
Demirel: “Gelecek iktidara acıyorum”
1987 Türkiye genel seçimlerine sayılı günler kalmıştı. 25 Kasım günü siyasi liderler arasındaki gerilim kamuoyunda hissediliyor, mitinglerde propagandalar yapılıyordu. Gelin 25 Kasım 1987 gününe Tercüman’ın tanıklığıyla birlikte bakalım.
25 Kasım 1987 günü Tercüman’da manşet oldukça kalabalıktı. Göze çarpan ilk başlığa bakalım: “Ekim ayı ihracatı yine 1 milyar doları aştı…” , “Dış ticaret tıkırında…” Tercüman’ın haberine göre: “İhracatın ithalatı karşılama oranı geçen yıl yüzde 66 iken bu yılın ilk on ayında yüzde 73’ü buldu. Açık azalıyor: İhracattaki olumlu gelişmeler dış ticaret ve cari işlem açığını azaltıyor. Dış ticaret açığı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 5,8’e geriledi, cari işlem açığı ise 310 milyon dolara indi. Sanayi başı çekiyor: Sanayi ürünleri ihracatı geçen yıla göre yüzde 44,2 oranında artarak on ayda 6 milyar 366 milyon dolara tarım ürünleri geliyor.”
Bir ilginç başlık ise THKP-C’den Semra Özal’a gelen açık mektup ile ilgiliydi: “Turgut Özal’ı öldüreceğiz.” Haberin detayı şöyle: “Açıklama: Acilciler’in sözcüsü Bedrettin Mahir, Bayan Özal’a hitaben, ‘Örgütümüz, Büyük Balık Operasyonu ile cezayı verecektir. Size tavsiyemiz Başbakan’ın biraz kulağını çekin’ dedi. Bomba: ANAP merkezindeki bombanın zamanında patlamadığını söyleyen Mahir, olayda ölen Mustafa Yıldız’ın ailesine 500 bin lira vereceklerini bildirdi…”
1987 Genel Seçim yaklaşırken siyasi arena elbette kızışmıştı. Tercüman’ın manşetinde de yer aldığı üzere ülke; Süleyman Demirel, Turgut Özal, Erdal İnönü ve Necmettin Erbakan’ın düellosuna şahit olmaktaydı. DYP lideri Süleyman Demirel, Özal’a hitaben “Ben hükûmet olsam bu kadar ağır enflasyonun böyle tahribat yaptığı bir toplumda dolaşamam. Bunlar iktidar olur veya olmaz, hiç umurumda değil. Asıl bundan sonra iktidar olacağa acıyorum” diyor; koalisyon olması ihtimali için de “ANAP kesinlikle iktidar olamaz, SHP’nin çabaları iktidar için yetmez; RP, MÇP ve IDP barajı aşamazlar, Ecevit limittedir” söylemlerinde bulunuyordu. ANAP lideri Turgut Özal ise seçimden yine iktidar olarak çıkacağını belirtiyor, şunları söylüyordu: “Komünist veya aşırı dinci parti için referanduma gidilmesi gerekir”, “Türkiye ile Yunanistan arasında belirli bir yumuşama sağlanmıştır. Yakın zamanda Papandreu ile buluşabiliriz”, “Türkiye Ortak Pazar’a alınmazsa Avrupa’nın Japonya’sı olur. Bu yüzyılın sonunda Avrupa’yı yakalayacağız”, “Ben işçiye karşı değilim. Kendim de işçi oldum, bizzat çalıştım”, “Türkiye’de Kürt azınlık yoktur. Kürtler bu milletin entegre bir parçasıdır. Ayrılmaz ve ayrılmayacaktır.”
