Demirel: “Bu hükûmet enkazdır”

21 Ocak 1979

21 Ocak 1979’da Türkiye, şiddetin sıradanlaştığı, ekonominin çöktüğü ve siyasetin kilitlendiği bir eşikteydi. Ecevit hükûmeti ağır eleştiriler altındayken, Demirel “Bu bir hükûmet değil, enkazdır” diyerek krizin adını koyuyor; ülke hızla 1980’e sürükleniyordu.

21 Ocak 1979. Türkiye, bir yıl öncesine göre daha da ağırlaşmış bir kriz iklimi içindeydi. Bülent Ecevit’in azınlık hükûmeti hâlen görevdeydi ancak hem Meclis’te hem de sokakta otoritesi ciddi biçimde aşınmıştı; Kahramanmaraş Katliamı’nın yarattığı travma henüz tazeydi ve siyasal şiddet neredeyse olağanlaşmıştı. Sağ-sol çatışmaları, faili meçhul cinayetler ve güvenlik zaafı devletin caydırıcılığını tartışmalı hâle getiriyordu. Ekonomide ise tablo daha karanlıktı: enflasyon kontrolden çıkmış, döviz ve akaryakıt yokluğu günlük hayatı felce uğratmış, Türkiye IMF ile stand-by anlaşmasına mecbur kalmıştı. Toplumda “yönetilememe” hissi yaygınlaşırken, erken seçim ve askerî müdahale tartışmaları artık yüksek sesle konuşulur olmuş, ülke 1980’e doğru hızla sürüklenen bir belirsizlik sarmalına girmişti.

Bu belirsizlik içindeki günlerin birinde, 21 Ocak 1978’de Tercüman manşetini şöyle attı: “Demirel ‘Böylesine başarısız bir hükûmeti millet sırtında taşımaz’ dedi. ‘Bu hükûmet enkazdır’.

Bu cümlenin devamında şu cümleler sıralanmaktaydı:

  • 100 TL, bir yılda 20 TL hâline geldi.
  • Türkiye bir yıl içinde işsizler ve yoklar ülkesi olmuştur.
  • 1978’de 1194 vatandaşımız öldü. Bir kişi ölürse hükûmet istifa eder diyenler utanmalılar.
  • Dış politika tavizci ve teslimetçidir.
  • Eşgüdüm ucubesiyle tam gün kanunu ile ordu rahatsız hâle getirilmiştir.
  • Sıkıyönetime gidilmesi bu hükûmetin iç politikasının iflasıdır...
  • TRT, kanunları ve Anayasa’yı ihlal etmektedir. TRT yöneticilerinden hesap sorulacaktır.

Bu sözler AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’e aitti. Haberin detayına bakalım:

“AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, dün düzenlediği aylık mutad olan toplantısında iktisadi ve siyasi konulardaki görüşlerini açıklamış, ‘Rejim, liyakatsizliği himaye etmez, bu bir hükûmet değil, bir enkazdır’ demiştir. Demirel, ülkenin yoklar ülkesi hâline geldiğini, partizanlığın zulüm hâlini aldığını, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş olayların cereyan ettiğini ifade etmiş, ‘Anayasa ve kanunları zamanında uygulamayan hükûmet, siyaseten ve hukuken sorumludur. TRT Anayasa’yı ihlal etmektedir’ diye konuşmuştur. Demirel, bugünkü hükûmetin son bir yıl içinde Türkiye’nin büyük hedefine ulaşmasında hiçbir meseleye çözün bulamadığını söylemiş, hükûmeti ele geçirenlerin fevkalade kötü idaresi yüzünden çile, ızdırap, sıkıntı ve acılarla dolu günlerin geçirildiğini, bezginliğin içine düşüldüğünü söylemiş, şöyle devam etmiştir:

