba gösteriyordu. Öte yandan üniversitelerde ve gençlik hareketlerinde sol düşünce güçleniyor, milliyetçi ve muhafazakâr çevreler ise örgütleniyordu; bu durum Türkiye’de ideolojik rekabeti keskinleştiriyordu.
Ekonomik açıdan ülke, planlı kalkınma ve sanayileşme hedefleriyle ilerliyordu. Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı kalkınma planları kapsamında kamu yatırımları ve sanayi teşvikleri sürdürülüyordu. Ancak kırsal kesimden büyük şehirlere doğru yoğun göç, İstanbul, Ankara ve İzmir’in sosyal dokusunu hızla değiştiriyordu. Gelir dağılımındaki eşitsizlikler ve işçi hareketlerinin güçlenmesi toplumsal gerilimi artırıyordu. Bu ortamda, CHP’de ortanın solu ve 8’ler arasındaki tartışmalar, partiyi içten içe sarsarken, hükûmet kanadında ise Demirel’in baskın varlığı siyasi gerilimleri ortaya koyan gelişmeleri beraberinde getiriyordu.
Peki 16 Mart 1967’de neler olmuştu? Tercüman’ın sayfaları bize neler anlatıyor?
O gün Tercüman manşetini “CHP meclisinde sağ ve sol birbirini suçladı” cümlesiyle atmış; Genel Merkez raporunu 8’lerin sert çıkarak “Bizim siyasi hayatımızda dikta ve dikta hevesi yoktur. Her çeşit kapalı rejim heveslilerinin teşhir ve takibini gereğine inanıyoruz’ cümleleri ön plana çıkmıştı. “Hasta olan İnönü toplantıya gelmedi Esengin ‘Kemalizm faşizmdir’ dedi” başlığıyla verilen haberde şunlar söyleniyordu: “Rahatsızlığından dolayı İnönü’nün iştirak etmediği CHP Parti Meclisi Satır’ın başkanlığında toplanmıştır. İnönü Parti Meclisi’ne bir mektup göndermiş, ‘Doktorların rahatsızlığımın Parti Meclisi’ne katılmama bugünler için kesin olarak engel olduğunu bildirmeleri üzerine kendimi huzurunuzda bulunmaktan üzüntüyle mahrum ediyorum. Mazur görmenizi rica eder, başarı dileklerimi sunarım’ demiştir. İnönü, Parti Meclisi’ne gönderdiği ikinci bir mektupta da bütün uyarmalara rağmen Parti içinde belirli bir çevreden gelen ve partiyi yaralayıcı bir huzursuzluk kaynağı olan tahriklerin sona ermediğini bildirmiş, duruma hâl çaresi bulmak üzere Kurultay’ın 14 Nisan’da toplanacağını açıklamıştır. Parti Meclisi’nin saat 10’da başlayan toplantısında ilk münakaşa toplantının açık yapılıp yapılmamasının müzakeresi sırasında çıkmıştır. Bir saat devam eden görüşmeler sırasında Reşit Ülker, Yönetim Kurulu raporunun daha evvel basına dağıtılması ile bir emrivaki yapıldığını, CHP’nin 43 yıllık tarihinde hiçbir Parti Meclisi toplantısının açık yapılmadığını söylemiş, toplantının her zamanki gibi kapalı yapılmasını istemiştir. Bu sırada İsmail Rüştü Aksal da bir konuşma yapmış, Parti Meclisi toplantılarında partinin iç meselelerinin görüşüldüğünü, açık toplantı yapılamayacağını bildirmiştir. Toplantının, basın ile senatör ve milletvekillerine açık olması kararı verildikten sonra da Aksal, ‘Ben böyle bir Parti Meclisi’nde bulunamam’ diyerek salonu terk etmiştir. Merkez Yönetim Kurulu raporunun okunmasından ve 8’lerin isteklerini kapsayan bir önergenin gündeme alınmasından sonra, 37 üye konuşmak için söz istemiş, daha sonra İlhami Sancar ve Orhan Erkanlı’nın teklifleri ile konuşmalar 15’er dakika ile sınırlandırılmıştır. Yönetim Kurulu’nın hazırladığı 30 sayfalık raporun 16 sayfası 8’lere ayrılmıştır. Raporun bu kısmında 8’lerin yarayıcı davranışlarının artan bir sorumsuzlukla devam ettiği belirtilmiş, bundan önceki Parti Meclisi toplantısından itibaren 8’lerin tutumu tahlil edilmiştir. Bazı grup yönetici ve üyelerinin ortanın solu hareketini baltalamak için ellerinden geleni yaptıkları, Genel Başkan’a cephe alıp partiyi iki ayrı yönetime bağlamış gibi gösterdikleri belirtilen raporda daha sonra şöyle denilmektedir: ‘Haksız olduklarını anlamaları gerekenlerin, demokrasinin açık kuralı uyarınca bu görüşlere uymaları yerine Feyzioğlu’nun ağzından hafta içindeki demeçlerle hâlâ hayali tehditlerden bahsetmeleri sadece hazindir. CHP’nin aşırı uçlara çekildiğini ima eden iftiralara sürüklenildiği iftirasını yerleştirmek için beyhude çabalara her gün bir yenisini ekleyenler, 18. Kurultay’ımızdan parti meclisinden, iller teşkilatı görevlilerinden ve teşkilat bünyemizden, nihayet yaşayan en büyük Atatürkçü olan İnönü’den daha çok Atatürkçü imiş gibi görünmeye çalışan bir avuç kimsenin gerçekte CHP’ye ne ölçüde zarar verici bir mücadeleye giriştikleri ortadadır. Ve bu mücadeleden dönmek düşüncesinde olmadıkları da son demeçlerle bir defa daha çığa çıkmaktadır.’”