İktidar mı, koalisyon mu? SHP Genel Başkanı Erdal İnönü ise önceki gün Antalya’da konuşmuştu. Meydanda “ANAP gemisini batırıp, sosyal demokratları iktidara getireceklerini” anlatan İnönü, gazetecilerle yaptığı sohbette ise İsrail’de iki zıt partinin koalisyonunu örnek göstermiş ve “Üzerimize vazife düşerse bunu da yerine getiririz” diyerek koalisyona yeşil ışık yakmayı ihmal etmemişti. Necmettin Erbakan ise “ANAP fuhuşta çağ atladı” diyerek tepkisini göstermişti. Konya ilçelerinde konuşmalar yapan RP Genel Başkanı, 4 siyasi partinin ülkeyi Batı’nın enkaz çöplüğü yapacağını söylemişti. MÇP lideri Türkeş de başka yönden tepkisini göstererek Özal ekonomisini dört ayaklı canavara benzetmiş, “İnsanlarımıza mezhep ayrımı yapmadan gereken önemi veriyoruz” demişti.
“İdare tarzını millet seçer”
Demirel, hür demokratik düzenin temel şartının vatandaşın devlet faaliyetlerini sorgulayabilmesi olduğunu belirtirken, ekonomik kalkınmanın da kişi hürriyeti ve serbest teşebbüsle mümkün olabileceğini savunuyordu. Partisinin Manisa’daki kongresinde yaptığı konuşmada Türkiye’nin yönetim anlayışına, demokratik düzene ve ekonomik kalkınmaya ilişkin önemli mesajlar veriyor. Demirel, “İdare tarzını millet seçer” diyerek egemenliğin kaynağının doğrudan millet iradesi olduğunun altını çiziyor. Demirel’e göre egemenliğin millette olması tartışılacak ya da şüphe edilecek bir konu değildi. “Hâkimiyet hakkının yegâne meşru sahibi millettir ve bu hakka dayalı yetkilerinde menşei ancak millettir.” Devletin yönetilmesi ve hüküm verme yetkisinin kaynağının millet olduğunu belirten AP lideri, bu iradenin gerçek anlamda ortaya çıkabilmesi için farklı fikirlerin serbestçe dile getirilebilmesi ve tartışılabilmesi gerektiğini söylüyor. “Yapılmadığı yerde millî iradeden bahsetmek aldatmacadır” görüşünü dile getirirken, millet hâkimiyetinin gerçekleşmesi için gerekli ilk şartın hürriyet rejimi olduğunu ifade ediyor. “Egemenliğin millette olduğu kavramı tartışma konusu, şüphe konusu değildir.”
Vatandaşın sadece seçim dönemlerinde değil, devlet faaliyetlerinin tamamında söz ve denetim hakkına sahip olması gerektiğini belirten Demirel, vatandaşın devlet faaliyetlerinin hesabını sorma hakkı bulunduğunu da söylüyor. Ona göre yönetim vatandaşa yaklaştıkça demokratik rejim zayıflamayacak, tersine güçlenecekti. Konuşmasının ekonomi bölümünde de siyasi hürriyet ile ekonomik kalkınma arasında doğrudan bir bağ kurdu. AP'nin program ve tüzüğünde ekonomik düzenin temel esaslarının Anayasa ile uyumlu olduğunu belirten Demirel, kişinin dilediği alanda çalışma hürriyetinin ve serbest teşebbüsün korunmasını savunuyordu.
Demirel’e göre ferdin yaratma gücü ve teşebbüs kabiliyeti, ekonomik ve sosyal gelişmenin vazgeçilmez unsurlarıydı. “Hürriyet içinde kalkınma” anlayışını öne çıkaran AP lideri, teşebbüs özgürlüğünün engellenmesinin yalnızca ekonomiye değil, doğrudan doğruya hürriyetlere ve demokratik rejime zarar vereceğini ifade ediyordu. Ancak devletin ekonomik hayattan tamamen çekilmesi gerektiği görüşünde de değildi. Devletin ekonomik faaliyetlere yön vermesi, altyapı yatırımlarını gerçekleştirmesi ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük ölçekli bazı faaliyetleri üstlenmesi gerektiğini belirtiyordu. Bunun yanında özel sektörün de ekonomik hayata katılımının desteklenmesi gerektiğini savunuyordu.
