
Demirel: “Bu hükûmet enkazdır”
21 Ocak 1979’da Türkiye, şiddetin sıradanlaştığı, ekonominin çöktüğü ve siyasetin kilitlendiği bir eşikteydi. Ecevit hükûmeti ağır eleştiriler altındayken, Demirel “Bu bir hükûmet değil, enkazdır” diyerek krizin adını koyuyor; ülke hızla 1980’e sürükleniyordu.
21 Ocak 1979. Türkiye, bir yıl öncesine göre daha da ağırlaşmış bir kriz iklimi içindeydi. Bülent Ecevit’in azınlık hükûmeti hâlen görevdeydi ancak hem Meclis’te hem de sokakta otoritesi ciddi biçimde aşınmıştı; Kahramanmaraş Katliamı’nın yarattığı travma henüz tazeydi ve siyasal şiddet neredeyse olağanlaşmıştı. Sağ-sol çatışmaları, faili meçhul cinayetler ve güvenlik zaafı devletin caydırıcılığını tartışmalı hâle getiriyordu. Ekonomide ise tablo daha karanlıktı: enflasyon kontrolden çıkmış, döviz ve akaryakıt yokluğu günlük hayatı felce uğratmış, Türkiye IMF ile stand-by anlaşmasına mecbur kalmıştı. Toplumda “yönetilememe” hissi yaygınlaşırken, erken seçim ve askerî müdahale tartışmaları artık yüksek sesle konuşulur olmuş, ülke 1980’e doğru hızla sürüklenen bir belirsizlik sarmalına girmişti.
Bu belirsizlik içindeki günlerin birinde, 21 Ocak 1978’de Tercüman manşetini şöyle attı: “Demirel ‘Böylesine başarısız bir hükûmeti millet sırtında taşımaz’ dedi. ‘Bu hükûmet enkazdır’.
Bu cümlenin devamında şu cümleler sıralanmaktaydı:
- 100 TL, bir yılda 20 TL hâline geldi.
- Türkiye bir yıl içinde işsizler ve yoklar ülkesi olmuştur.
- 1978’de 1194 vatandaşımız öldü. Bir kişi ölürse hükûmet istifa eder diyenler utanmalılar.
- Dış politika tavizci ve teslimetçidir.
- Eşgüdüm ucubesiyle tam gün kanunu ile ordu rahatsız hâle getirilmiştir.
- Sıkıyönetime gidilmesi bu hükûmetin iç politikasının iflasıdır...
- TRT, kanunları ve Anayasa’yı ihlal etmektedir. TRT yöneticilerinden hesap sorulacaktır.
Bu sözler AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’e aitti. Haberin detayına bakalım:
“AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, dün düzenlediği aylık mutad olan toplantısında iktisadi ve siyasi konulardaki görüşlerini açıklamış, ‘Rejim, liyakatsizliği himaye etmez, bu bir hükûmet değil, bir enkazdır’ demiştir. Demirel, ülkenin yoklar ülkesi hâline geldiğini, partizanlığın zulüm hâlini aldığını, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş olayların cereyan ettiğini ifade etmiş, ‘Anayasa ve kanunları zamanında uygulamayan hükûmet, siyaseten ve hukuken sorumludur. TRT Anayasa’yı ihlal etmektedir’ diye konuşmuştur. Demirel, bugünkü hükûmetin son bir yıl içinde Türkiye’nin büyük hedefine ulaşmasında hiçbir meseleye çözün bulamadığını söylemiş, hükûmeti ele geçirenlerin fevkalade kötü idaresi yüzünden çile, ızdırap, sıkıntı ve acılarla dolu günlerin geçirildiğini, bezginliğin içine düşüldüğünü söylemiş, şöyle devam etmiştir:
