
Demirel, hükûmet programını Meclis ve Senato’da okudu
28 Temmuz 1977 tarihli Tercüman gazetesi; Demirel’in Meclis'e sunduğu II. MC Hükûmeti programını, Kâmran İnan’ın aştığı bakanlık krizini ve Ecevit’in muhalefet çıkışını manşetlerine taşıyor. Güvenoyu öncesi Ankara’daki yüksek siyasi tansiyon, gazete sayfalarında tüm hatlarıyla hissettiriliyor.
28 Temmuz 1977 Türkiye'si; siyasi kutuplaşmanın, ağır ekonomik krizin ve toplumsal şiddetin tırmandığı çalkantılı bir atmosferde, Süleyman Demirel başbakanlığında yeni kurulan İkinci Milliyetçi Cephe (MC) Hükûmeti ile kritik bir virajdan geçmekteydi. Ülke bir yandan döviz darboğazı, karaborsa ve güvenlik endişeleriyle boğuşurken, diğer yandan gözler Meclis'teki siyasi dengelere ve yeni hükûmetin güvenoyu sürecine çevrilmişti. İşte bu sıcak atmosferde yayımlanan 28 Temmuz 1977 tarihli Tercüman gazetesi de sayfalarını II. MC Hükûmeti'nin Meclis'e sunulan programına, iktidar cephesindeki iç krizlere ve muhalefetin tepkilerine ayırarak dönemin siyasi panoramasına tanıklık etmekteydi.
28 Temmuz 1977 tarihli Tercüman gazetesinin ana manşeti, yeni kurulan İkinci Milliyetçi Cephe (AP-MSP-MHP) koalisyonunun Meclis mesaisine odaklanıyor. Gazete, "Demirel, Hükûmet Programını Meclis ve Senato'da Okudu" manşetiyle verdiği haberde, 36 sayfalık programın Başbakan Süleyman Demirel tarafından her iki kanatta da ayrı ayrı okunduğunu aktarıyor. Haberde dolaylı anlatımla yer alan bilgilere göre, müzakerelerin cumartesi günü tamamlanması hâlinde 1 Ağustos'ta güven oylamasına gidilmesi planlanıyor. Tercüman'ın satır aralarından aktardığı kadarıyla programda; kanunsuz fiillerin eşit uygulamalarla önlenerek kanun hakimiyetinin sağlanacağı, iktidar ve muhalefet arasındaki gerginliğin yerini uzlaşmaya bırakması için çaba gösterileceği ve seçmen yaşının 18'e düşürüleceği ifade ediliyor.
Tercüman'ın detaylandırdığı hükûmet programında ekonomik, toplumsal ve dış politikaya dair iddialı vaatler de yer alıyor. Hükûmetin hedeflerini okuyucuya özetleyen habere göre; 163. madde tadil edilecek, müstehcen neşriyat önlenecek ve manevi ilimler üniversitesi kurulacak. Ayrıca din derslerinin din eğitimi almış kişilerce verileceği belirtiliyor. Ekonomik alanda bankacılık ve sigortacılık sistemlerinin yeniden düzenleneceği, yüksek faiz uygulamasının kaldırılarak faizsiz kredi sistemine geçilmeye çalışılacağı ve memur maaşlarının daha adil bir seviyeye çekileceği aktarılıyor. Dış politikada ise Ege'de hakkaniyete uygun bir iş birliği hedeflendiği, Kıbrıs'ta ise toplumlararası görüşmeler yoluyla kalıcı bir çözüme ulaşılacağına inanıldığı vurgulanıyor.
Gazetenin aynı günkü bir diğer dikkat çekici manşeti ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı etrafında dönen krize ve krizin çözümüne ayrılmış: "Kâmran İnan Bakanlık'ta kaldı." Tercüman'ın haberine göre, Adalet Partisi (AP) Senato ve Meclis ortak grubu, Başbakan Demirel'in de desteğiyle Bitlis Senatörü Kâmran İnan'ın görevine devam etmesi yönünde ittifakla karar aldı. Gazete, İnan'ın kuliste gazetecilere yaptığı açıklamaları doğrudan alıntılayarak sunuyor. Kendi aldığı prensip kararının partisini yıpratmak amacıyla istismar edilmesinden yakınan İnan, durumu, "Bir AP'li parlamenter kendi gruplarının ittifakla aldığı karara ancak uymak durumundadır. Zevkle, şerefle uyarım" sözleriyle değerlendiriyor ve ekliyor: "Benim her adımımın amacı partimin güçlenmesidir. Ben AP ile varım."