‘Enflasyon fevkalade hızlanmış, pahalılıkta rekor kırılmıştır. Enflasyon hızı yüzde 70’e ulaşmıştır. Fakir daha fakir olmuştur. Orta gelirli vatandaşlar fakirliğe itilmiştir. Geçen 15 yıl zarfında kalkınma hızının sıfıra düştüğü ilk yıl, 1978 yılıdır. Yeniden işyerleri de açılmadığından, çalışanlar çoğalacağına, işsizler çoğalmıştır. Ülke yoklar ülkesi olmuştur. Aspirin’den gaz yağına kadar vatandaşın en basit ihtiyaçları karşılanamaz hâle gelmiştir. Velhasıl, hükûmet partizanlığı, zulüm hâline getirmiştir. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hükûmet yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine başarısız bir hükûmeti, hiçbir millet sırtında taşımaz. Geçen bir yıl zarfında hükûmet, mesele çözen bir hükûmet olmuştur. Buna artık ‘hükûmet’ demek caiz değildir. Kendi deyimleri ile bu bir ‘enkaz’dır. Bu hükûmetin vatandaşın yüzüne bakacak hâli kalmamıştır. 1978 başında, bugünkü hükûmetin devraldığı Türkiye, karnı tok, sırtı pek bir ülke idi. Hiçbir malın yokluğu söz konusu değildi. 1978 başında Türkiye, 9.000 yerde bir trilyonluk yatırımı yürütmekteydi. Türkiye’yi ‘Borçlandı’ diye kötüleyenler, dışarıdan yemin edilen imkânların ülkenin imar ve inşasına sarf edildiğini ve vatanın sinesinde milletin hizmetinde eserlere dönüştüğünü bilemeyecek kadar gaflet içinde idiler. Bugün Türkiye’nin idaresini eline geçirmiş olanlar, günün hükûmetini kötü göstermişlerdir. Adeta ülkeyi dile düşürmüşlerdir. 5 Ocak 1978 tarihinden 16 Ocak 1979 tarihine kadar geçen bir sene 10 gün zarfında 5980 olay meydana gelmiş, 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 6948 vatandaşımız yaralanmıştır. 37 güvenlik kuvveti mensubu hayatını kaybetmiştir. 1978 öncesindeki 10 yılda cereyan eden olaylarda 508 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bunların hükûmet olduğu bir yılda ise 1194 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Tedhiş hareketlerinin bu hükûmetten cüret ve cesaret aldığı, inkâr götürmez, eserleri ortadadır. Ülkeye Cumhuriyet’in kanlı yılını yaşatmışlardır. ‘Bir kişi ölürse, o memlekette hükûmet istifa eder’ diyenler utanmalılar. Bu olaylardan bir tanesi bu hükûmeti götürmeye yeter. Hükûmet, T.C. Anayasası’nın 111. Maddesi’ne göre Millî Güvenlik Kurulu’nu zamanında toplantıya çağırmamış ve Millî Güvenlik Kurulu’ndan tavsiye kararları almamış, aldıklarını da uygulamamıştır. Böylece, Anayasa’nın 111. Maddesini de gereği gibi işletmemiştir. Hükûmet Anayasa’nın 124. Maddesi’ndeki şartlarının aylarca önce tekemmül etmesine rağmen, bu maddenin gereğini ifade etmemiş, bunca kişi hayatını kaybettikten sonra nihayet 13 ilde sıkıyönetim ilanına gidebilmiştir. ‘Anarşi paketi’ namı altında sevk ettiği yasa tasarılarını adalet komisyonunda savunmamış, hatta her hafta görüşmelerin bir sonraki hafta yapılması talebinde bulunmuş ve bu tasarıları kendi grubundan geçiremediği için takipsiz bırakmış, Millet Meclisi’nin gündemine bile indirememiştir. Nihayet, Meclis’ten geri istemiştir. İşlenen bütün cinayetlerin büyük bir kısmının failleri meçhul kalmıştır. Kahramanmaraş’ta cereyan eden facia karşısında hükûmetin takındığı tavır, hiçbir şekilde affolunamaz. Kahramanmaraş olayları bu hükûmetin politika ve icraatlarının, basiretsizliğinin ve gafletinin neticesidir.