Demirel’in Manisa’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi tartışmaların merkezinde bulunan millet egemenliği, hürriyet, demokrasi ve ekonomik kalkınma başlıklarını bir araya getiriyor. AP liderinin ortaya koyduğu anlayışta yönetimin meşruiyet kaynağı millet, demokratik düzenin güvencesi hürriyet, ekonomik kalkınmanın dayanağı ise serbest teşebbüstü.
“İdare tarzını millet seçer” sözü de bu yaklaşımın özeti niteliğinde: Devletin nasıl yönetileceğine karar verecek makamın, doğrudan doğruya milletin iradesi olduğu mesajı verilmişti.
“Sorumsuz kişiler, girmemesi gereken yere politika soktu”
1969 Eylül’ünde Demirel, bazı sorumsuz siyasilerin politika ile hükûmet ve parlamento arasındaki ilişkilere müdahale ettiğini savunurken, Türkiye’nin ekonomik potansiyeline dikkat çekiyor. Özellikle siyasi sorumluluk sınırlarının aşılmasına tepki göstererek, Türkiye’de siyasi hayatın sağlıklı biçimde işlemesi için herkesin kendi sorumluluk alanında kalması gerektiğini savunuyor. Bazı sorumsuz siyasilerin, siyasi platformlarda yapılması gereken tartışmaları farklı alanlara taşıdığını belirten Demirel, “Girmemesi gereken yerlere bazı sorumsuz siyasiler tarafından sokulduğuna temas ederek siyasi mücadelemizin meşru platformda, meşru usullerle yapılması gerektiğini” ifade ediyor.
Konuşmasının ekonomik bölümünde Türkiye’nin son yıllardaki gelir artışına dikkat çekiyor. 1950’den 1960 yılına kadar 10 yıllık milli gelir artışının, 1960’tan 1965’e kadar geçen beş yıllık dönemde iki katına çıktığını belirten Demirel, son dört yılda milli gelirde önemli bir yükseliş yaşandığını söylüyor. Bu dönemde milli gelirin 25 milyar lira arttığını ve 73 milyardan 98 milyar liraya ulaştığını da belirterek yapılan çalışmaların önemine vurgu yapıyor. “Bizim başardığımız en önemli hususlardan birisi de Türk vatandaşının ümit meşalesini yeniden yakmış olmak ve bir hizmet devrini açmış bulunmaktır”.
“50 milyonluk Türkiye” hedefinden söz eden AP Genel Başkanı, önümüzdeki yıllarda yapılacak çalışmalarla Türkiye’nin daha yüksek bir refah seviyesine ulaşabileceğinin müjdesini veriyor. “Memleketin bütün ihtiyaçlarını bir anda giderilmesini biz herkesten çok arzu ederiz. Ancak, hepsini birden çözmeye kalkarsak hiç birisini çözemeyiz”.
Gazetecinin dört yıllık iktidar döneminde yapılan en önemli işin ne olduğu yönündeki sorusuna ise, herhangi bir basın tehdidine girişmeden, hükûmet ve parlamentonun olağanüstü idare şekillerine başvurmadan, Türk demokrasisine yapılan hizmetin en önemli iş olduğunu belirterek seçimden seçime millete hesap vermesini gösteriyor. “Dört yılda eriştiğimiz seviye 10 yıl sonrası için vadettiklerimizin teminatıdır”.
1969 Türkiye’sinin siyasi atmosferinde Demirel’in açıklamalarının merkezinde siyasi sorumluluk, demokratik düzen ve ekonomik kalkınma bulunuyordu. AP lideri, bir yandan hükûmetin icraatlarını savunurken diğer yandan siyasi mücadelenin meşru zemin içerisinde yürütülmesi gerektiğini vurguluyordu.
“Söz hakkı olmayan köledir”
"Devletleştirme, reform değildir. Reformda iyileştirme mevcuttur. Devletin her yaptığını reform saymayalım." Demirel, 1972 Eylül’ünde bu sözlerle devletleştirme ile reformu birbirine karıştırmamak gerektiğini savunmuştu. Zamanın Türkiye’si vatandaşlık ve demokratik hakların gündemde olduğu ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarının halkı önemli ölçüde yönlendirdiği bir dönemden geçiyordu.