Tercüman gazetesi, dönemin CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in bu süreçteki tavrını ise "Bir Talihsiz Çıkış Daha..." başlığıyla eleştiriyor. Haberde dolaylı bir dille, Ecevit'in düzenlediği basın toplantısında Enerji Bakanlığı koltuğu boşken hükûmet programının Meclis'e sunulmasının Anayasa'ya aykırı olduğunu iddia ettiği aktarılıyor. Ancak gazete, Ecevit bu iddiada bulunurken Kâmran İnan'ın çoktan bakanlıkta kalmayı kabul ettiğini vurgulayarak durumu muhalefet açısından bir siyasi iletişim kazası olarak resmediyor. Nitekim haberde İnan'ın Ecevit'e verdiği doğrudan yanıt da yer alıyor: "Sayın Ecevit, durumumla ilgili açıklamayı yapmakta geç kaldı." Bu tablo, Tercüman'ın sütunlarında iktidar cephesindeki bir iç krizin tatlıya bağlandığı, muhalefetin ise siyasi gelişmelerin gerisinde kaldığı şeklinde özetleniyor.
“Söz hakkı olmayan köledir”
"Devletleştirme, reform değildir. Reformda iyileştirme mevcuttur. Devletin her yaptığını reform saymayalım." Demirel, 1972 Eylül’ünde bu sözlerle devletleştirme ile reformu birbirine karıştırmamak gerektiğini savunmuştu. Zamanın Türkiye’si vatandaşlık ve demokratik hakların gündemde olduğu ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarının halkı önemli ölçüde yönlendirdiği bir dönemden geçiyordu.
Haberin devamında Demirel, özel sektör, Türkiye'nin kalkınması ve rejim konularında şunları söylüyordu: "Biz hiçbir şeyi olmayan, kişilerden müteşekkil bir toplumu düşünemiyoruz. Herkesin bir şeyi olsun istiyoruz. Herkes söz sahibi olsun istiyoruz. Siyasi ve iktisadi kişiliği olmayı bu manada anlıyoruz. Siyasi ve iktisadi kişilik yoksa vatandaşlık yerini kölelik alır. Bu itibarla siyasi ve iktisadi kişiliği vatandaşlığın en önemli unsuru saymışız. Türkiye'de demokrasi ve kalkınma hamlelerinin hedefini bu hamlelerin başarıya ulaşması ve devamlılığında, Türk vatandaşının buna sahip çıkmasında bulunuyoruz. Rejimin Türk vatandaşına hak tanıdığı şeyleri korumasını, huzurun temel şartı sayıyoruz." Demirel, konuşmasında vatandaş ile Cumhuriyet arasındaki ilişkiye özellikle dikkat çekiyordu. “Vatandaş, cumhuriyetin kalbidir. Haklarına sahip çıkmazsa, cumhuriyete sahip çıkmamış olur." Ve ekliyor: "Söz hakkı olmayan köledir." Demirel'e göre söz ve düşünce özgürlüğünün varlığı kadar, bu özgürlüklerin güvence altında bulunması da demokratik hayatın temel şartlarından biriydi. Bu nedenle vatandaşın yalnızca kendisine tanınan hakları bilmesi değil, bu hakların kullanılmasını sağlayacak güvencelerin de bulunması gerektiğini savunuyordu. Siyasi ve iktisadi kişiliklere alan açıyordu. Vatandaşlığın bir köleliğe dönmesini reddediyordu.
