Demirel “Kimseden yardım ve atıfet istemiyorum” dedi

24 Haziran 1970

24 Haziran 1970… Türkiye’de yine gündem gergindi. 15-16 Haziran işçi olayları ile Örfî İdare ilan edilmiş; sendikalar ile politikacılar arasındaki kriz grevlerin uzamasına sebep oluyordu. Öte yandan Başbakan Süleyman Demirel’e yönelik birtakım iddialar ortaya atılıyordu. Gelin o günlere dönelim.

Tarih, 24 Haziran 1970. İşçi hareketleri ülkenin her yerini sarmıştı. İşçi hakları, iş verenler tarafından tarumar ediliyor, sendikalar ve sivil toplum örgütleri ile işçiler bu duruma direniyordu. Grevler, eylemler vasıtasıyla dile getirilen hak talepleri, ülkenin en zorlu mücadelelerinden birini oluşturuyordu. Zira çatışmaların boyutu, siyasileşiyor; DİSK ile dönemin politikacıları arasındaki gerginlik git gide artıyordu. O günün tanıklarından biri olan dönemin önde gelen gazetesi Tercüman’ın manşetlerinden biri “Halil Tun, DİSK ve Ecevit’i suçladı” başlığıyla atılmıştı. Bu başlık ile aktarılan haber, aslında gerilimin hatlarını o günün olayları içerisinde açık bir şekilde gösteriyor gibiydi: “Türk-İş Yönetim Kurulu tarafından yurdun çeşitli illerinde mitingler düzenleyerek olayların iç yüzünün ve işçi hareketi üzerinde ‘oynanmak istenen kumarın’ açıklanması kararı alınmıştır. Yönetim kurulunun kararlarını ve görüşlerini açıklamak üzere dün bir basın toplantısı yapan Genel Sekreter Halil Tunç, Sendikalar Kanunu’nda yapılmak istenen değişiklerin yanlış anlatıldığını ileri sürmüş, DİSK’i bu arada, olaylardan sonra takındığı tutumdan dolayı CHP Genel Sekreteri Ecevit’i suçlamıştır. Tunç, sendikacılığın gelişmesi ile ilgili izahlarından sonra DİSK hakkında şunları söylemiştir: ‘Sendikalar Kanunu değişikliği aleyhinde bulunan DİSL ve ona bağlı kuruluşların iş kollarındaki işçilerin üçte birini dahi temsil etmediği kendi itiraflarıyla tescil edilmiştir. İtirazlara sebep olan noter vasıtasıyla istifa hususu Türk-İş tarafından ortaya atılan bir görüş değil, DİSK ve ona bağlı kuruluşların tüzüklerinde yer almıştır. Bu olayların teşvikçisi ve başlıca sorumlusu DİSK’tir. Hiçbir zaman Türk-İş ile dürüst mücadele metodunu seçmemiştir. Bu yüzden de güçsüzlüğün verdiği asabiyet içinde hareket etmektedir. 5 yıllık faaliyetleri sürecince 36 iş kolundan 35’inde işçinin itimadını kazanamamış bulunan DİSK kurucusu isim babası ve hamisi TİP gibi Türk işçisinden itibar görmemiştir. DİSK’in grev gücü yoktur, işgalle, boykotla hak almaya çalışmıştır.’”

Tercüman’ın manşetine taşıdığı bir diğer habere göre, Esnaf-Sanatkârlar Konfederasyonu Türk-İş’i desteklediğini bildirmişti. Haber şöyleydi: “Sıkıyönetimin ilanından sonra grev ve direnişte bulunan işçilerden İstanbul’da İzsal Döküm Sanayi Fabrikası dışında kalanlar çalışmaya başlamışlardır. İzsal’da çalışan 650 işçi, komutanlığın ‘Örfi İdare ilan edilmeden önce greve başlamıştık’ demektedirler. Saat ücretlerine 100 kuruş zam isteyen işçiler ‘7 Nisan’dan bugüne kadar grevdeyiz. İstediğimiz verilsin çalışmaya başlayalım’ demişlerdir. Öte yandan Derby Lastik Fabrikası işçileri dün sabah iş başı yamamışlar ancak saat 13.00’ten itibaren tekrar çalışmaya başlamışlardır. 15 Haziran olaylarına öncülük ettikleri iddiası ile İzmit’te yakalanan 31 işçi, askerî makamlara teslim edilmişlerdir. Askerî cezaevinde muhafaza edilen bu şahısların İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanacakları belirtilmiştir.”