Hükûmet başkanı, radyo ve televizyonda yaptığı beyanları ile millet bütünlüğüne dinamit koymuştur. Ve olayları kışkırtmıştır. Olayları ‘soykırım’ olarak adlandırması, Türkiye birliğine indirilmiş bir darbedir. ‘Kurtarılmış bölgeler, kurtarılmış mahalleler, kurtarılmış kasabalar, halk mahkemeleri’ gibi maskaralıklar konuşulur hâle gelmiştir. Böyle bir tablonun meydana gelmesine seyirci kalan bir kadroya kim hükûmet diyebilir? 26 Aralık 1978 günü sıkıyönetime gidilmiş olması, aslında bu hükûmetin iç güvenlik politikasının iflası demektir. Özel bir kanunla sıkıyönetim kumandanlarına verilen yetkileri, hükûmet başkanı kullanmaya kalkmıştır. ‘Eşgüdüm’ ucubesi ile başvurulan sıkıyönetim sulandırılması, rahatsız edici ve incitici olmuştur. Esasen ‘Tam Gün’ Kanunu ile hiyerarşisi allak bullak olan Silahlı Kuvvetlerin rahatsızlığı saklanamaz hâle gelmiş ve Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Bakanı tarafından açığa vurulmuştur. Bir hükûmetin Silahlı Kuvvetleri gibi bir büyük müesseseyi rahatsız edecek bir konuyu nasıl sevk ettiğine şaşmak lazımdır. Bu hükûmet kurulduğu günden beri savunma ve Silahlı Kuvvetlerle ilgili garip davranışlarda bulunmuştur. Silahlı Kuvvetlerimizin sanki boş oturan, hiç işi gücü olmayan bir teşkilatmış gibi farz edilerek asli görevleri olan savunma için hazırlığı ile onun gereklerini bir kenara atarak tarımda ve bayındırlık işlerinde çalıştırılmalarının düşünülmesi dahi bir büyük ve vahim hatadır. 1979 bütçesinde savunmaya ayrılan ödenek, son yılların en düşük miktarını temsil etmektedir.

Tarafsız olması lazım gelen radyo ve televizyon, Anayasa’nın 26., 56. Ve 121. Maddelerinin ihlali içindedir. 31 Aralık 1978 tarihinden bu yana geçen süre zarfında, radyo ve televizyonun siyasi haberler yayınlarına ayrılan zamanının yüzde 90’ını hükûmet ve ona destek olan partiler kullanmıştır. Yüzde 10’unu ise muhalefet partileri kullanmıştır. TRT’yi yöneteneler, ‘Bizi getiren kuvvet böyle istiyor’ diye hükûmetin âleti olmuş ve keyfi idarenin oyuncağı hâline gelmişlerdir. TRT 2’nin programları hâlâ korsan radyo esasına göre yürütülmektedir. TRT’den mutlaka hesap sorulacaktır.

1978 yılında Türk parası adeta tahrip edilmiştir. 1978 yılı Türkiye’nin yatırımlar bakımından da en talihsiz yılıdır. Yatırımların hakiki gerçekleşmesi yüzde 40’ı geçmemiştir. Bu durum, ülkenin geleceği bakımından fevkalade ürkütücüdür. Makine fabrikaları hamlesi darbe yemiştir. 500’e yakın iş yeri yalnızca İstanbul’da kapanmış, 100.000’e yakın vatandaş işinden olmuştur. 1978 yılında Türk köylüsünün el emeği, alın teri, sudan ucuz hâle getirilmiştir. Köylü ezilmiştir. Devlet müteahhitlerine milyonlarca lira borcunu ödememiştir. 1978 başında filesini 300 liraya dolduran vatandaş, 1979 başında 1000 liraya doldurur hâle getirilmiştir. Çarşı-Pazar yüzlerdeki tebessümü kaldırmıştır. Bu hükûmet, 1974’te yaptığı gibi 1979 başında vatandaşı bir kaşık yağa muhtaç hâle getirmiştir. Zam hükûmetin besmelesi hâline gelmiştir. Zam furyasının daha da hızlanarak devam edeceği anlaşılmaktadır. Hükûmet Çukurova Elektrik Anonim Şirketi’nin yönetimini ele geçirmeye çalışıyor. Sırada Şekerbank gibi yarı resmî kuruluşlar vardır. Devlete ait iş yerlerindeki DİSK’leştirme hareketi devam ediyor. Sıkıyönetime rağmen kanunsuz olarak iş durdurmaya başvurabilen DİSK, hükûmet nezdinde nüfuzunu sürdürüyor. İrtikap, irtişa suiistimal iddiaları ayyuka çıkmıştır. Hapishane firarları, bu hükûmetin sanık ve suçluları dahi elinde tutmayacak kadar güçsüz olduğunu gösteriyor. Böylesine tertipler içerisinde olan bir hükûmetin hükûmet vasfı taşıdığı iddia olunamaz…”

Tunç: “Hükûmet teminat vermelidir”

21 Haziran 1972
21 Haziran 1972’de Türkiye’nin gündeminde işçi hakları vardı. Emeklilik yaşını yükseltmeyi öngören SSK raporu büyük tepki çekerken, Tercüman gazetesi sendikaların, siyasetçilerin ve kamuoyunun itirazlarını sayfalarına taşımış, tartışmaları kamuoyuna aktarmıştı.

