
Demirel: “Türkiye’nin geleceği hükûmetten önemlidir”
28 Ocak 1980’de Türkiye; ekonomik çöküş, siyasal güvensizlik ve sokak şiddetinin iç içe geçtiği kritik bir eşikteydi. Demirel’in “Türkiye hükûmetten önemlidir” sözleriyle savunduğu sert ekonomik tedbirler, topluma umut mu verecek, yoksa yükü daha da mı ağırlaştıracaktı?
28 Ocak 1980 Türkiyesi, siyasal kutuplaşmanın ve ekonomik darboğazın gündelik hayatı belirlediği, adeta “askıda” bir ülkeydi. 24 Ocak’ta açıklanan ve serbest piyasa yönelimini esas alan sert istikrar kararlarının şoku henüz tazeyken; yüksek enflasyon, döviz kıtlığı, uzun kuyruklar ve işçi eylemleri toplumun omuzlarındaki yükü ağırlaştırıyordu. Süleyman Demirel’in azınlık hükümeti, Meclis’te zayıf bir dengeye yaslanıyor; sokakta ise sağ-sol çatışmaları, siyasi cinayetler ve yaygın güvensizlik hissi devlet otoritesini aşındırıyordu. Ordu, bürokrasi ve siyaset kulislerinde “düzenin sürdürülemezliği” daha yüksek sesle konuşulurken, ülke farkında olmadan 12 Eylül’e giden sert eşiğe doğru ilerliyordu.
Tercüman 28 Ocak 1980 gününün manşetini Başbakan Süleyman Demirel’in cümlesiyle atmıştı: “Türkiye’nin geleceği, hükûmetten önemlidir.” Son ekonomik tedbirlerle ilgili seri basın toplantılarının ilkini önceki gün yapan Başbakan’ın sözleri Türkiye için oldukça kritikti. Tercüman, basın toplantısından notları madde madde şöyle duyuruyordu:
“Eşel-Mobil (enflasyon oranına göre maaş ayarlaması) sistemi ile dar gelirlilere para vereceğiz.”
“Güvenoyundan 60 gün sonra bu tedbirleri almamızın gereği Türkiye’ye duyduğumuz sorumluluktur.”
“Dünyanın hangi memleketi bu duruma düşse, alınacak tedbirler bunlardır. Şayet bu tedbirlere şimdi başvurulmasa 3 ay sonra bunlar da çare olmayacaktır.”
“1979 sonu Türkiyesi’nin ekonomisi felçtir. Devlet aldığı malların karşılığını, zaruri masraflarını ve maaşları ödeyemez duruma gelmiştir.”
“Ayakta durabilecek tek iktisadi devlet kuruluşu kalmamıştır. KİT zararlarının 200 milyar lirayı aşacağı muhakkaktır.”
“Bu tablo karşısında günü gün etmeyi vicdanımıza sığdıramadık. Söylediklerimizin değeri, rahat günlere ulaşıldığı zaman daha iyi anlaşılacaktır.”
“Hükûmet umurumda değil, umurumda olan Türkiye’dir, milletimdir. Biz sandalye hükûmeti değiliz.”
Demirel’in bu açıklamalarının yanında Bakanlar Kurulu da bazı ürünlerin fiyatlarını açıklamıştı. Buna göre toptan şeker fiyatlarında toz şeker 25, küp şeker 32, rafine şeker 29 lira olacak şekilde değişimler olmuştu. Gübre fiyatları da arttırılmıştı. Dağıtımı yeni esaslara bağlanan gübrede 40 milyar lira olan devlet yardımı 22 milyar liraya indirilmişti. Açıklanan 1980 bütçesi ise 770 milyar liraydı. Maaş kat sayısı da belirsizdi. Tespit edilen kat sayı 22 olarak belirtiliyordu Tercüman’ın haberinde. Çağlayangil “Olağanüstü hâl yaşıyoruz, olağanüstü tedbirlerle bunu karşılamaya mecburuz” diyordu. Bu tedbirler peki toplumun bükülen belini doğrultacak mıydı, yoksa daha da bükecek miydi? Zaman zaten her şeyi gösterecekti.