Demirel, "anormal dönem" başlığı altında üniversite gençliğine de değiniyordu. “Bir anormal dönemdir. Türkiye’nin geçirdiği, üniversite gençliğinin tümünü suçlamayalım. Üniversite gençliği bizimdir. Kendi çocuklarımız. Yarın bu memleketin idaresi bu genç kuşaklara geçecektir. Türkiye üniversitelerini felce uğratan bu dönemler aşılacaktır”. 3-4 anarşistin halkı galeyana getirmeyeceğini söyleyerek Türk milletine devletin gücüne inanması gerektiğini söylüyordu.
Demirel, Türkiye’nin demokratik düzeninin güçlendirilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Hakların yalnızca metinlerde tanınmasının yeterli olmadığını belirten AP Genel Başkanı, vatandaşın sahip olduğu hakların gerçek hayatta kullanılabilmesinin önemine işaret ediyordu. Önceki gece Aksaray'da bir konuşma yapmış ve “Rejimdeki sıkıntılar aşılacaktır. Bunu da kavga ederek, dövüşerek değil, ahenkle yapmalıyız” diyerek bazı özeleştirilerde bulunuyordu.
Gazete haberi Nevşehir il kongresine katıldıktan sonra Ankara'ya dönen Demirel'in yolunun Aksaraylılar tarafından kesildiğini ve kendisine sevgi gösterileri yapıldığını da es geçmiyor. Demirel, Türkiye için yeni bir devir ve ufuğun göründüğü müjdesini veriyordu. Cumhuriyetin 50 yılda yaptıklarını 5 yıl içinde yapmanın mümkün olduğunu, Türkiye’nin huzur, birlik ve dirliğe olan ihtiyacını vurguluyordu.
Demirel’in Bolu’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi haklar, vatandaşlık ve demokratik katılım tartışmalarının öne çıktığı bir dönemde AP’nin yaklaşımını ortaya koyuyor.
180 bin memur ekimde 2 derece ilerleme yapacak
3 Eylül 1972 tarihli Tercüman gazetesi, yaklaşık 180 bin memuru ilgilendiren yeni düzenlemeyi “180 bin memur ekimde 2 derece ilerleme yapacak” manşetiyle duyuruyor. “Kararname yakında yürürlüğe giriyor” başlığıyla verilen haberde, memurların özlük haklarında yapılacak değişikliklerin ayrıntıları aktarılırken, düzenlemenin ekim ayında uygulanmaya başlanacağı bildiriliyor. Yeni düzenleme, memurların mevcut derece ve kademelerinin yeniden değerlendirilmesini ve belirli şartları taşıyan çalışanların daha üst derecelere ilerlemesini öngörüyordu.
1972 Türkiye’sinde kamu çalışanlarının özlük ve ekonomik hakları önemli gündem maddelerinden biriydi. Tercüman’ın nüshasında yer alan haberde, yaklaşık 180 bin memurun kadro derecelerinde iki derece ilerleme yapılacağı belirtilerek memurların uzun süredir beklediği bazı haklarda iyileştirmeye gidileceğinin haberi veriliyordu. Bunu yanında bedava tedavi yönetmeliği de yürürlüğe giriyordu. Personel Kanunu’nun uygulanması sırasında ortaya çıkan intibak sorunlarının memurlar açısından önemli bir mesele oluşturduğu belirtiliyordu. Maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu’nun açıklamalarına yer verilen haberde, özellikle öğretmenler başta olmak üzere çeşitli memur gruplarının özlük haklarında yaşanan sorunların giderilmesi üzerinde duruluyordu. 1972 yılı sonu ile 1973 yılı içinde memur meselelerinin büyük ölçüde çözüme ulaştırılacağının müjdesi de veriliyordu.
Gazetenin vurguladığı bir diğer bilgi ise birikmiş maaş farklarının 1973 yılında ödeneceği yönündeydi. Memurlara en az bir maaş tutarında ödeme yapılacağı aktarılırken, kamu çalışanlarının ekonomik beklentilerine de dikkat çekiliyordu. Haberde ayrıca memurlar için mesken kredisi açılacağı bilgisi de yer alıyordu. Böylece dönemin kamu personel politikasında sadece derece ve kademe düzenlemesi değil, çalışanların ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarına yönelik destekler de gündeme getiriliyordu.