Haberin devamında Demirel, özel sektör, Türkiye'nin kalkınması ve rejim konularında şunları söylüyordu: "Biz hiçbir şeyi olmayan, kişilerden müteşekkil bir toplumu düşünemiyoruz. Herkesin bir şeyi olsun istiyoruz. Herkes söz sahibi olsun istiyoruz. Siyasi ve iktisadi kişiliği olmayı bu manada anlıyoruz. Siyasi ve iktisadi kişilik yoksa vatandaşlık yerini kölelik alır. Bu itibarla siyasi ve iktisadi kişiliği vatandaşlığın en önemli unsuru saymışız. Türkiye'de demokrasi ve kalkınma hamlelerinin hedefini bu hamlelerin başarıya ulaşması ve devamlılığında, Türk vatandaşının buna sahip çıkmasında bulunuyoruz. Rejimin Türk vatandaşına hak tanıdığı şeyleri korumasını, huzurun temel şartı sayıyoruz." Demirel, konuşmasında vatandaş ile Cumhuriyet arasındaki ilişkiye özellikle dikkat çekiyordu. “Vatandaş, cumhuriyetin kalbidir. Haklarına sahip çıkmazsa, cumhuriyete sahip çıkmamış olur." Ve ekliyor: "Söz hakkı olmayan köledir." Demirel'e göre söz ve düşünce özgürlüğünün varlığı kadar, bu özgürlüklerin güvence altında bulunması da demokratik hayatın temel şartlarından biriydi. Bu nedenle vatandaşın yalnızca kendisine tanınan hakları bilmesi değil, bu hakların kullanılmasını sağlayacak güvencelerin de bulunması gerektiğini savunuyordu. Siyasi ve iktisadi kişiliklere alan açıyordu. Vatandaşlığın bir köleliğe dönmesini reddediyordu.
Demirel, "anormal dönem" başlığı altında üniversite gençliğine de değiniyordu. “Bir anormal dönemdir. Türkiye’nin geçirdiği, üniversite gençliğinin tümünü suçlamayalım. Üniversite gençliği bizimdir. Kendi çocuklarımız. Yarın bu memleketin idaresi bu genç kuşaklara geçecektir. Türkiye üniversitelerini felce uğratan bu dönemler aşılacaktır”. 3-4 anarşistin halkı galeyana getirmeyeceğini söyleyerek Türk milletine devletin gücüne inanması gerektiğini söylüyordu.
Demirel, Türkiye’nin demokratik düzeninin güçlendirilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Hakların yalnızca metinlerde tanınmasının yeterli olmadığını belirten AP Genel Başkanı, vatandaşın sahip olduğu hakların gerçek hayatta kullanılabilmesinin önemine işaret ediyordu. Önceki gece Aksaray'da bir konuşma yapmış ve “Rejimdeki sıkıntılar aşılacaktır. Bunu da kavga ederek, dövüşerek değil, ahenkle yapmalıyız” diyerek bazı özeleştirilerde bulunuyordu.
Gazete haberi Nevşehir il kongresine katıldıktan sonra Ankara'ya dönen Demirel'in yolunun Aksaraylılar tarafından kesildiğini ve kendisine sevgi gösterileri yapıldığını da es geçmiyor. Demirel, Türkiye için yeni bir devir ve ufuğun göründüğü müjdesini veriyordu. Cumhuriyetin 50 yılda yaptıklarını 5 yıl içinde yapmanın mümkün olduğunu, Türkiye’nin huzur, birlik ve dirliğe olan ihtiyacını vurguluyordu.
Demirel’in Bolu’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi haklar, vatandaşlık ve demokratik katılım tartışmalarının öne çıktığı bir dönemde AP’nin yaklaşımını ortaya koyuyor.