İşin rengi git gide değişmekteydi. Haberin devamında şöyle söyleniyordu: “Ecevitçilerin ortanın solunu sosyalizm şeklinde yorumladıkları bildirilen önergede, CHP’nin sosyalist olmadığını söyleyenlere, yani 8’lere ‘Medrese yobazı’ denildiği de ifade edilmiş; ‘Unutuluyor ki CHP sosyalist değildir, diyen bizzat Atatürk’tür, İnönü’dir, CHP Kurultayı’dır. CHP’liler bu oyunlara gelmemelidir. Bizim çabamız bu gibi oyunları etkisiz bırakmaktan başka bir şey değildir. Kendilerine mevki verdiğimiz kişiler, İnönü’ye en hafif tabiri ile saygısızlık yapmışlardır’ denilmiştir. Hüsnü Özkan ise 8’leri yeraltı faaliyetleri yapmakla suçlamış, 8’leri ima ederek bazı CHP’lilerin AP’li Aydın Yalçın ve Muhittin Güven ile birlikte toplantılar yaptıklarını söylemiştir. Özkan’ın konuşması 8’ler tarafından tepki ile karşılanmış, Melen ve Feyzioğlu ‘Kimdir bunlar? Yalan söylüyorsun’ diye bağırmışlardır. Özkan’ın ‘Gocunmayın’ demesi üzerine Feyzioğlu ayağa kalkmış ve ‘Şimdi de bunu çıkardınız. Mertçe söyleyin, kimdir bu CHP’liler? Yalan imalathanesini, eroin imalathanesi gibi basıncaya kadar bu işin üzerine düşeceğiz’ demiştir. Kenan Esengin ‘Kemalizm faşizmdir’ şeklinde konuşmuştur. Bu sözler üzerine Esengil sözlerini tevil etme yoluna sapmıştır.”
CHP’de bu tür gerilimler yaşanırken hükûmet kanadında başka şeyler yaşanıyordu. Başbakan Süleyman Demirel, ziyaret ettiği Erzurum’da kendisine “paşa” unvanı verilmişti. Sembolik bir unvan olsa da muhalefet kanadındaki gerginliğin yanında hükûmetin otorite meşruiyetini sağlayan ilginç bir gelişme olarak kamuoyuna duyurulmuştu. “Süleyman Demirel paşa oldu” başlığıyla verilen bu haberin detayı şöyleydi: “Bir doğu türküsü vardır. ‘Ağam Süleyman, Paşam Süleyman’ diye başlar bu türkü… Başbakan Süleyman Demirel, özel Amerikan parka ve botlarıyla, başına da general kokartını taşıyan kürklü askerî kalpak giydi, eline general asasını aldı. Millî Savunma Bakanı ve öteki sivil davetliler de tatbikat elbisesi giydiler. Savunmada olan bir tümen muharebe grubunun karşı taarruzu olarak başlayan son günkü tatbikat gece takviyeli piyade grubunun atışları ile sonuçlanmıştır. Kışa, soğuğa, kara tahammül edebilmeyi, bu şartlar altında her türlü silah ve aracı kullanabilmeyi öngördüğü açıklanan Gürsel, 67 Kış Tatbikatı’nın saat 10.45’ten itibaren Diyarbakır’dan gelen F-14 jet uçakları da katılmıştır. Jetlerin alçalarak düşman mevzilerine son darbeyi indiren bombalarından sonra topçu atışı devam etmiş ve Mehmetçikler ‘Allah Allah’ sesleriyle düşmanı geri çekilmeye mecbur etmişlerdir. Bu tatbikatta ilk defa orduya yeni alınan ve değeri 120 bin lira olan 32 adet ‘Her arazi aracı’ da kullanılmıştır. Tatbikatı izleyen Millî Savunma Bakanı pek yakında Türk ordusunun piyade silahı olarak G-3’ü makineli tüfek olarak da F-14’ü kullanacağını açıklamıştır.”
“Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmeli”
2 Mart 1967 Türkiyesi, 1960 darbesinin ardından kabul edilen görece özgürlükçü anayasal düzen içinde ancak sert ideolojik kamplaşmaların gölgesinde yönetiliyordu. İktidarda, Genel Başkanlığını Süleyman Demirel’in yürüttüğü Adalet Partisi bulunuyordu. Sağ–sol ayrışması giderek keskinleşiyor; özellikle üniversitelerde, sendikal alanda ve basında sert tartışmalar yaşanıyordu. Soğuk Savaş atmosferi Türkiye’de de güçlü biçimde hissediliyor, antikomünizm devlet söyleminin ve sağ siyasetin merkezinde yer alıyordu. Ordu ise 1960 müdahalesinin ardından siyasal sistem üzerindeki ağırlığını tamamen kaybetmemiş, dikkatle izleyen ve gerektiğinde müdahale edebileceği mesajını veren bir aktör konumundaydı.