21 Haziran 1972 Türkiye’si, 12 Mart 1971 muhtırasının gölgesinde, siyasetin askerî vesayet altında yeniden şekillendiği bir dönemdi. Nihat Erim hükûmetinin ardından kurulan Ferit Melen başbakanlığındaki geçiş hükûmeti iş başındaydı ve ülkede sıkıyönetim uygulamaları birçok ilde devam ediyordu. Sol ve sağ arasındaki sokak çatışmaları, üniversitelerdeki politik gerilim ve devletin sert güvenlik politikaları gündelik hayatın parçası hâline gelmişti. Birkaç hafta önce Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamları gerçekleşmiş, bu olay toplumda derin bir kırılma yaratmıştı. Ekonomide ise enflasyon ve istikrarsızlık hissi belirgindi; siyasi belirsizlik, toplumsal kutuplaşmayı daha da keskinleştiriyordu.

 21 Haziran’da da bu kutuplaşmanın gölgesinde tartışılan ana mevzu işçi haklarıydı. SSK Genel Kurulu’na getirilmek üzere hazırlanmış olan işçi haklarını kısıtlayan ve emeklilik yaşının 60’a, çalışma süresinin 30 yıla çıkarılmasını öngören rapor, yurtta büyük bir tepki uyandırmıştı. Türk-İş Genel Sekreteri Halil Tunç, işçi haklarında geriye gidişe göz yumulamayacağını söylemiş, “Hükûmet teminat vermelidir” demişti. Bu sözü de o günün Tercüman gazetesinde manşet olmuştu.

Olayların detayına Tercüman’ın haberiyle bakalım:

“SSK Genel Kurulu’na getirilmek üzere hazırlanmış olan işçi haklarını kısıtlayan ve emeklilik yaşının 60’a, çalışma süresinin 30 yıla çıkarılmasını öngören rapora, yurt ölçüsünde büyük bir tepki olmuştur. Siyasi parti liderleri, Türk-İş yöneticileri ve sendika başkanları raporu tenkit ederek, verilmiş hakların geri alınmasının asla söz konusu edilemeyeceğini belirtmişlerdir. SSK yöneticilerinin yanlış tutumlarının ve yönetimlerinin sorumluluğunun işçiye yüklenmesinin sağduyu sahipleri tarafından tasvip edilemeyeceğinin belirtildiği açıklamalarda, Meclislere gelecek bu yöndeki tasarının reddi konusunda birleşilmiştir. Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, basın kuruluşlarının ziyareti sırasında SSK Kanunu’nda yapması düşünülen değişiklikler ile ilgili sorulan bir soruyu cevaplandırırken kazanılmış bir hakkın geri alınamayacağını belirtmiş, ‘Türk işçisine böyle bir hak yanlış mı verilmiş? Hayır’ demiştir. İşçilerin emeklilik yaşının 55’ten 60’a çıkarılması konusunda girişilen çalışmalarla ilgili soruyu kesin bir şekilde cevaplandıran Demirel şunları demiştir: ‘Sosyal Sigortalar Kanunu’nun işçilere 55 yaş emekliliğini ve 25 yıl çalıştıktan sonra emekli olmak hakkını veren hükümler bizim zamanımızda getirilmiştir. Acaba bu 3 yıl, zarfında bu kanuna gerekçe olan sebepler ortadan kalktı mı? Kalkmadığına göre, bu konuda tedirgin olacak durum göremiyoruz. Meclise böyle bir tasarı gelirse, komisyonlarda grubumuzla tasvip göremez. Verilen haklar geri alınamaz. Sigortanın içinde bulunduğu duruma başka yollardan çözüm bulunsun.’ Türk-İş Birinci Bölge Temsilciliğini ziyaret eden Demirel, sendika liderleriyle yaptığı sendika liderleriyle yaptığı sohbet toplantılarında, işçi liderlerinin SSK’da işçi aleyhine yapılmak istenen değişiklikler ve SSK’nın ilaç fabrikası kurmasına karşı çıkan AP’li senatörlerle ilgili şikâyetlerini dinlemiştir. Emeklilik yaşının 60’a çıkarılmasının karşısında olduğunu ifade eden Süleyman Demirel, ‘Çoğunluk olduğumuz sürece parlamentodan böyle bir kanun geçeceği endişesine kapılmayın. İş başındaki hükûmet bunu kanun hâlinde Meclis’e getirirse bizi karşısında bulur’ demiştir.”