‘Enflasyon fevkalade hızlanmış, pahalılıkta rekor kırılmıştır. Enflasyon hızı yüzde 70’e ulaşmıştır. Fakir daha fakir olmuştur. Orta gelirli vatandaşlar fakirliğe itilmiştir. Geçen 15 yıl zarfında kalkınma hızının sıfıra düştüğü ilk yıl, 1978 yılıdır. Yeniden işyerleri de açılmadığından, çalışanlar çoğalacağına, işsizler çoğalmıştır. Ülke yoklar ülkesi olmuştur. Aspirin’den gaz yağına kadar vatandaşın en basit ihtiyaçları karşılanamaz hâle gelmiştir. Velhasıl, hükûmet partizanlığı, zulüm hâline getirmiştir. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hükûmet yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine başarısız bir hükûmeti, hiçbir millet sırtında taşımaz. Geçen bir yıl zarfında hükûmet, mesele çözen bir hükûmet olmuştur. Buna artık ‘hükûmet’ demek caiz değildir. Kendi deyimleri ile bu bir ‘enkaz’dır. Bu hükûmetin vatandaşın yüzüne bakacak hâli kalmamıştır. 1978 başında, bugünkü hükûmetin devraldığı Türkiye, karnı tok, sırtı pek bir ülke idi. Hiçbir malın yokluğu söz konusu değildi. 1978 başında Türkiye, 9.000 yerde bir trilyonluk yatırımı yürütmekteydi. Türkiye’yi ‘Borçlandı’ diye kötüleyenler, dışarıdan yemin edilen imkânların ülkenin imar ve inşasına sarf edildiğini ve vatanın sinesinde milletin hizmetinde eserlere dönüştüğünü bilemeyecek kadar gaflet içinde idiler. Bugün Türkiye’nin idaresini eline geçirmiş olanlar, günün hükûmetini kötü göstermişlerdir. Adeta ülkeyi dile düşürmüşlerdir. 5 Ocak 1978 tarihinden 16 Ocak 1979 tarihine kadar geçen bir sene 10 gün zarfında 5980 olay meydana gelmiş, 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 6948 vatandaşımız yaralanmıştır. 37 güvenlik kuvveti mensubu hayatını kaybetmiştir. 1978 öncesindeki 10 yılda cereyan eden olaylarda 508 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bunların hükûmet olduğu bir yılda ise 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Tedhiş hareketlerinin bu hükûmetten cüret ve cesaret aldığı, inkâr götürmez, eserleri ortadadır. Ülkeye Cumhuriyet’in kanlı yılını yaşatmışlardır. ‘Bir kişi ölürse, o memlekette hükûmet istifa eder’ diyenler utanmalılar. Bu olaylardan bir tanesi bu hükûmeti götürmeye yeter. Hükûmet, T.C. Anayasası’nın 111. Maddesi’ne göre Millî Güvenlik Kurulu’nu zamanında toplantıya çağırmamış ve Millî Güvenlik Kurulu’ndan tavsiye kararları almamış, aldıklarını da uygulamamıştır. Böylece, Anayasa’nın 111. Maddesini de gereği gibi işletmemiştir. Hükûmet Anayasa’nın 124. Maddesi’ndeki şartlarının aylarca önce tekemmül etmesine rağmen, bu maddenin gereğini ifade etmemiş, bunca kişi hayatını kaybettikten sonra nihayet 13 ilde sıkıyönetim ilanına gidebilmiştir. ‘Anarşi paketi’ namı altında sevk ettiği yasa tasarılarını adalet komisyonunda savunmamış, hatta her hafta görüşmelerin bir sonraki hafta yapılması talebinde bulunmuş ve bu tasarıları kendi grubundan geçiremediği için takipsiz bırakmış, Millet Meclisi’nin gündemine bile indirememiştir. Nihayet, Meclis’ten geri istemiştir. İşlenen bütün cinayetlerin büyük bir kısmının failleri meçhul kalmıştır. Kahramanmaraş’ta cereyan eden facia karşısında hükûmetin takındığı tavır, hiçbir şekilde affolunamaz. Kahramanmaraş olayları bu hükûmetin politika ve icraatlarının, basiretsizliğinin ve gafletinin neticesidir.