Ülke bu haberlerle doluyken bir yandan Başbakan Süleyman Demirel hakkında soruşturma hazırlığı yapılıyordu. AP Ortak Grubu Başbakan Demirel hakkındaki iddiaları incelemek üzere TBMM Soruşturma Komisyonu’nun çalışmalarının devam etmesine karar vermişti. Bunun üzerine Demirel ise “Kimseden yardım ve atıfet istemiyorum” demişti. Haberi Tercüman manşetine taşıyarak detaylarına yönelik şöyle yazmıştı: “AP Ortak Grubu, dün yaptığı toplantıda Başbakan Demirel hakkındaki iddiaları incelemek üzere kurulmuş olan TBMM Soruşturma Hazırlık Komisyonu’nun çalışmalarına devam etmesine karar vermiştir. Bugün yapılacak olan TBMM toplantısında, grup olarak bu yolda oy kullanılacak ve daha evvel istifa etmiş olan, Soruşturma Hazırlık Komisyonu Başkanı İzmir Milletvekili İhsan Gürsan’ın yerine AP Niğde Milletvekili Naci Çerezci aday gösterilecektir. Demirel, grupta Soruşturma Hazırlık Komisyonu’na yapılan seçimden sonra söz almış ve şunları söylemiştir: ‘Bu zamana kadar 132’inci maddesiyle ilgili çeşitli münakaşalar yapıldı. Bu münakaşaların büyük çoğunluğu AP Genel Başkanı ve Başbakan olarak beni tahrip etme hedefine yöneldi. Bir hukuk meselesi münakaşa edilirken kaçtı, sığındı gibi istismarlar yapıldı. Hâlbuki 19. dava açılmış, herkesin söylediğini ispat fırsatı bol bol verilmişti. Kimse ortaya çıkmadı. Ve şu ana kadar bir delil ortaya koyamadı. Arkadaşlarımdan ricam şudur: Mesele hiçbir şekilde uzatılmamalı ve bize atfedilecek sebeplerden dolayı sürüncemede bırakılmamalıdır. Tetkikat bir an evvel yapılıp bir neticeye başlanmalıdır. Daha evvel de söylediğim gibi kamu hizmeti görüp de iftira ve karalarına maruz kalan tek kişi ben değilim. Beni korumanızı istemiyorum, kimseden atıfet de istemiyorum. İstediğim tek şey, adaletin ve hakkın tecellisidir. Şimdi, herkesi, dünya âlemi tekrar davet ediyorum. Herkes ne biliyorsa söylesin, söylemek kâfi değil, ortaya delil koysun. T.C. Hükûmeti Başbakanı olarak namus, fazilet ve şeref planında isnatta bulunup, kendine güvenen herkesle boy ölçüşmeye hazırım. Hiçbir füturum yoktur.”

Siyasi gündemin yanında başka sorunlar da yaşanmaktaydı. Arkeoloji Müzesi Hazine Dairesi soyulmak istenmişti. Şebeke olduğu sanılan meçhul şahıslara toplum polisi ateş açmış, sanıklar da kaçmıştı. Tercüman’ın haberi şöyle: “Dünyanın en zengin tarihî eserlerinin korunduğu İstanbul Arkeoloji Müzesi dün gece yarısı soyulmak tehlikesi atlatmıştır. Büyük bir şans eseri olarak gece bekçisinin dolaşması sırasında ortaya çıkan hadise sonunda soyguncu tahmin edilen şahıslar 10 metrelik duvardan atlayarak kaçmışlardır.”