Türk-İş Genel Sekreteri Tunç’un açıklamalarını da şöyle aktarıyordu Tercüman: “’İşçilerin böylesine bir mücadele ile elde ettikleri hakları korumaktan aciz kalacaklarını düşünenler varsa, yanıldıklarını mutlaka anlayacaklardır’ diyen Tunç, demecinde şunları söylemiştir: ‘İşçi hakları üzerinde uzun bir süreden beri devam eden söylentilerin, işçileri huzursuz bıraktığı çalışma şevklerini kırıp verimi azalttığı bir gerçektir. Türk-İş, işçilerin sosyal güvenlik haklarından geriye doğru en ufak bir dönüş yapılmasına bile göz yummamak kararındadır. Bu yolda girişilecek her teşebbüse karşı şartlar ne olursa olsun, hiçbir şeyden ve hiç kimseden çekinilmeden mücadele edilecektir. Özel sektöre her fırsattan yararlanarak taviz ve teminat vermekte olan hükûmetin en yetkili ağızdan, işçilere ve sosyal güvenlik haklarına dokunulmasının düşünülmediğini açıklamasını bekliyoruz. Bu yapılmadığı takdirde hükûmetin, sadece belirli bir çevrenin haklarını korumayı hedef aldığı, kurulması amaçlanan sosyal dengeyi sağlamak bir yana büsbütün bozmak yolunda olduğu inancı bütün işçiler arasında yaygınlaşacaktır.”

Tercüman’ın “İflası İlan Edilen Kurum Devletin Garantisindedir” başlıklı haberi de günün sorununu anlatan ilginç anekdotlarla doluydu: “Sosyal Sigortaların alelade bir şirketmiş gibi iflasını haykırmak, devlet itibarına bir darbe değil midir?” sorusuyla başlayan yazı şöyle devam ediyordu: “‘SSK’da ıslahat’ adı altında yürütülmeye çalışılan işçi haklarına el atma olayı, yetkili çevrelerden gerekli tepkiyi görmüştür. Zolenka adlı Çekoslovakyalı uzmanın hazırladığı rapor üzerine bina edilen ‘kendi günahlarının kefaretini milyonlarca işçinin sırtına yükleyen’ tekliflerle ortaya çıkanların hesabı, kısa zamanda kamuoyunca, siyasi partilerce, işçilerce, işverenlerce ve hükûmetçe tersyüz edilmiştir. Haklara tecavüz, sert bir kamuoyu tokadı ile hizaya getirilmiştir. Ancak hazırlanan rapor, layık olduğu çöp sepetine doğru yol alırken, geride tehlikeli izler bırakmakta, bazı değerli kuruluşlara duyulan güven duygusu zedelenmektedir. İflas yaygarası ile devlet itibarı, devlet güvenliği ağır bir darbe yemiştir. Verilmiş işçi haklarına el uzatmaya çalışanlar, SSK’nın iflas çukuruna yuvarlanacağı yaygarası ile tepinirken, SSK’nın devlet garantisi altında bulunduğunu unutmuşlardır. Nitekim, Anayasamızın devlete yüklediği başlıca görevlerden biri, sosyal güvenliği sağlama mecburiyetidir. Bu mecburiyet asla hatıra getirilmemiş, sanki alelade bir şirketin iflası bahis konusuymuş gibi karanlık yüzlü mali portreler kamuoyuna sergilenmiştir. Üstelik önümüzdeki haftalarda bir başka sosyal güvenlik uygulaması sahneye çıkacaktır. Bağ-Kur’un işleyişi, emeklilik işlemleri ve anlayışı SSK’dan farklı değildir. Bugün için bu kuruluşun işleyişine sessizce seyirci kalan yöneticilerin, esnaf ve serbest meslek erbabına emekli maaşı bağlanacağı tarihlerde bu sefer Bağ-Kur için de iflas yaygaraları koparmayacağını kim garanti etmektedir. Çünkü SSK örneği ortadadır.”

Bu tartışmalar, 21 Haziran 1972 Türkiye’sinde sosyal güvenlik meselesinin tek başına teknik ya da mali bir konu olarak görülmediğini gösteriyordu. SSK’nın geleceği üzerinden yürüyen tartışma, bir yandan devletin sosyal sorumluluğunun sınırlarını, diğer yandan işçilerin kazanılmış haklarının korunup korunamayacağını sorgulayan daha geniş bir siyasi mücadeleye dönüşmüştü. 12 Mart döneminin baskıcı atmosferinde dahi sendikalar, muhalefet partileri ve kamuoyu, hak kayıplarına karşı ortak bir tepki ortaya koymuş; işçi hakları, dönemin en hararetli toplumsal ve siyasi gündemlerinden biri hâline gelmişti. 