Hükûmet başkanı, radyo ve televizyonda yaptığı beyanları ile millet bütünlüğüne dinamit koymuştur. Ve olayları kışkırtmıştır. Olayları ‘soykırım’ olarak adlandırması, Türkiye birliğine indirilmiş bir darbedir. ‘Kurtarılmış bölgeler, kurtarılmış mahalleler, kurtarılmış kasabalar, halk mahkemeleri’ gibi maskaralıklar konuşulur hâle gelmiştir. Böyle bir tablonun meydana gelmesine seyirci kalan bir kadroya kim hükûmet diyebilir? 26 Aralık 1978 günü sıkıyönetime gidilmiş olması, aslında bu hükûmetin iç güvenlik politikasının iflası demektir. Özel bir kanunla sıkıyönetim kumandanlarına verilen yetkileri, hükûmet başkanı kullanmaya kalkmıştır. ‘Eşgüdüm’ ucubesi ile başvurulan sıkıyönetim sulandırılması, rahatsız edici ve incitici olmuştur. Esasen ‘Tam Gün’ Kanunu ile hiyerarşisi allak bullak olan Silahlı Kuvvetlerin rahatsızlığı saklanamaz hâle gelmiş ve Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Bakanı tarafından açığa vurulmuştur. Bir hükûmetin Silahlı Kuvvetleri gibi bir büyük müesseseyi rahatsız edecek bir konuyu nasıl sevk ettiğine şaşmak lazımdır. Bu hükûmet kurulduğu günden beri savunma ve Silahlı Kuvvetlerle ilgili garip davranışlarda bulunmuştur. Silahlı Kuvvetlerimizin sanki boş oturan, hiç işi gücü olmayan bir teşkilatmış gibi farz edilerek asli görevleri olan savunma için hazırlığı ile onun gereklerini bir kenara atarak tarımda ve bayındırlık işlerinde çalıştırılmalarının düşünülmesi dahi bir büyük ve vahim hatadır. 1979 bütçesinde savunmaya ayrılan ödenek, son yılların en düşük miktarını temsil etmektedir.
Tarafsız olması lazım gelen radyo ve televizyon, Anayasa’nın 26., 56. Ve 121. Maddelerinin ihlali içindedir. 31 Aralık 1978 tarihinden bu yana geçen süre zarfında, radyo ve televizyonun siyasi haberler yayınlarına ayrılan zamanının yüzde 90’ını hükûmet ve ona destek olan partiler kullanmıştır. Yüzde 10’unu ise muhalefet partileri kullanmıştır. TRT’yi yöneteneler, ‘Bizi getiren kuvvet böyle istiyor’ diye hükûmetin âleti olmuş ve keyfi idarenin oyuncağı hâline gelmişlerdir. TRT 2’nin programları hâlâ korsan radyo esasına göre yürütülmektedir. TRT’den mutlaka hesap sorulacaktır.
1978 yılında Türk parası adeta tahrip edilmiştir. 1978 yılı Türkiye’nin yatırımlar bakımından da en talihsiz yılıdır. Yatırımların hakiki gerçekleşmesi yüzde 40’ı geçmemiştir. Bu durum, ülkenin geleceği bakımından fevkalade ürkütücüdür. Makine fabrikaları hamlesi darbe yemiştir. 500’e yakın iş yeri yalnızca İstanbul’da kapanmış, 100.000’e yakın vatandaş işinden olmuştur. 1978 yılında Türk köylüsünün el emeği, alın teri, sudan ucuz hâle getirilmiştir. Köylü ezilmiştir. Devlet müteahhitlerine milyonlarca lira borcunu ödememiştir. 