Korgeneral Erçıkan’ın evine dinamit atıldı

12 Nisan 1971
12 Mart Muhtırası sonrası Türkiye’de artan gerilim, 12 Nisan 1971 tarihli Tercüman manşetine de yansıdı: Bir korgeneralin evine düzenlenen saldırı, siyasal şiddetin ulaştığı noktayı gözler önüne sererken, ülkenin derinleşen krizini de simgeliyordu.

12 Nisan 1971’de Türkiye, 12 Mart Muhtırası’nın hemen sonrasındaki siyasal ve toplumsal sarsıntının etkisi altındaydı. Ordu, hükûmete verdiği muhtıra ile siyasal düzeni yeniden şekillendirme sürecini başlatmış; Süleyman Demirel istifa etmişti. Ülke genelinde sıkıyönetim ilan edilirken, sol ve sağ siyasal hareketler sert biçimde bastırılıyor, üniversitelerden sendikalara kadar geniş bir alanda gözaltılar ve tutuklamalar yaşanıyordu. Devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi adına özgürlükler kısıtlanırken, Türkiye bir yandan ideolojik kutuplaşmanın, diğer yandan askerî vesayetin belirginleştiği gergin ve belirsiz bir döneme sürüklenmişti.

12 Nisan’ın bu gergin atmosferinde, Tercüman manşetine yansıyan “Korgeneral Erçıkan’ın evine dinamit atıldı” haberi, ülkedeki siyasal şiddetin ulaştığı boyutu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyordu. 12 Mart Muhtırası sonrasında devlet otoritesini hedef alan bu tür eylemler, bir yandan güvenlik güçlerinin sert müdahalelerini meşrulaştırırken, diğer yandan toplumdaki korku ve kutuplaşmayı derinleştiriyordu. Askerî ve sivil bürokrasiye yönelik saldırılar, zaten kırılgan olan düzeni daha da sarsarken; Türkiye, hem sokakta artan şiddet olaylarıyla hem de yukarıdan dayatılan sıkı yönetim politikalarıyla çift yönlü bir baskı ve belirsizlik iklimine sürüklenmişti. Haberin detayına bakalım:

“Genel Kurmay Genel Plan, Program Başkanı Korgeneral Atıf Erçıkan’ın evine, önceki gece yarısı dinamit atılmış, dairenin duvarları çatlamış, pencere çerçeveleri ve camları parçalanmıştır. Patlama sırasında yaralanan ve ölen olmamıştır. Bahçelievler Emek Mahallesi 57. Sokak’taki üç numaralı evin dört numaralı dairesinin kapısı önünde meydana gelen patlamadan sonra, polis ekipleri şüphe üzerine bir arabada dolaşan eski Ankara Valisi’nin oğlu Sarp Koray ile Dev-Genç eski Genel Sekreteri Ruhi Koç’u yakalamışlardır.”

Türk-İş Genel Başkanı Seyfi Demirsoy ise bugün Bursa’da bir konuşma yapmış ve kumandanların 12 Mart Muhtırası’nı ele alarak “BugünTürkiye’de gerçek demokrasi olduğu iddia edilemez. Ancak ne yapalım ki şartlar öyle gerektirdi” demişti.

Tabii o esnada Deniz Gezmiş’in, daha önceki bir suçtan dolayı mahkemede yargılanacağı duyuruluyor, öte yandan işçilerin, işsizlik sigortası ve vergi adaleti sağlanması için kongredeki mücadeleleri ilan ediliyordu. Siyasi, ekonomik ve toplumsal dünya bu kadar gerginken emniyet mensuplarının Emniyet Teşkilatı’nın 126. kuruluş yıl dönümleri vesilesiyle eğlendikleri gün ise “Silahı bırak, eğlenmeye bak” başlığıyla haber ediliyordu: Eğlenerek beraber söyledikleri şarkı ise “Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm” şarkısıydı.

CHP meclisinde sağ ve sol birbirini suçladı

16 Mart 1967
16 Mart 1967’de Türkiye, ekonomik kalkınma hedefleriyle ilerlerken siyasette ve toplumda kutuplaşmaların gölgesindeydi. Tercüman gazetesi, CHP’deki iç gerilimleri, gençlik hareketlerini ve hükûmetin otorite hamlelerini tüm detaylarıyla sayfalarına taşımıştı.