CHP’de “iç savaş” kızıştı

19 Nisan 1967
19 Nisan 1967’de CHP, “ortanın solu” tartışmalarıyla tarihinin en sert iç hesaplaşmalarından birini yaşıyordu. İnönü, Ecevit ve Feyzioğlu ekseninde büyüyen gerilim, parti içi suçlamaları ve bölünme iddialarını manşetlere taşıdı. Tercüman’ın arşivlerinden o krizin izini sürüyoruz.

1967’de Türkiye, 27 Mayıs sonrasının siyasal kutuplaşmalarının giderek derinleştiği bir dönemin içindeydi. Başbakan Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi iktidarı güçlü konumunu korurken, muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi içinde önemli fikir ayrılıkları yaşanıyordu. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü tarafından savunulan “ortanın solu” politikası, partiyi daha sosyal demokrat bir çizgiye taşımayı amaçlarken, partinin geleneksel ve muhafazakâr kanadında ciddi rahatsızlık yaratmıştı. Bu gerilim, aynı yıl içinde Turhan Feyzioğlu ve arkadaşlarının partiden koparak yeni bir siyasi oluşuma yönelmesine zemin hazırlıyordu. Üniversitelerde öğrenci hareketlerinin canlanmaya başladığı, sendikal mücadelenin güç kazandığı ve Soğuk Savaş’ın etkilerinin hissedildiği bu atmosferde Türkiye hem toplumsal hem de siyasal açıdan yeni bir dönemin eşiğinde bulunuyordu.

19 Nisan 1967 gününde ise Tercüman, ülkenin önemli siyasi krizlerinden birini “CHP iç savaş kızıştı” cümleleriyle duyuruyordu. CHP içinde yaşanan bölünmeler, sol tartışmaları birbirine eklemlenirken, Tercüman’ın manşetine “CHP’de karanlık usuller tatbik olunuyor” şeklinde yansımıştı: “Ortanın solcuları ‘8’ler gayrimeşru teşkilatlanmalar ve direnme yuvaları kuruyorlar’ derken “Feyzioğlu ekibi ‘Bizim vazifemiz CHP’yi kurtarmaktır, partinin bölünmesi için çalışılıyor’” şeklinde konuşuyordu.

Tercüman’ın manşetlerinden anladığımız kadarıyla bu iç kriz oldukça büyüktü, zira “CHP’de karanlık usuller tatbik olunuyor” cümlesi önemli bir iddiaydı. Haberin detayı şöyleydi: “CHP’deki ‘ortanın solu’- 59’lar iç savaşı meydanlardan sonra dün Merkez Yönetim Kurulu ile CHP Ortak Grubu’nda devam etti. Merkez Yönetim Kurulu, ‘59’lar’a hücum etti. CHP Ortak Grubu da ‘ortanın solcuları’na saldırdı. Dünkü masa başı savaşlarında her iki taraf da şimdilik tarafsız kalmak için gayret gösterdiler. CHP Ortak Grubu dün nihayet büyük gayretler sonunda saat 10’da salında ekseriyet temin edilememiş. Ancak Feyzioğlu ekibinden olan grup yönetim kurulu üyelerinin evlerine telefon edilmeye başlanmıştır. Nihayet saat 11.50’de Kemal Beyazıt’ın da toplantıya katılmasıyla grupta 92 kişi olmuş, böylece ekseriyet temin edilmiştir. Bu arada yine solcular obstrüksiyon yaparak salına girmemişlerdir. Ecevit ekibinden sadece Ali İhsan Göğüş ile Hüdai Oral toplantıda bulunmuşlardır. Göğüş ile Oral ekseriyet temin edilince başkanlığa bir önerge vererek ekseriyetin olmadığını ileri sürmüşlerdir Ancak Başkan İncesulu bu önergeyi nazarı itibare almamıştır. İlk sözü İzmir milletvekili Arif Ertunga almış ve şunları söylemiştir: ‘Ulus yöneticileri kendilerini tenkit edenleri hakir görmekte, partiyi bölmektedirler. Sosyalist değiliz diye Feyzioğlu ve arkadaşlarının fikirlerini paylaşan 59 kişiye Ulus’ta resmen yalancılar deyip bayrak açmak bu partiyi Atatürk’ten koparmak ve partinin hüviyetini değiştirmektir. Ulus, bizleri kötülemek için rakiplerimize malzeme vermektedir. Ulus tek taraflı neşriyat yapmakta partiyi bölücü bir şekilde hareket etmektedir. Adeta bir hizbin organı hâlindedir. Sol basın tarafından ortaya atılan ve güya İzmir’de 20 milyon lira dağıtıldığı yalanına Ulus yer vermemeliydi. Parti içinde birtakım karanlık metotların tatbiki ve imkânı hazırlanmakta ve teşvikçisi olunmaktadır.’