1978 başında filesini 300 liraya dolduran vatandaş, 1979 başında 1000 liraya doldurur hâle getirilmiştir. Çarşı-Pazar yüzlerdeki tebessümü kaldırmıştır. Bu hükûmet, 1974’te yaptığı gibi 1979 başında vatandaşı bir kaşık yağa muhtaç hâle getirmiştir. Zam hükûmetin besmelesi hâline gelmiştir. Zam furyasının daha da hızlanarak devam edeceği anlaşılmaktadır. Hükûmet Çukurova Elektrik Anonim Şirketi’nin yönetimini ele geçirmeye çalışıyor. Sırada Şekerbank gibi yarı resmî kuruluşlar vardır. Devlete ait iş yerlerindeki DİSK’leştirme hareketi devam ediyor. Sıkıyönetime rağmen kanunsuz olarak iş durdurmaya başvurabilen DİSK, hükûmet nezdinde nüfuzunu sürdürüyor. İrtikap, irtişa suiistimal iddiaları ayyuka çıkmıştır. Hapishane firarları, bu hükûmetin sanık ve suçluları dahi elinde tutmayacak kadar güçsüz olduğunu gösteriyor. Böylesine tertipler içerisinde olan bir hükûmetin hükûmet vasfı taşıdığı iddia olunamaz…”
“İdare tarzını millet seçer”
Demirel, hür demokratik düzenin temel şartının vatandaşın devlet faaliyetlerini sorgulayabilmesi olduğunu belirtirken, ekonomik kalkınmanın da kişi hürriyeti ve serbest teşebbüsle mümkün olabileceğini savunuyordu. Partisinin Manisa’daki kongresinde yaptığı konuşmada Türkiye’nin yönetim anlayışına, demokratik düzene ve ekonomik kalkınmaya ilişkin önemli mesajlar veriyor. Demirel, “İdare tarzını millet seçer” diyerek egemenliğin kaynağının doğrudan millet iradesi olduğunun altını çiziyor. Demirel’e göre egemenliğin millette olması tartışılacak ya da şüphe edilecek bir konu değildi. “Hâkimiyet hakkının yegâne meşru sahibi millettir ve bu hakka dayalı yetkilerinde menşei ancak millettir.” Devletin yönetilmesi ve hüküm verme yetkisinin kaynağının millet olduğunu belirten AP lideri, bu iradenin gerçek anlamda ortaya çıkabilmesi için farklı fikirlerin serbestçe dile getirilebilmesi ve tartışılabilmesi gerektiğini söylüyor. “Yapılmadığı yerde millî iradeden bahsetmek aldatmacadır” görüşünü dile getirirken, millet hâkimiyetinin gerçekleşmesi için gerekli ilk şartın hürriyet rejimi olduğunu ifade ediyor. “Egemenliğin millette olduğu kavramı tartışma konusu, şüphe konusu değildir.”
Vatandaşın sadece seçim dönemlerinde değil, devlet faaliyetlerinin tamamında söz ve denetim hakkına sahip olması gerektiğini belirten Demirel, vatandaşın devlet faaliyetlerinin hesabını sorma hakkı bulunduğunu da söylüyor. Ona göre yönetim vatandaşa yaklaştıkça demokratik rejim zayıflamayacak, tersine güçlenecekti. Konuşmasının ekonomi bölümünde de siyasi hürriyet ile ekonomik kalkınma arasında doğrudan bir bağ kurdu. AP'nin program ve tüzüğünde ekonomik düzenin temel esaslarının Anayasa ile uyumlu olduğunu belirten Demirel, kişinin dilediği alanda çalışma hürriyetinin ve serbest teşebbüsün korunmasını savunuyordu.
Demirel’e göre ferdin yaratma gücü ve teşebbüs kabiliyeti, ekonomik ve sosyal gelişmenin vazgeçilmez unsurlarıydı. “Hürriyet içinde kalkınma” anlayışını öne çıkaran AP lideri, teşebbüs özgürlüğünün engellenmesinin yalnızca ekonomiye değil, doğrudan doğruya hürriyetlere ve demokratik rejime zarar vereceğini ifade ediyordu. Ancak devletin ekonomik hayattan tamamen çekilmesi gerektiği görüşünde de değildi. Devletin ekonomik faaliyetlere yön vermesi, altyapı yatırımlarını gerçekleştirmesi ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük ölçekli bazı faaliyetleri üstlenmesi gerektiğini belirtiyordu. Bunun yanında özel sektörün de ekonomik hayata katılımının desteklenmesi gerektiğini savunuyordu.