Tercüman’ın 3 Eylül 1972 manşetleri, dönemin kamu çalışanlarının derece, kademe, maaş farkları ve sosyal haklar etrafındaki beklentilerini gözler önüne sererken, devletin personel politikasında kapsamlı bir düzenleme arayışına da işaret ediyor.
İşsizlik artıyor
1978’de döviz darlığı, ham madde yokluğu ve tıkanan krediler sanayi çarklarını durdurma noktasına getirirken; kitlesel işten çıkarmalar çığ gibi büyüyordu. Bu ekonomik durgunluk halk ve piyasa üzerinde çeşitli gerginliklere sebep oluyordu. Sanayi sektöründe toplu işten çıkarmalar ve büyük fabrikaların düşük kapasite çalışması birçok iş yeri ve fabrikanın kapanmasına sebep olurken; özellikle inşaat sektöründe 2 milyona yakın işçinin perişan duruma düştüğünü, büyük fabrikaların milyonluk teçhizatlarını satabilmek adına gazetelere ilan verildiği görülüyordu.
O günlerde, yani 7 Ağustos 1978’de fırıncıların Pazar tatili ve grev uygulamaları, enflasyonla birleşince Ramazan’ın ilk günlerinde birçok ilde pide ve ekmek üretimi sıkıntıya girmişti. Ekmek büfeleri ve fırın önlerinde uzun kuyruklar oluşturan İstanbul halkından sonra İzmir’de fırın işverenlerinin hafta tatili uygulamasına başlaması sonucu İzmir halkı ekmeksiz kaldı.
Fiyat artışının sadece iç talebin değil, ihracatın gelişmesini de olumsuz etkilediğini, para piyasasında daralma ve kredi hacimlerinin düşmesinin toplu işçi çıkarımı neticesi doğuruyordu. İktisat Fakültesi Profesörü Nevzat Yalçıntaş, aşırı taleplerin ve kıdem tazminatlarının artmasının istihdam ve işçi-işveren çatışmasını körüklediğini savunuyor ve gelecekte en önemli meselenin işsizlik hacminin artışı olacağını vurguluyordu.
Gerçek işsiz sayısının kesin rakamları belirtilmese de resmî istatistiklerin en az iki katı olduğu öne sürülmekteydi. İşten çıkarmalara ve enflasyona karşı sendikalar ve işçi konfederasyonları, tepkilerini grev kararlarıyla göstermişti. Bir önceki yıla göre %17 artan işsizlik oranının yanı sıra; İstanbul’da sadece Mayıs ayında İşçi Bulma Kurumu’na başvuran işsiz sayısının “74.117” rakamına ulaştığı belirtilmişti. Bunun yanında diğer büyük sanayi bölgelerinden İzmir, Ankara ve Adana’da kapanan fabrika sayıları günden güne artmaktaydı. Kocaeli’nde “parasal sorunları ve ham madde yokluğunu” sebep gösteren Bölge Çalışma Müdürlüğü yetkilileri; çıkarılan işçilerin yürüyüş düzenleyerek sendikaları protesto edeceği, müesseselerin işçi maaşlarını ödeyemediğini bildiriyordu. Bunun yanı sıra halkın kafa karışıklığı da bazı finansal hareketlere kalkışmaya sebep veriyor; dönemin İstanbul Ticaret Odası Başkanı Celal Umur, vatandaşların altına hücum etmesini “ekonomik bir şaşkınlık” olarak tanımlamıştı.
O günlere baktığımızda sosyal bir felaket olarak işsizlik; başta otomotiv, kimya ve tekstil sanayilerindeki işten çıkarmalar Türkiye’nin ekonomik krizinin insani boyutunu gözler önüne seriyor. 1978 Türkiyesi'nde üretim çarklarının yavaşlaması ve satın alma gücünün erimesiyle derinleşen bu süreç, işsizliği sıradan bir ekonomik veri olmaktan çıkarıp toplumsal dokuyu zedeleyen bir felakete dönüştürüyor; Tercüman'ın satırları ise bu tabloyu bugüne taşıyor.