16 Mart 1967 Türkiye’si, siyasette ve toplumsal yaşamda giderek belirginleşen gerilimlerle karakterize ediliyordu. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından yürürlüğe giren 1961 Anayasası, görece özgürlükçü bir ortam sağlasa da siyasi kutuplaşmayı engelleyememişti. İktidarda Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi bulunuyor, hükûmet ekonomik kalkınmayı hızlandırmak ve altyapı yatırımlarını artırmak için çaba gösteriyordu. Öte yandan üniversitelerde ve gençlik hareketlerinde sol düşünce güçleniyor, milliyetçi ve muhafazakâr çevreler ise örgütleniyordu; bu durum Türkiye’de ideolojik rekabeti keskinleştiriyordu.

Ekonomik açıdan ülke, planlı kalkınma ve sanayileşme hedefleriyle ilerliyordu. Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı kalkınma planları kapsamında kamu yatırımları ve sanayi teşvikleri sürdürülüyordu. Ancak kırsal kesimden büyük şehirlere doğru yoğun göç, İstanbul, Ankara ve İzmir’in sosyal dokusunu hızla değiştiriyordu. Gelir dağılımındaki eşitsizlikler ve işçi hareketlerinin güçlenmesi toplumsal gerilimi artırıyordu. Bu ortamda, CHP’de ortanın solu ve 8’ler arasındaki tartışmalar, partiyi içten içe sarsarken, hükûmet kanadında ise Demirel’in baskın varlığı siyasi gerilimleri ortaya koyan gelişmeleri beraberinde getiriyordu.

Peki 16 Mart 1967’de neler olmuştu? Tercüman’ın sayfaları bize neler anlatıyor?

O gün Tercüman manşetini “CHP meclisinde sağ ve sol birbirini suçladı” cümlesiyle atmış; Genel Merkez raporunu 8’lerin sert çıkarak “Bizim siyasi hayatımızda dikta ve dikta hevesi yoktur. Her çeşit kapalı rejim heveslilerinin teşhir ve takibini gereğine inanıyoruz’ cümleleri ön plana çıkmıştı. “Hasta olan İnönü toplantıya gelmedi Esengin ‘Kemalizm faşizmdir’ dedi” başlığıyla verilen haberde şunlar söyleniyordu: “Rahatsızlığından dolayı İnönü’nün iştirak etmediği CHP Parti Meclisi Satır’ın başkanlığında toplanmıştır. İnönü Parti Meclisi’ne bir mektup göndermiş, ‘Doktorların rahatsızlığımın Parti Meclisi’ne katılmama bugünler için kesin olarak engel olduğunu bildirmeleri üzerine kendimi huzurunuzda bulunmaktan üzüntüyle mahrum ediyorum. Mazur görmenizi rica eder, başarı dileklerimi sunarım’ demiştir. İnönü, Parti Meclisi’ne gönderdiği ikinci bir mektupta da bütün uyarmalara rağmen Parti içinde belirli bir çevreden gelen ve partiyi yaralayıcı bir huzursuzluk kaynağı olan tahriklerin sona ermediğini bildirmiş, duruma hâl çaresi bulmak üzere Kurultay’ın 14 Nisan’da toplanacağını açıklamıştır. Parti Meclisi’nin saat 10’da başlayan toplantısında ilk münakaşa toplantının açık yapılıp yapılmamasının müzakeresi sırasında çıkmıştır. Bir saat devam eden görüşmeler sırasında Reşit Ülker, Yönetim Kurulu raporunun daha evvel basına dağıtılması ile bir emrivaki yapıldığını, CHP’nin 43 yıllık tarihinde hiçbir Parti Meclisi toplantısının açık yapılmadığını söylemiş, toplantının her zamanki gibi kapalı yapılmasını istemiştir. Bu sırada İsmail Rüştü Aksal da bir konuşma yapmış, Parti Meclisi toplantılarında partinin iç meselelerinin görüşüldüğünü, açık toplantı yapılamayacağını bildirmiştir. Toplantının, basın ile senatör ve milletvekillerine açık olması kararı verildikten sonra da Aksal, ‘Ben böyle bir Parti Meclisi’nde bulunamam’ diyerek salonu terk etmiştir. Merkez Yönetim Kurulu raporunun okunmasından ve 8’lerin isteklerini kapsayan bir önergenin gündeme alınmasından sonra, 37 üye konuşmak için söz istemiş, daha sonra İlhami Sancar ve Orhan Erkanlı’nın teklifleri ile konuşmalar 15’er dakika ile sınırlandırılmıştır. Yönetim Kurulu’nın hazırladığı 30 sayfalık raporun 16 sayfası 8’lere ayrılmıştır. Raporun bu kısmında 8’lerin yarayıcı davranışlarının artan bir sorumsuzlukla devam ettiği belirtilmiş, bundan önceki Parti Meclisi toplantısından itibaren 8’lerin tutumu tahlil edilmiştir. Bazı grup yönetici ve üyelerinin ortanın solu hareketini baltalamak için ellerinden geleni yaptıkları, Genel Başkan’a cephe alıp partiyi iki ayrı yönetime bağlamış gibi gösterdikleri belirtilen raporda daha sonra şöyle denilmektedir: ‘Haksız olduklarını anlamaları gerekenlerin, demokrasinin açık kuralı uyarınca bu görüşlere uymaları yerine Feyzioğlu’nun ağzından hafta içindeki demeçlerle hâlâ hayali tehditlerden bahsetmeleri sadece hazindir. CHP’nin aşırı uçlara çekildiğini ima eden iftiralara sürüklenildiği iftirasını yerleştirmek için beyhude çabalara her gün bir yenisini ekleyenler, 18. Kurultay’ımızdan parti meclisinden, iller teşkilatı görevlilerinden ve teşkilat bünyemizden, nihayet yaşayan en büyük Atatürkçü olan İnönü’den daha çok Atatürkçü imiş gibi görünmeye çalışan bir avuç kimsenin gerçekte CHP’ye ne ölçüde zarar verici bir mücadeleye giriştikleri ortadadır. Ve bu mücadeleden dönmek düşüncesinde olmadıkları da son demeçlerle bir defa daha çığa çıkmaktadır.’”

