
CHP’de “iç savaş” kızıştı
19 Nisan 1967’de CHP, “ortanın solu” tartışmalarıyla tarihinin en sert iç hesaplaşmalarından birini yaşıyordu. İnönü, Ecevit ve Feyzioğlu ekseninde büyüyen gerilim, parti içi suçlamaları ve bölünme iddialarını manşetlere taşıdı. Tercüman’ın arşivlerinden o krizin izini sürüyoruz.
1967’de Türkiye, 27 Mayıs sonrasının siyasal kutuplaşmalarının giderek derinleştiği bir dönemin içindeydi. Başbakan Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi iktidarı güçlü konumunu korurken, muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi içinde önemli fikir ayrılıkları yaşanıyordu. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü tarafından savunulan “ortanın solu” politikası, partiyi daha sosyal demokrat bir çizgiye taşımayı amaçlarken, partinin geleneksel ve muhafazakâr kanadında ciddi rahatsızlık yaratmıştı. Bu gerilim, aynı yıl içinde Turhan Feyzioğlu ve arkadaşlarının partiden koparak yeni bir siyasi oluşuma yönelmesine zemin hazırlıyordu. Üniversitelerde öğrenci hareketlerinin canlanmaya başladığı, sendikal mücadelenin güç kazandığı ve Soğuk Savaş’ın etkilerinin hissedildiği bu atmosferde Türkiye hem toplumsal hem de siyasal açıdan yeni bir dönemin eşiğinde bulunuyordu.
19 Nisan 1967 gününde ise Tercüman, ülkenin önemli siyasi krizlerinden birini “CHP iç savaş kızıştı” cümleleriyle duyuruyordu. CHP içinde yaşanan bölünmeler, sol tartışmaları birbirine eklemlenirken, Tercüman’ın manşetine “CHP’de karanlık usuller tatbik olunuyor” şeklinde yansımıştı: “Ortanın solcuları ‘8’ler gayrimeşru teşkilatlanmalar ve direnme yuvaları kuruyorlar’ derken “Feyzioğlu ekibi ‘Bizim vazifemiz CHP’yi kurtarmaktır, partinin bölünmesi için çalışılıyor’” şeklinde konuşuyordu.
Tercüman’ın manşetlerinden anladığımız kadarıyla bu iç kriz oldukça büyüktü, zira “CHP’de karanlık usuller tatbik olunuyor” cümlesi önemli bir iddiaydı. Haberin detayı şöyleydi: “CHP’deki ‘ortanın solu’- 59’lar iç savaşı meydanlardan sonra dün Merkez Yönetim Kurulu ile CHP Ortak Grubu’nda devam etti. Merkez Yönetim Kurulu, ‘59’lar’a hücum etti. CHP Ortak Grubu da ‘ortanın solcuları’na saldırdı. Dünkü masa başı savaşlarında her iki taraf da şimdilik tarafsız kalmak için gayret gösterdiler. CHP Ortak Grubu dün nihayet büyük gayretler sonunda saat 10’da salında ekseriyet temin edilememiş. Ancak Feyzioğlu ekibinden olan grup yönetim kurulu üyelerinin evlerine telefon edilmeye başlanmıştır. Nihayet saat 11.50’de Kemal Beyazıt’ın da toplantıya katılmasıyla grupta 92 kişi olmuş, böylece ekseriyet temin edilmiştir. Bu arada yine solcular obstrüksiyon yaparak salına girmemişlerdir. Ecevit ekibinden sadece Ali İhsan Göğüş ile Hüdai Oral toplantıda bulunmuşlardır. Göğüş ile Oral ekseriyet temin edilince başkanlığa bir önerge vererek ekseriyetin olmadığını ileri sürmüşlerdir Ancak Başkan İncesulu bu önergeyi nazarı itibare almamıştır. İlk sözü İzmir milletvekili Arif Ertunga almış ve şunları söylemiştir: ‘Ulus yöneticileri kendilerini tenkit edenleri hakir görmekte, partiyi bölmektedirler. Sosyalist değiliz diye Feyzioğlu ve arkadaşlarının fikirlerini paylaşan 59 kişiye Ulus’ta resmen yalancılar deyip bayrak açmak bu partiyi Atatürk’ten koparmak ve partinin hüviyetini değiştirmektir. Ulus, bizleri kötülemek için rakiplerimize malzeme vermektedir. Ulus tek taraflı neşriyat yapmakta partiyi bölücü bir şekilde hareket etmektedir. Adeta bir hizbin organı hâlindedir. Sol basın tarafından ortaya atılan ve güya İzmir’de 20 milyon lira dağıtıldığı yalanına Ulus yer vermemeliydi. Parti içinde birtakım karanlık metotların tatbiki ve imkânı hazırlanmakta ve teşvikçisi olunmaktadır.’
İkinci konuşmayı Yönetin Kurulu üyesi Reşit Ülker yapmış ve İzmir’de parti meclisi üyelerine kapı kapamanın partiyi ‘anarşi’ye götürecek ve partiyi yıkacak nitelikte olduğunu söylemişi bu hareketi demokrasi dışı vasıflandırmıştı. Ülker, bu hareketin Ulus’ta teşvik edilmesinin ve yazılmasının daha ağır bir anlam verdiğini ifade etmiş ‘Genel Başkan tüzüğümüze göre Merkez Yönetim Kurulu ile grubun başkanıdır. Baş ve hakem rolündedir. Bütün olan bitenlerden haberi olduğuna ve olan bitenlerin kendisine tarafsız anlatıldığı kanaatinde değilim. Grup olarak bizim vazifemiz, CHP’yi kurtarmaktır’ demiştir.