İkinci konuşmayı Yönetin Kurulu üyesi Reşit Ülker yapmış ve İzmir’de parti meclisi üyelerine kapı kapamanın partiyi ‘anarşi’ye götürecek ve partiyi yıkacak nitelikte olduğunu söylemişi bu hareketi demokrasi dışı vasıflandırmıştı. Ülker, bu hareketin Ulus’ta teşvik edilmesinin ve yazılmasının daha ağır bir anlam verdiğini ifade etmiş ‘Genel Başkan tüzüğümüze göre Merkez Yönetim Kurulu ile grubun başkanıdır. Baş ve hakem rolündedir. Bütün olan bitenlerden haberi olduğuna ve olan bitenlerin kendisine tarafsız anlatıldığı kanaatinde değilim. Grup olarak bizim vazifemiz, CHP’yi kurtarmaktır’ demiştir.

59’ların Kayseri’de başlayan ve üç gün devam eden gösteri toplantılarına CHP Merkez Yönetim Kurulu, dün bir bildiri ile cevap vermiş ve 8’ler bu defa da ‘gayrimeşru direnme yuvaları’ kurmakla itham edilmiştir.

Merkez Yönetim Kurulu, 59'ların son hareketlerini müzakere etmek için Pazartesi akşamı yaptığı toplantıda, bir bildiri yayınlamaya ve karşı taarruza geçmeye karar vermiştir. Dün yayınlanan bildiride, sağcılar ağır şekilde itham edilmekte ve özetle şöyle denilmektedir: ‘CHP'ye karşı son zamanlarda ağır iftira ve isnatların parti içinde belli kişilerden geldiği görülmektedir. Bu kimseler, partinin gerçek sahipleri ve temsilcileri kendileriymiş gibi konuşmaya, demeçler vermeye, bildiriler yayınlamaya devam etmektedirler. Yetkili il ve ilçe yönetim kurullarına rağmen, bu kurulların dışında bir gayrimeşru teşkilatlanma yoluna giderek, bazı yerlerde gösteriler düzenlemeye de teşebbüs etmişlerdir. Bu türlü hareketlerin parti birliği, parti disiplini ve demokratik anlayışla bağdaşamayacağı açıktır.’

Sağcıların, parti organlarına saygılı olmaya davet edildiği bildiride, isyan hareketlerinden de bahsedilmekte ve şöyle denilmektedir: ‘Yetkili organlara ve teşkilata karşı böyle isyan hareketlerinin tabil sayıldığı ve müeyyidesiz kaldığı bir parti, parti olmaktan çıkar, en azın dan yurttaşlara güven veremez hâle gelir.’

Teşkilatın, 8’lerin tertiplerine karşı uyanık davrandı üzerinde de durulan bildiri şöyle devam etmektedir:

- Özel maksatlarını, memleket, halk ve parti yararlarının üstünde tutanlara, CHP'de ve ortanın solu hareketinde yer olamaz. İnönü'ye karşı vefa ve saygı göstermeyenlere de hiçbir CHP'linin şahsi vefa ve saygı borcu olamaz Kurultay son sözü söyleyecektir.

İnönu, ayrıca dünkü bahçe gezisi sırasında gazetecilerin CHP’nin durumu ile ilgili suallerini yine cevapsız bırakmış, toprak reformu konusundaki bir suale ise ‘Seçimi kazanırsak toprak reformunu yapacağız, herke memnun olacaktır’ cevabını vermiştir. İnönü ayrıca ‘İnönü’nün dur demesini bekliyoruz’ lafının 8’lerden hangisinin ve nerede söylediğini gazetecilerden titizlikle sormuştur.