İşin rengi git gide değişmekteydi. Haberin devamında şöyle söyleniyordu: “Ecevitçilerin ortanın solunu sosyalizm şeklinde yorumladıkları bildirilen önergede, CHP’nin sosyalist olmadığını söyleyenlere, yani 8’lere ‘Medrese yobazı’ denildiği de ifade edilmiş;  ‘Unutuluyor ki CHP sosyalist değildir, diyen bizzat Atatürk’tür, İnönü’dir, CHP Kurultayı’dır. CHP’liler bu oyunlara gelmemelidir. Bizim çabamız bu gibi oyunları etkisiz bırakmaktan başka bir şey değildir. Kendilerine mevki verdiğimiz kişiler, İnönü’ye en hafif tabiri ile saygısızlık yapmışlardır’ denilmiştir. Hüsnü Özkan ise 8’leri yeraltı faaliyetleri yapmakla suçlamış, 8’leri ima ederek bazı CHP’lilerin AP’li Aydın Yalçın ve Muhittin Güven ile birlikte toplantılar yaptıklarını söylemiştir. Özkan’ın konuşması 8’ler tarafından tepki ile karşılanmış, Melen ve Feyzioğlu ‘Kimdir bunlar? Yalan söylüyorsun’ diye bağırmışlardır. Özkan’ın ‘Gocunmayın’ demesi üzerine Feyzioğlu ayağa kalkmış ve ‘Şimdi de bunu çıkardınız. Mertçe söyleyin, kimdir bu CHP’liler? Yalan imalathanesini, eroin imalathanesi gibi basıncaya kadar bu işin üzerine düşeceğiz’ demiştir. Kenan Esengin ‘Kemalizm faşizmdir’ şeklinde konuşmuştur. Bu sözler üzerine Esengil sözlerini tevil etme yoluna sapmıştır.”