Demirel: “Bu hükûmet enkazdır”
21 Ocak 1979. Türkiye, bir yıl öncesine göre daha da ağırlaşmış bir kriz iklimi içindeydi. Bülent Ecevit’in azınlık hükûmeti hâlen görevdeydi ancak hem Meclis’te hem de sokakta otoritesi ciddi biçimde aşınmıştı; Kahramanmaraş Katliamı’nın yarattığı travma henüz tazeydi ve siyasal şiddet neredeyse olağanlaşmıştı. Sağ-sol çatışmaları, faili meçhul cinayetler ve güvenlik zaafı devletin caydırıcılığını tartışmalı hâle getiriyordu. Ekonomide ise tablo daha karanlıktı: enflasyon kontrolden çıkmış, döviz ve akaryakıt yokluğu günlük hayatı felce uğratmış, Türkiye IMF ile stand-by anlaşmasına mecbur kalmıştı. Toplumda “yönetilememe” hissi yaygınlaşırken, erken seçim ve askerî müdahale tartışmaları artık yüksek sesle konuşulur olmuş, ülke 1980’e doğru hızla sürüklenen bir belirsizlik sarmalına girmişti.
Bu belirsizlik içindeki günlerin birinde, 21 Ocak 1978’de Tercüman manşetini şöyle attı: “Demirel ‘Böylesine başarısız bir hükûmeti millet sırtında taşımaz’ dedi. ‘Bu hükûmet enkazdır’.
Bu cümlenin devamında şu cümleler sıralanmaktaydı:
- 100 TL, bir yılda 20 TL hâline geldi.
- Türkiye bir yıl içinde işsizler ve yoklar ülkesi olmuştur.
- 1978’de 1194 vatandaşımız öldü. Bir kişi ölürse hükûmet istifa eder diyenler utanmalılar.
- Dış politika tavizci ve teslimetçidir.
- Eşgüdüm ucubesiyle tam gün kanunu ile ordu rahatsız hâle getirilmiştir.
- Sıkıyönetime gidilmesi bu hükûmetin iç politikasının iflasıdır...
- TRT, kanunları ve Anayasa’yı ihlal etmektedir. TRT yöneticilerinden hesap sorulacaktır.
Bu sözler AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’e aitti. Haberin detayına bakalım:
“AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, dün düzenlediği aylık mutad olan toplantısında iktisadi ve siyasi konulardaki görüşlerini açıklamış, ‘Rejim, liyakatsizliği himaye etmez, bu bir hükûmet değil, bir enkazdır’ demiştir. Demirel, ülkenin yoklar ülkesi hâline geldiğini, partizanlığın zulüm hâlini aldığını, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş olayların cereyan ettiğini ifade etmiş, ‘Anayasa ve kanunları zamanında uygulamayan hükûmet, siyaseten ve hukuken sorumludur. TRT Anayasa’yı ihlal etmektedir’ diye konuşmuştur. Demirel, bugünkü hükûmetin son bir yıl içinde Türkiye’nin büyük hedefine ulaşmasında hiçbir meseleye çözün bulamadığını söylemiş, hükûmeti ele geçirenlerin fevkalade kötü idaresi yüzünden çile, ızdırap, sıkıntı ve acılarla dolu günlerin geçirildiğini, bezginliğin içine düşüldüğünü söylemiş, şöyle devam etmiştir:
‘Enflasyon fevkalade hızlanmış, pahalılıkta rekor kırılmıştır. Enflasyon hızı yüzde 70’e ulaşmıştır. Fakir daha fakir olmuştur. Orta gelirli vatandaşlar fakirliğe itilmiştir. Geçen 15 yıl zarfında kalkınma hızının sıfıra düştüğü ilk yıl, 1978 yılıdır. Yeniden işyerleri de açılmadığından, çalışanlar çoğalacağına, işsizler çoğalmıştır. Ülke yoklar ülkesi olmuştur. Aspirin’den gaz yağına kadar vatandaşın en basit ihtiyaçları karşılanamaz hâle gelmiştir. Velhasıl, hükûmet partizanlığı, zulüm hâline getirmiştir. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hükûmet yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine başarısız bir hükûmeti, hiçbir millet sırtında taşımaz. Geçen bir yıl zarfında hükûmet, mesele çözen bir hükûmet olmuştur. Buna artık ‘hükûmet’ demek caiz değildir. Kendi deyimleri ile bu bir ‘enkaz’dır. Bu hükûmetin vatandaşın yüzüne bakacak hâli kalmamıştır. 1978 başında, bugünkü hükûmetin devraldığı Türkiye, karnı tok, sırtı pek bir ülke idi. Hiçbir malın yokluğu söz konusu değildi. 1978 başında Türkiye, 9.000 yerde bir trilyonluk yatırımı yürütmekteydi. Türkiye’yi ‘Borçlandı’ diye kötüleyenler, dışarıdan yemin edilen imkânların ülkenin imar ve inşasına sarf edildiğini ve vatanın sinesinde milletin hizmetinde eserlere dönüştüğünü bilemeyecek kadar gaflet içinde idiler. Bugün Türkiye’nin idaresini eline geçirmiş olanlar, günün hükûmetini kötü göstermişlerdir. Adeta ülkeyi dile düşürmüşlerdir. 5 Ocak 1978 tarihinden 16 Ocak 1979 tarihine kadar geçen bir sene 10 gün zarfında 5980 olay meydana gelmiş, 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 6948 vatandaşımız yaralanmıştır. 37 güvenlik kuvveti mensubu hayatını kaybetmiştir. 1978 öncesindeki 10 yılda cereyan eden olaylarda 508 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bunların hükûmet olduğu bir yılda ise 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Tedhiş hareketlerinin bu hükûmetten cüret ve cesaret aldığı, inkâr götürmez, eserleri ortadadır. Ülkeye Cumhuriyet’in kanlı yılını yaşatmışlardır. ‘Bir kişi ölürse, o memlekette hükûmet istifa eder’ diyenler utanmalılar. Bu olaylardan bir tanesi bu hükûmeti götürmeye yeter. Hükûmet, T.C. Anayasası’nın 111. Maddesi’ne göre Millî Güvenlik Kurulu’nu zamanında toplantıya çağırmamış ve Millî Güvenlik Kurulu’ndan tavsiye kararları almamış, aldıklarını da uygulamamıştır. Böylece, Anayasa’nın 111. Maddesini de gereği gibi işletmemiştir. Hükûmet Anayasa’nın 124. Maddesi’ndeki şartlarının aylarca önce tekemmül etmesine rağmen, bu maddenin gereğini ifade etmemiş, bunca kişi hayatını kaybettikten sonra nihayet 13 ilde sıkıyönetim ilanına gidebilmiştir. ‘Anarşi paketi’ namı altında sevk ettiği yasa tasarılarını adalet komisyonunda savunmamış, hatta her hafta görüşmelerin bir sonraki hafta yapılması talebinde bulunmuş ve bu tasarıları kendi grubundan geçiremediği için takipsiz bırakmış, Millet Meclisi’nin gündemine bile indirememiştir. Nihayet, Meclis’ten geri istemiştir. İşlenen bütün cinayetlerin büyük bir kısmının failleri meçhul kalmıştır. Kahramanmaraş’ta cereyan eden facia karşısında hükûmetin takındığı tavır, hiçbir şekilde affolunamaz. Kahramanmaraş olayları bu hükûmetin politika ve icraatlarının, basiretsizliğinin ve gafletinin neticesidir.