Demirel’in Manisa’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi tartışmaların merkezinde bulunan millet egemenliği, hürriyet, demokrasi ve ekonomik kalkınma başlıklarını bir araya getiriyor. AP liderinin ortaya koyduğu anlayışta yönetimin meşruiyet kaynağı millet, demokratik düzenin güvencesi hürriyet, ekonomik kalkınmanın dayanağı ise serbest teşebbüstü.
“İdare tarzını millet seçer” sözü de bu yaklaşımın özeti niteliğinde: Devletin nasıl yönetileceğine karar verecek makamın, doğrudan doğruya milletin iradesi olduğu mesajı verilmişti.
“Sorumsuz kişiler, girmemesi gereken yere politika soktu”
1969 Eylül’ünde Demirel, bazı sorumsuz siyasilerin politika ile hükûmet ve parlamento arasındaki ilişkilere müdahale ettiğini savunurken, Türkiye’nin ekonomik potansiyeline dikkat çekiyor. Özellikle siyasi sorumluluk sınırlarının aşılmasına tepki göstererek, Türkiye’de siyasi hayatın sağlıklı biçimde işlemesi için herkesin kendi sorumluluk alanında kalması gerektiğini savunuyor. Bazı sorumsuz siyasilerin, siyasi platformlarda yapılması gereken tartışmaları farklı alanlara taşıdığını belirten Demirel, “Girmemesi gereken yerlere bazı sorumsuz siyasiler tarafından sokulduğuna temas ederek siyasi mücadelemizin meşru platformda, meşru usullerle yapılması gerektiğini” ifade ediyor.
Konuşmasının ekonomik bölümünde Türkiye’nin son yıllardaki gelir artışına dikkat çekiyor. 1950’den 1960 yılına kadar 10 yıllık milli gelir artışının, 1960’tan 1965’e kadar geçen beş yıllık dönemde iki katına çıktığını belirten Demirel, son dört yılda milli gelirde önemli bir yükseliş yaşandığını söylüyor. Bu dönemde milli gelirin 25 milyar lira arttığını ve 73 milyardan 98 milyar liraya ulaştığını da belirterek yapılan çalışmaların önemine vurgu yapıyor. “Bizim başardığımız en önemli hususlardan birisi de Türk vatandaşının ümit meşalesini yeniden yakmış olmak ve bir hizmet devrini açmış bulunmaktır”.
“50 milyonluk Türkiye” hedefinden söz eden AP Genel Başkanı, önümüzdeki yıllarda yapılacak çalışmalarla Türkiye’nin daha yüksek bir refah seviyesine ulaşabileceğinin müjdesini veriyor. “Memleketin bütün ihtiyaçlarını bir anda giderilmesini biz herkesten çok arzu ederiz. Ancak, hepsini birden çözmeye kalkarsak hiç birisini çözemeyiz”.
Gazetecinin dört yıllık iktidar döneminde yapılan en önemli işin ne olduğu yönündeki sorusuna ise, herhangi bir basın tehdidine girişmeden, hükûmet ve parlamentonun olağanüstü idare şekillerine başvurmadan, Türk demokrasisine yapılan hizmetin en önemli iş olduğunu belirterek seçimden seçime millete hesap vermesini gösteriyor. “Dört yılda eriştiğimiz seviye 10 yıl sonrası için vadettiklerimizin teminatıdır”.
1969 Türkiye’sinin siyasi atmosferinde Demirel’in açıklamalarının merkezinde siyasi sorumluluk, demokratik düzen ve ekonomik kalkınma bulunuyordu. AP lideri, bir yandan hükûmetin icraatlarını savunurken diğer yandan siyasi mücadelenin meşru zemin içerisinde yürütülmesi gerektiğini vurguluyordu.