Bir millet 19 Mayıs’ta haysiyetini kazandı

19 Mayıs 1963
19 Mayıs 1963 Türkiyesi’nde umut ile belirsizlik yan yanaydı. Darbenin gölgesindeki ülkenin siyasi gerilimini ve ekonomik sıkıntılarını Tercüman manşetlere taşıdı. “Bir millet 19 Mayıs’ta haysiyetini kazandı” sözleri ise dönemin Cumhuriyet ve bağımsızlık hafızasını güçlü biçimde yansıtıyordu.

19 Mayıs 1963 Türkiyesi, 27 Mayıs darbesinin ardından yeniden şekillenen siyasal düzenin gölgesinde, kırılgan ama umutlu bir geçiş dönemini yaşıyordu. 1961 Anayasası’nın getirdiği görece özgürlük ortamı; basın, üniversite ve sendikal alanda yeni bir hareketlilik yaratırken, siyaset sahnesinde koalisyonlar ve askerî vesayet arasındaki gerilim hissediliyordu. Ekonomide devletçi kalkınma modeli ve planlı ekonomi anlayışı öne çıkmış, Devlet Planlama Teşkilatı’nın öncülüğünde sanayileşme hedefleri belirlenmişti. Ancak kırsal yoksulluk, işsizlik ve dışa bağımlılık hâlâ önemli sorunlardı. Köylerden büyük şehirlere göç hızlanıyor, gecekondu mahalleleri büyüyor, toplum modernleşme ile gelenek arasında yeni bir denge arıyordu. Soğuk Savaş atmosferinde NATO üyesi Türkiye, Batı blokuna yakın dururken; gençlik içinde milliyetçi, sosyalist ve muhafazakâr fikir akımları giderek daha görünür hâle geliyordu. 19 Mayıs’ın temsil ettiği gençlik ve cumhuriyet idealleri ise tüm bu dönüşüm ve belirsizliklerin ortasında ortak bir ulusal hafıza unsuru olarak önemini koruyordu.

Tercüman’a yansıyan manzara ise Türkiye’nin siyasal kutuplaşmasını, ekonomik sıkıntılarını ve toplumsal çelişkilerini açık biçimde ortaya koymaktaydı. Muhalefetteki Adalet Partisi lideri Ragıp Gümüşpala’nın Başbakan İsmet İnönü’yü “huzur ve istikrarı istememekle” suçlayan sert açıklamaları, seçim tartışmalarını ve iktidar-muhalefet gerilimini büyütüyordu. Sayfalarda bir yandan işsizlik, geçim sıkıntısı, sigorta ve işçi hakları gibi ekonomik meseleler öne çıkarken; diğer yandan ülkede yaşanan olaylar toplumsal çözülme hissini güçlendiriyordu. Aynı gazetede 19 Mayıs’ın “bir milletin haysiyetini kazandığı gün” olarak sunulması ise darbenin ve sıkıyönetimin ardından Cumhuriyet ideallerinin hâlâ güçlü bir sembolik değer taşıdığını gösteriyordu. Günün yayınında Tercüman şöyle bir başlık atmıştı:

“Bir millet 19 Mayıs’ta haysiyetini kazandı”… ve şöyle devam ediyordu: “19 Mayıs Türk milleti için ‘millet olma’, ‘hür yaşama haysiyetinin meşale hâlinde ufuklarımızı aydınlattığı mutlu bir gündür. 19 Mayıs emperyalizme karşı şarkı dünyasının ilk direniş günüdür. 19 Mayıs 1919’da Türkiyew’de yanan hürriyet meşalesi, şarkın esir milletlerine ışık tuttu. Bu ışık kırk yıl sonra, şarkın bütün esir milletler için bir mukaddes nur oldu. Cezayir’de her evde bir Mustafa Kemal portresi her milletçinin koynunda bir Atatürk veçhesi varsa, Atatürk 19 Mayıs 1919’un sembol başı olduğu içindir. 19 Mayıs 1919, Hukuk-u Beşer Beyannamesi’ni kâğıt üstünde küf, diplomat ağzında laf olmaktan kurtardı. Anadolu insanının kanıyla bir tarih yaptı. 19 Mayıs 1919, bütün dünyaya ispatladı ki milletler kaderlerini kendileri çizer. Bir millet egemen olmak dilerse, onu esir yapacak başka bir kuvvet, günün birinde mağlup ve perişan olarak eli böğründe kalır. 19 Mayıs 1919, maddi varlıklara karşı, manevi kuvvetlerin meydan muhaberesine karar verdiği bir kutsal gündür. 19 Mayıs 1919, millî iradenin şahlanıp kendisine bir bağ, istiklaline bir vatan bulduğu gündür….”

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...