Hükûmet başkanı, radyo ve televizyonda yaptığı beyanları ile millet bütünlüğüne dinamit koymuştur. Ve olayları kışkırtmıştır. Olayları ‘soykırım’ olarak adlandırması, Türkiye birliğine indirilmiş bir darbedir. ‘Kurtarılmış bölgeler, kurtarılmış mahalleler, kurtarılmış kasabalar, halk mahkemeleri’ gibi maskaralıklar konuşulur hâle gelmiştir. Böyle bir tablonun meydana gelmesine seyirci kalan bir kadroya kim hükûmet diyebilir? 26 Aralık 1978 günü sıkıyönetime gidilmiş olması, aslında bu hükûmetin iç güvenlik politikasının iflası demektir. Özel bir kanunla sıkıyönetim kumandanlarına verilen yetkileri, hükûmet başkanı kullanmaya kalkmıştır. ‘Eşgüdüm’ ucubesi ile başvurulan sıkıyönetim sulandırılması, rahatsız edici ve incitici olmuştur. Esasen ‘Tam Gün’ Kanunu ile hiyerarşisi allak bullak olan Silahlı Kuvvetlerin rahatsızlığı saklanamaz hâle gelmiş ve Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Bakanı tarafından açığa vurulmuştur. Bir hükûmetin Silahlı Kuvvetleri gibi bir büyük müesseseyi rahatsız edecek bir konuyu nasıl sevk ettiğine şaşmak lazımdır. Bu hükûmet kurulduğu günden beri savunma ve Silahlı Kuvvetlerle ilgili garip davranışlarda bulunmuştur. Silahlı Kuvvetlerimizin sanki boş oturan, hiç işi gücü olmayan bir teşkilatmış gibi farz edilerek asli görevleri olan savunma için hazırlığı ile onun gereklerini bir kenara atarak tarımda ve bayındırlık işlerinde çalıştırılmalarının düşünülmesi dahi bir büyük ve vahim hatadır. 1979 bütçesinde savunmaya ayrılan ödenek, son yılların en düşük miktarını temsil etmektedir.
Tarafsız olması lazım gelen radyo ve televizyon, Anayasa’nın 26., 56. Ve 121. Maddelerinin ihlali içindedir. 31 Aralık 1978 tarihinden bu yana geçen süre zarfında, radyo ve televizyonun siyasi haberler yayınlarına ayrılan zamanının yüzde 90’ını hükûmet ve ona destek olan partiler kullanmıştır. Yüzde 10’unu ise muhalefet partileri kullanmıştır. TRT’yi yöneteneler, ‘Bizi getiren kuvvet böyle istiyor’ diye hükûmetin âleti olmuş ve keyfi idarenin oyuncağı hâline gelmişlerdir. TRT 2’nin programları hâlâ korsan radyo esasına göre yürütülmektedir. TRT’den mutlaka hesap sorulacaktır.
1978 yılında Türk parası adeta tahrip edilmiştir. 1978 yılı Türkiye’nin yatırımlar bakımından da en talihsiz yılıdır. Yatırımların hakiki gerçekleşmesi yüzde 40’ı geçmemiştir. Bu durum, ülkenin geleceği bakımından fevkalade ürkütücüdür. Makine fabrikaları hamlesi darbe yemiştir. 500’e yakın iş yeri yalnızca İstanbul’da kapanmış, 100.000’e yakın vatandaş işinden olmuştur. 1978 yılında Türk köylüsünün el emeği, alın teri, sudan ucuz hâle getirilmiştir. Köylü ezilmiştir. Devlet müteahhitlerine milyonlarca lira borcunu ödememiştir. 1978 başında filesini 300 liraya dolduran vatandaş, 1979 başında 1000 liraya doldurur hâle getirilmiştir. Çarşı-Pazar yüzlerdeki tebessümü kaldırmıştır. Bu hükûmet, 1974’te yaptığı gibi 1979 başında vatandaşı bir kaşık yağa muhtaç hâle getirmiştir. Zam hükûmetin besmelesi hâline gelmiştir. Zam furyasının daha da hızlanarak devam edeceği anlaşılmaktadır. Hükûmet Çukurova Elektrik Anonim Şirketi’nin yönetimini ele geçirmeye çalışıyor. Sırada Şekerbank gibi yarı resmî kuruluşlar vardır. Devlete ait iş yerlerindeki DİSK’leştirme hareketi devam ediyor. Sıkıyönetime rağmen kanunsuz olarak iş durdurmaya başvurabilen DİSK, hükûmet nezdinde nüfuzunu sürdürüyor. İrtikap, irtişa suiistimal iddiaları ayyuka çıkmıştır. Hapishane firarları, bu hükûmetin sanık ve suçluları dahi elinde tutmayacak kadar güçsüz olduğunu gösteriyor. Böylesine tertipler içerisinde olan bir hükûmetin hükûmet vasfı taşıdığı iddia olunamaz…”