CHP’de bu tür gerilimler yaşanırken hükûmet kanadında başka şeyler yaşanıyordu. Başbakan Süleyman Demirel, ziyaret ettiği Erzurum’da kendisine “paşa” unvanı verilmişti. Sembolik bir unvan olsa da muhalefet kanadındaki gerginliğin yanında hükûmetin otorite meşruiyetini sağlayan ilginç bir gelişme olarak kamuoyuna duyurulmuştu. “Süleyman Demirel paşa oldu” başlığıyla verilen bu haberin detayı şöyleydi: “Bir doğu türküsü vardır. ‘Ağam Süleyman, Paşam Süleyman’ diye başlar bu türkü… Başbakan Süleyman Demirel, özel Amerikan parka ve botlarıyla, başına da general kokartını taşıyan kürklü askerî kalpak giydi, eline general asasını aldı. Millî Savunma Bakanı ve öteki sivil davetliler de tatbikat elbisesi giydiler. Savunmada olan bir tümen muharebe grubunun karşı taarruzu olarak başlayan son günkü tatbikat gece takviyeli piyade grubunun atışları ile sonuçlanmıştır. Kışa, soğuğa, kara tahammül edebilmeyi, bu şartlar altında her türlü silah ve aracı kullanabilmeyi öngördüğü açıklanan Gürsel, 67 Kış Tatbikatı’nın saat 10.45’ten itibaren Diyarbakır’dan gelen F-14 jet uçakları da katılmıştır. Jetlerin alçalarak düşman mevzilerine son darbeyi indiren bombalarından sonra topçu atışı devam etmiş ve Mehmetçikler ‘Allah Allah’ sesleriyle düşmanı geri çekilmeye mecbur etmişlerdir. Bu tatbikatta ilk defa orduya yeni alınan ve değeri 120 bin lira olan 32 adet ‘Her arazi aracı’ da kullanılmıştır. Tatbikatı izleyen Millî Savunma Bakanı pek yakında Türk ordusunun piyade silahı olarak G-3’ü makineli tüfek olarak da F-14’ü kullanacağını açıklamıştır.”

“Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmeli”

02 Mart 1967
1967 Türkiyesi; Soğuk Savaş gölgesinde sert ideolojik kamplaşmaların, planlı kalkınma çabalarının ve artan toplumsal gerilimlerin iç içe geçtiği bir dönemdi. 2 Mart tarihli Tercüman’ın manşeti ise antikomünist söylemin basındaki en çarpıcı yansımalarından birini ortaya koyuyordu.

2 Mart 1967 Türkiyesi, 1960 darbesinin ardından kabul edilen görece özgürlükçü anayasal düzen içinde ancak sert ideolojik kamplaşmaların gölgesinde yönetiliyordu. İktidarda, Genel Başkanlığını Süleyman Demirel’in yürüttüğü Adalet Partisi bulunuyordu. Sağ–sol ayrışması giderek keskinleşiyor; özellikle üniversitelerde, sendikal alanda ve basında sert tartışmalar yaşanıyordu. Soğuk Savaş atmosferi Türkiye’de de güçlü biçimde hissediliyor, antikomünizm devlet söyleminin ve sağ siyasetin merkezinde yer alıyordu. Ordu ise 1960 müdahalesinin ardından siyasal sistem üzerindeki ağırlığını tamamen kaybetmemiş, dikkatle izleyen ve gerektiğinde müdahale edebileceği mesajını veren bir aktör konumundaydı.

Ekonomik açıdan Türkiye, planlı kalkınma döneminin içindeydi. Devlet Planlama Teşkilatı öncülüğünde sanayileşme hamleleri sürüyor; ithal ikameci modelle yerli üretim artırılmaya çalışılıyordu. Ancak bütçe açıkları, enflasyon baskısı ve döviz kıtlığı gündemin önemli başlıklarıydı. Kırsal kesimde yoksulluk yaygınlığını korurken, kentlere göç hızlanıyor; gecekondu mahalleleri büyüyordu. İşçi hareketleri ve sendikal örgütlenme güç kazanıyor, grevler kamuoyunda daha görünür hâle geliyordu. Bu ekonomik tablo, siyasal kutuplaşmayı da besleyen bir zemin oluşturuyordu.