Ekonomik açıdan Türkiye, planlı kalkınma döneminin içindeydi. Devlet Planlama Teşkilatı öncülüğünde sanayileşme hamleleri sürüyor; ithal ikameci modelle yerli üretim artırılmaya çalışılıyordu. Ancak bütçe açıkları, enflasyon baskısı ve döviz kıtlığı gündemin önemli başlıklarıydı. Kırsal kesimde yoksulluk yaygınlığını korurken, kentlere göç hızlanıyor; gecekondu mahalleleri büyüyordu. İşçi hareketleri ve sendikal örgütlenme güç kazanıyor, grevler kamuoyunda daha görünür hâle geliyordu. Bu ekonomik tablo, siyasal kutuplaşmayı da besleyen bir zemin oluşturuyordu.
Toplumsal atmosfer ise hem modernleşme iddiası hem de ideolojik gerilimle şekilleniyordu. 2 Mart 1967 tarihli Tercüman gazetesinin manşeti, dönemin ruhunu açık biçimde yansıtmaktaydı: “Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmeli” ifadesiyle sert bir antikomünist söylem öne çıkarılmıştı. Gazetede köylere “fitne tohumu” atıldığı iddiaları, komünizmin bir tehdit olarak sunulması ve Mustafa Kemal Atatürk’ün adının bu tartışmalar içinde anılması, ideolojik mücadelenin kamuoyuna aktarılan yönetim dilini gösteriyordu. Manşete verilen haberin detayı şöyleydi:
“Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural, bütün birliklere yayınladığı bir emirnamede gene komünizm tehlikesi üzerinde durmuş ve Atatürk’ün ‘Türk âleminde en büyük düşmanı komünistliktir, her görüldüğü yerde ezilmelidir’ sözünü naklettikten sonra ‘Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmelidir, milletimizin var olması buna bağlıdır’ demiştir. Tural ‘İSTH: 3593-1-66, YKF’ kod numaralı emrinde komünist idarelerin özellikleri ile demokratik rejim özelliklerine temas ederek ‘Komünizmde milleti bir ya da birkaç kişi idare eder. Bu ülkelerde tek parti vardır. Demokraside devlet adamları iyi idare gösteremezlerse seçimle halk tarafından değiştirilirler’ demiştir. Genel Kurmay Başkanı, emirnamenin muhatabı olan erlerden komünizm propagandası yapanları derhâl yakalayarak emniyet makamlarına teslim etmelerini istemiş, bunun bir vatan vazifesi olduğunu belirtmiş, ‘Komünizm yılanı taşla, dipçikle ezilir cinsten değildir’ demiştir. Tural, komünist taktiklerinden söz ederken ‘komünistler mahalli lehçelerin ayrılmasına çeşitli bölgelerdeki toplulukların dillerinin birbirine uymaz hâle getirilmesine gayret ettiklerini’ iler sürmüş, bunun milleti parçalayıp komünistlere yem hâline getireceğini ifade ettikten sonra, ‘Millet olarak böyle bir akıbete düşmemek için temiz Türkçemizi bozmadan konuşmalıyız’ demiştir. Genel Kurmay Başkanı, daha sonra komünistlerin köylerde ‘fitne tohumları’ attıklarını söylemiş ve şöyle devam etmiştir: ‘Komünistler türlü vesilelerle köylerimizde fitne tohumlarını atacak propagandalar yapar ve vatandaşlarımızı kandırarak yanlış ve zararlı yollara sürükler. Böylece millî benliğimizi bozmaya çalışırlar. Satılmış insanlar bazen Atatürkçü, bazı kere din adamı, milliyetçi gibi vasıflarla karşımıza çıkar ve bu maske altında fikirleri çelmeye, zehirlerini akıtmaya uğraşırlar.’ Tural, daha sonra komünistlerin propaganda taktiklerinden söz ederek şöyle demektedir: ‘Komünistler madem ki şahsın karnını devlet doyuruyor, o hâlde mal ve mülke ne lüzum var demektedirler. Bu noktadan hareket ederek servet sahibi olanlara karşı, malı olmayanları veya az olanları kışkırtırlar. Hâlbuki insanlar dünyaya çalışmak, kazanmak ve insan gibi yaşamak için gelmişlerdir. Malı, çocukları ve hürriyeti olmayan insan, insan sayılmaz.’”
Tabii komünizm karşıtı söylemlerin yanı sıra aynı sayfada bütçe açığı, zamlar ve toplumsal olaylara dair haberler de yer alıyordu. Bu hadiseler, 1967 Türkiyesi’nin sert politik söylemlerle şekillenen çok katmanlı yapısını ortaya koyuyordu.