Özal: “Çok nazik bir dönemi yaşıyoruz”
Türkiye’de 1985 yılı; 12 Eylül 1980 darbesinin ardından şekillenen siyasi ve toplumsal düzenin hâlâ güçlü biçimde hissedildiği bir dönemdi. Ülke, Turgut Özal liderliğindeki ANAP hükûmetiyle birlikte liberal ekonomi politikalarına hız vermiş; serbest piyasa, ihracata dayalı büyüme ve özelleştirme söylemleri gündelik hayatı dönüştürmeye başlamıştı. Ancak bu ekonomik açılım, yüksek enflasyon, gelir adaletsizliği ve dar gelirli kesimler üzerindeki baskıyla birlikte ilerliyordu. Siyasi alanda askeri vesayetin izleri sürüyor, sendikalar ve sol hareketler üzerindeki kısıtlamalar devam ediyordu. Toplumsal hafızada darbenin yarattığı korku ve suskunluk hâlâ canlıyken, bir yandan da şehirleşme, tüketim kültürü ve “köşe dönme” anlayışı toplumun yeni değerlerini şekillendiriyordu. Böyle bir dönemin ilk günleri de doğal olarak siyasi ve ekonomik gerilimin sahnesiydi. KDV, gümrük vergileri vs derken asıl gündemdeki olay olan yolsuzluk iddiaları, …
Eski Devlet Bakanı İsmail Özdağlar ve görevine devam eden Devlet Bakanı Kâzım Oksay hakkındaki rüşvet ve yolsuzluk iddiaları, bir şirketin ANAP’a 7 milyon lira bağış yaptığı söylemi o günün siyasi ve ekonomik kaosunun gündemindeydi.
16 Ocak 1985’te Tercüman da manşetine Başbakan Turgut Özal’ın cümlesini taşımıştı:” Özal: ‘Çok nazik bir dönemi yaşıyoruz’”. Peki bu dönemi bu kadar nazik ve hassaslaştıran şeyler Başbakan’ın gözünden ne anlam ifade ediyordu? Habere yakından bakalım:
“Anavatan Partisi Grubu’nun dünkü toplantısında konuşan Başbakan Turgut Özal, memurlara yüklenmenin doğru olmadığını ve her memur hakkında ileri sürülen yolsuzluk iddiasının Meclis kürsüsüne getirilmeyeceğini söyledi. Özal, namuslu memurların korunacağını da ifade ederek ‘Her memur hakkında ileri sürülen iddiayı Meclis kürsüsüne getirirsek hem memurları yıpratmış oluruz hem de çalıştıracak bir memur bulamayız’ dedi. Turgut Özal konuşmasını şöyle sürdürdü: ‘Muhalefet, elbette ki muhalefetini yapacaktır. Onlara kızmamalıyız. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki muhalefet bir arkadaşımızın da söylediği gibi (treni kaçırmanın) endişesi içindedir. Bazı arkadaşlarımız hakkında iddialar ileri sürülmektedir. Bunlar doğru değildir.’ Başbakan Özal, Özdağlar olayının ilgili mercilere intikal ettiğini de belirterek ‘Bu konu ile ilgili şimdi burada konuşmak doğru olmaz’ dedi. Özal, demokrasinin tam anlamıyla oturması için Anavatan Partisi’ne büyük görevler düştüğünü de hatırlatarak ‘Bir kısım yayınlar sizin kafanızı bulandırmasın. Çok nazik bir dönemi yaşıyoruz’ diye konuştu. Konuşmasını daha sonraki bölümünde Katma Değer Vergisi ile ilgili görüşlerini açıklayan Özal, ‘Katma Değer Vergisi 15 gündür uygulanıyor. Bunun tam anlamıyla oturması için en az altı ay süre lazımdır. Basında bu konuda da yanlış haberler çıkıyor. Sayın bakanın bir