Toplumsal atmosfer ise hem modernleşme iddiası hem de ideolojik gerilimle şekilleniyordu. 2 Mart 1967 tarihli Tercüman gazetesinin manşeti, dönemin ruhunu açık biçimde yansıtmaktaydı: “Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmeli” ifadesiyle sert bir antikomünist söylem öne çıkarılmıştı. Gazetede köylere “fitne tohumu” atıldığı iddiaları, komünizmin bir tehdit olarak sunulması ve Mustafa Kemal Atatürk’ün adının bu tartışmalar içinde anılması, ideolojik mücadelenin kamuoyuna aktarılan yönetim dilini gösteriyordu. Manşete verilen haberin detayı şöyleydi:

“Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural, bütün birliklere yayınladığı bir emirnamede gene komünizm tehlikesi üzerinde durmuş ve Atatürk’ün ‘Türk âleminde en büyük düşmanı komünistliktir, her görüldüğü yerde ezilmelidir’ sözünü naklettikten sonra ‘Komünizm yılanı görüldüğü yerde ezilmelidir, milletimizin var olması buna bağlıdır’ demiştir. Tural ‘İSTH: 3593-1-66, YKF’ kod numaralı emrinde komünist idarelerin özellikleri ile demokratik rejim özelliklerine temas ederek ‘Komünizmde milleti bir ya da birkaç kişi idare eder. Bu ülkelerde tek parti vardır. Demokraside devlet adamları iyi idare gösteremezlerse seçimle halk tarafından değiştirilirler’ demiştir. Genel Kurmay Başkanı, emirnamenin muhatabı olan erlerden komünizm propagandası yapanları derhâl yakalayarak emniyet makamlarına teslim etmelerini istemiş, bunun bir vatan vazifesi olduğunu belirtmiş, ‘Komünizm yılanı taşla, dipçikle ezilir cinsten değildir’ demiştir. Tural, komünist taktiklerinden söz ederken ‘komünistler mahalli lehçelerin ayrılmasına çeşitli bölgelerdeki toplulukların dillerinin birbirine uymaz hâle getirilmesine gayret ettiklerini’ iler sürmüş, bunun milleti parçalayıp komünistlere yem hâline getireceğini ifade ettikten sonra, ‘Millet olarak böyle bir akıbete düşmemek için temiz Türkçemizi bozmadan konuşmalıyız’ demiştir. Genel Kurmay Başkanı, daha sonra komünistlerin köylerde ‘fitne tohumları’ attıklarını söylemiş ve şöyle devam etmiştir: ‘Komünistler türlü vesilelerle köylerimizde fitne tohumlarını atacak propagandalar yapar ve vatandaşlarımızı kandırarak yanlış ve zararlı yollara sürükler. Böylece millî benliğimizi bozmaya çalışırlar. Satılmış insanlar bazen Atatürkçü, bazı kere din adamı, milliyetçi gibi vasıflarla karşımıza çıkar ve bu maske altında fikirleri çelmeye, zehirlerini akıtmaya uğraşırlar.’ Tural, daha sonra komünistlerin propaganda taktiklerinden söz ederek şöyle demektedir: ‘Komünistler madem ki şahsın karnını devlet doyuruyor, o hâlde mal ve mülke ne lüzum var demektedirler. Bu noktadan hareket ederek servet sahibi olanlara karşı, malı olmayanları veya az olanları kışkırtırlar. Hâlbuki insanlar dünyaya çalışmak, kazanmak ve insan gibi yaşamak için gelmişlerdir. Malı, çocukları ve hürriyeti olmayan insan, insan sayılmaz.’”

Tabii komünizm karşıtı söylemlerin yanı sıra aynı sayfada bütçe açığı, zamlar ve toplumsal olaylara dair haberler de yer alıyordu.  Bu hadiseler, 1967 Türkiyesi’nin sert politik söylemlerle şekillenen çok katmanlı yapısını ortaya koyuyordu.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...