“Söz hakkı olmayan köledir”
"Devletleştirme, reform değildir. Reformda iyileştirme mevcuttur. Devletin her yaptığını reform saymayalım." Demirel, 1972 Eylül’ünde bu sözlerle devletleştirme ile reformu birbirine karıştırmamak gerektiğini savunmuştu. Zamanın Türkiye’si vatandaşlık ve demokratik hakların gündemde olduğu ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarının halkı önemli ölçüde yönlendirdiği bir dönemden geçiyordu.
Haberin devamında Demirel, özel sektör, Türkiye'nin kalkınması ve rejim konularında şunları söylüyordu: "Biz hiçbir şeyi olmayan, kişilerden müteşekkil bir toplumu düşünemiyoruz. Herkesin bir şeyi olsun istiyoruz. Herkes söz sahibi olsun istiyoruz. Siyasi ve iktisadi kişiliği olmayı bu manada anlıyoruz. Siyasi ve iktisadi kişilik yoksa vatandaşlık yerini kölelik alır. Bu itibarla siyasi ve iktisadi kişiliği vatandaşlığın en önemli unsuru saymışız. Türkiye'de demokrasi ve kalkınma hamlelerinin hedefini bu hamlelerin başarıya ulaşması ve devamlılığında, Türk vatandaşının buna sahip çıkmasında bulunuyoruz. Rejimin Türk vatandaşına hak tanıdığı şeyleri korumasını, huzurun temel şartı sayıyoruz." Demirel, konuşmasında vatandaş ile Cumhuriyet arasındaki ilişkiye özellikle dikkat çekiyordu. “Vatandaş, cumhuriyetin kalbidir. Haklarına sahip çıkmazsa, cumhuriyete sahip çıkmamış olur." Ve ekliyor: "Söz hakkı olmayan köledir." Demirel'e göre söz ve düşünce özgürlüğünün varlığı kadar, bu özgürlüklerin güvence altında bulunması da demokratik hayatın temel şartlarından biriydi. Bu nedenle vatandaşın yalnızca kendisine tanınan hakları bilmesi değil, bu hakların kullanılmasını sağlayacak güvencelerin de bulunması gerektiğini savunuyordu. Siyasi ve iktisadi kişiliklere alan açıyordu. Vatandaşlığın bir köleliğe dönmesini reddediyordu.
Demirel, "anormal dönem" başlığı altında üniversite gençliğine de değiniyordu. “Bir anormal dönemdir. Türkiye’nin geçirdiği, üniversite gençliğinin tümünü suçlamayalım. Üniversite gençliği bizimdir. Kendi çocuklarımız. Yarın bu memleketin idaresi bu genç kuşaklara geçecektir. Türkiye üniversitelerini felce uğratan bu dönemler aşılacaktır”. 3-4 anarşistin halkı galeyana getirmeyeceğini söyleyerek Türk milletine devletin gücüne inanması gerektiğini söylüyordu.
Demirel, Türkiye’nin demokratik düzeninin güçlendirilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Hakların yalnızca metinlerde tanınmasının yeterli olmadığını belirten AP Genel Başkanı, vatandaşın sahip olduğu hakların gerçek hayatta kullanılabilmesinin önemine işaret ediyordu. Önceki gece Aksaray'da bir konuşma yapmış ve “Rejimdeki sıkıntılar aşılacaktır. Bunu da kavga ederek, dövüşerek değil, ahenkle yapmalıyız” diyerek bazı özeleştirilerde bulunuyordu.
Gazete haberi Nevşehir il kongresine katıldıktan sonra Ankara'ya dönen Demirel'in yolunun Aksaraylılar tarafından kesildiğini ve kendisine sevgi gösterileri yapıldığını da es geçmiyor. Demirel, Türkiye için yeni bir devir ve ufuğun göründüğü müjdesini veriyordu. Cumhuriyetin 50 yılda yaptıklarını 5 yıl içinde yapmanın mümkün olduğunu, Türkiye’nin huzur, birlik ve dirliğe olan ihtiyacını vurguluyordu.
Demirel’in Bolu’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi haklar, vatandaşlık ve demokratik katılım tartışmalarının öne çıktığı bir dönemde AP’nin yaklaşımını ortaya koyuyor.