demeci gazetelere yanlış aksettirilmiştir. Müfettişler, esnafı gezerek Katma Değer Vergisi hakkında onlara bilgi vereceklerdir’ dedi. Grup toplantısından sonra yapılan açıklamada da Özal’ın konuşması hakkında bilgi verildi. Açıklamaya göre Özal grupta şunları söyledi: ‘Biz yapabileceğimizi yaparak yıpranma pahasına Özdağlar meselesini gündeme getirdik. Muhalefet ve bir kısım basın olayı değerlendirirken meselenin özünü gözden kaçırıyorlar. Bu şöyle olmalıydı, böyle olmalıydı işi detaydır. Burada bizim meselelere gösterdiğimiz hassasiyet açıktır. Vatandaş bunu çok iyi anlamıştır. Geçen yılki çalışmalarla ilgili olarak da şunları söyleyebilirim. Yaptığımız icraatın birkaçı veya yalnız biri daha eski dönemlerdeki iktidarları çok zor durumda bırakacak niteliktedir. Biz bütün bunları yaptık. Bunların elbette ki zorlukları, zorlamaları olacaktır. Ancak birlik ve beraberlik içinde bu meseleleri aşarız.’ Grup açıklamasına göre, Başbakan Özal KDV’nin vatandaş tarafından çok yakın bir zamanda anlaşılacağını, şimdiden müspet veya menfi değerlendirme yapmanın çok erken olacağını ifade ederek ‘Önümüzdeki yıl vergi bakımından son derece müspet neticeler alacağımıza inanıyorum’ dedi
Grup açıklamasında Başbakan Özal’ın İmar, Maden ve Vergi Usul kanunlarında değişiklik yapılacağını da ifade ederek ‘Çıkardığımız gümrük mevzuatından dolayı eskiden suç olan birçok fiil, artık suç değildir. Ancak bu fiilleri daha önce ifa edenler hakkında takibat devam etmektedir. Bu mevzuda da hukuki bir çalışmamız vardır’ şeklinde konuştuğu da bildirildi. Başbakan Turgut Özal, grup toplantısından sonra kendisini bekleyen gazetecilere, ellerindeki teypleri göstererek ‘Hemen teypleri uzatıyorsunuz. Teyplerle başımıza iş açmayın’ diyerek espri yaptı. Özal bir soruyu cevaplandırırken grupta genel bir konuşma yaptığını, bu konuşmasında gazetelerde bakanlara yönelik olarak çıkan yolsuzluk haberleri konusunda izahat verdiğini belirtti. Özal, bir başka soru üzerine de Devlet Bakanı Kazım Oksay’ın partiye 7 milyon lira bağışta bulunduğu şeklindeki iddiaların gayrı ciddi olduğunu ifade ederek şöyle dedi: ‘Bunun yeri burası değildir. Anayasa Mahkemesi var. Cumhuriyet Başsavcılığı var. Eğer iddia ciddi ise buralara başvururlar. Biz parti olarak bütünü ile denetimden geçmişiz. En mükemmel şekilde defterlerimiz var. Eğer bir şirket 7 milyon lira vermişse bu zaten suçtur. Ama böyle bir şey olmadığı ortadadır. Bu bilgi meseleleri getirip ortalığı bulandırmak istiyorlar.’ Başbakan Özal, Özdağlar olayı ile ilgili bir soruya ise şu cevabı verdi: ‘Aynı şekilde kalkıp Etibank’taki bu iddiayı bakana bağlıyorlar. Bunu bakana bağlamak kadar mesnetsiz bir hadise görmüyoruz. O mesele varsa Etibank, kendi içinde belirler. Müfettişler gönderilir. Gerekli denetimler yapılır. Etibank’ın yönetim kurulu vardır. Onlar denetimler sonucu karar verir. Burada bakanı alakadar eden konu nedir, buna bakılır. Bu varsa, o zaman iddia doğru olur. Ama bunların hepsi uydurma şeylerdir.’ Özal, başka bir soruya olayların grup içinde hükûmete olan güveni sarsmadığını, gruptan veya bir milletvekilinden hükûmetin topyekûn yenilenmesi şeklinde bir isteğin bulunmadığını, bu konudaki tüm söylentilerin de ‘uydurma şeyler’ olduğunu belirtti.”
Özal: “Biz oldukça prensipler değişmez”
2 Ocak 1982’de Tercüman’ın ilk sayfası, yeni yıla giren Türkiye’nin ekonomik kaygılarla şekillenmiş, siyaseti kontrollü bir gündeme sıkışmış ruh hâlini açık biçimde yansıtmaktaydı. Gazetenin ana manşetinde Turgut Özal’ın “Biz oldukça prensipler değişmez” sözleri öne çıkarılırken, 24 Ocak kararlarının ikinci yılına yaklaşılırken ekonomik istikrar söyleminin kararlılıkla sürdürüleceği vurgulanıyordu. Başbakan Yardımcısı Turgut Özal’ın Tercüman’a verdiği demeçte “Ekonomik sistemde önemli bir değişiklik ihtiyacı yoktur. Batı’da enflasyon çıkarken bizde iniyor. Bu ümit verici bir gelişmedir. 1982’de enflasyon oranı yüzde 25’in altına düşebilir” demesi de ayrıca önem taşımaktaydı.
Ayrıca Vergi kanunlarında yapılan geniş değişiklikler, ihracat rakamları ve enflasyonla mücadele başlıkları, askerî yönetim döneminde ekonominin kamuoyuna nasıl bir “rasyonalite” ve “zorunluluk” diliyle sunulduğunu gösteriyordu. Maliye Bakanı Erdem de yeni düzenlemeler hakkında bilgi vermişti. Tercüman’ın haberinde bu bilgiler şöyle sıralanmıştı: “Ticari kazançlarda peşin vergi 50 bin liradan 30 bin liraya indirildi. Mevduat ve tahsilat faizlerinin miktarı ne olursa olsun beyana tabi olmayacak ve vergi nispeti yüzde 25’i aşmayacak. Gelirlerin ilk dilimi, 1983’te yüzde 35, 1985’te yüzde 25 üzerinden vergilendirilecek. Götürü usule tabi olanların hasılat hadleri üçte bir arttırıldı, iş yeri kira ve vergi değerleri 2 kat yükseltildi. Kurumların 1982 vergileri yüzde 40’a düşürüldü ve taksit sayısı 3’e çıkarıldı. Mali denge vergisi kademeli şekilde indirilecek, 1984’te tamamen kalkacak.”
Aynı sayfada Milli Piyango çekilişi, otomobil kazanan talihliler ve tombala oyunları gibi haberler, ağır gündemin yanında okura yılbaşı sonrası küçük umutlar ve kaçış alanları sunmaktaydı. Diğer haberler ise dönemin karanlık arka planı kendini daha sert biçimde hissettiriyordu. Yılbaşı gecesi bir ailenin tüpgaz faciasında hayatını kaybetmesi, trafik kazaları ve adli haberler de toplumsal kırılganlığın ve güvensizliğin gündelik hayata nasıl sirayet ettiğini ortaya koyuyordu.