59’ların Kayseri’de başlayan ve üç gün devam eden gösteri toplantılarına CHP Merkez Yönetim Kurulu, dün bir bildiri ile cevap vermiş ve 8’ler bu defa da ‘gayrimeşru direnme yuvaları’ kurmakla itham edilmiştir.
Merkez Yönetim Kurulu, 59'ların son hareketlerini müzakere etmek için Pazartesi akşamı yaptığı toplantıda, bir bildiri yayınlamaya ve karşı taarruza geçmeye karar vermiştir. Dün yayınlanan bildiride, sağcılar ağır şekilde itham edilmekte ve özetle şöyle denilmektedir: ‘CHP'ye karşı son zamanlarda ağır iftira ve isnatların parti içinde belli kişilerden geldiği görülmektedir. Bu kimseler, partinin gerçek sahipleri ve temsilcileri kendileriymiş gibi konuşmaya, demeçler vermeye, bildiriler yayınlamaya devam etmektedirler. Yetkili il ve ilçe yönetim kurullarına rağmen, bu kurulların dışında bir gayrimeşru teşkilatlanma yoluna giderek, bazı yerlerde gösteriler düzenlemeye de teşebbüs etmişlerdir. Bu türlü hareketlerin parti birliği, parti disiplini ve demokratik anlayışla bağdaşamayacağı açıktır.’
Sağcıların, parti organlarına saygılı olmaya davet edildiği bildiride, isyan hareketlerinden de bahsedilmekte ve şöyle denilmektedir: ‘Yetkili organlara ve teşkilata karşı böyle isyan hareketlerinin tabil sayıldığı ve müeyyidesiz kaldığı bir parti, parti olmaktan çıkar, en azın dan yurttaşlara güven veremez hâle gelir.’
Teşkilatın, 8’lerin tertiplerine karşı uyanık davrandı üzerinde de durulan bildiri şöyle devam etmektedir:
- Özel maksatlarını, memleket, halk ve parti yararlarının üstünde tutanlara, CHP'de ve ortanın solu hareketinde yer olamaz. İnönü'ye karşı vefa ve saygı göstermeyenlere de hiçbir CHP'linin şahsi vefa ve saygı borcu olamaz Kurultay son sözü söyleyecektir.
İnönu, ayrıca dünkü bahçe gezisi sırasında gazetecilerin CHP’nin durumu ile ilgili suallerini yine cevapsız bırakmış, toprak reformu konusundaki bir suale ise ‘Seçimi kazanırsak toprak reformunu yapacağız, herke memnun olacaktır’ cevabını vermiştir. İnönü ayrıca ‘İnönü’nün dur demesini bekliyoruz’ lafının 8’lerden hangisinin ve nerede söylediğini gazetecilerden titizlikle sormuştur.
“Söz hakkı olmayan köledir”
"Devletleştirme, reform değildir. Reformda iyileştirme mevcuttur. Devletin her yaptığını reform saymayalım." Demirel, 1972 Eylül’ünde bu sözlerle devletleştirme ile reformu birbirine karıştırmamak gerektiğini savunmuştu. Zamanın Türkiye’si vatandaşlık ve demokratik hakların gündemde olduğu ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarının halkı önemli ölçüde yönlendirdiği bir dönemden geçiyordu.
Haberin devamında Demirel, özel sektör, Türkiye'nin kalkınması ve rejim konularında şunları söylüyordu: "Biz hiçbir şeyi olmayan, kişilerden müteşekkil bir toplumu düşünemiyoruz. Herkesin bir şeyi olsun istiyoruz. Herkes söz sahibi olsun istiyoruz. Siyasi ve iktisadi kişiliği olmayı bu manada anlıyoruz. Siyasi ve iktisadi kişilik yoksa vatandaşlık yerini kölelik alır. Bu itibarla siyasi ve iktisadi kişiliği vatandaşlığın en önemli unsuru saymışız. Türkiye'de demokrasi ve kalkınma hamlelerinin hedefini bu hamlelerin başarıya ulaşması ve devamlılığında, Türk vatandaşının buna sahip çıkmasında bulunuyoruz. Rejimin Türk vatandaşına hak tanıdığı şeyleri korumasını, huzurun temel şartı sayıyoruz." Demirel, konuşmasında vatandaş ile Cumhuriyet arasındaki ilişkiye özellikle dikkat çekiyordu. “Vatandaş, cumhuriyetin kalbidir. Haklarına sahip çıkmazsa, cumhuriyete sahip çıkmamış olur." Ve ekliyor: "Söz hakkı olmayan köledir." Demirel'e göre söz ve düşünce özgürlüğünün varlığı kadar, bu özgürlüklerin güvence altında bulunması da demokratik hayatın temel şartlarından biriydi. Bu nedenle vatandaşın yalnızca kendisine tanınan hakları bilmesi değil, bu hakların kullanılmasını sağlayacak güvencelerin de bulunması gerektiğini savunuyordu. Siyasi ve iktisadi kişiliklere alan açıyordu. Vatandaşlığın bir köleliğe dönmesini reddediyordu.
Demirel, "anormal dönem" başlığı altında üniversite gençliğine de değiniyordu. “Bir anormal dönemdir. Türkiye’nin geçirdiği, üniversite gençliğinin tümünü suçlamayalım. Üniversite gençliği bizimdir. Kendi çocuklarımız. Yarın bu memleketin idaresi bu genç kuşaklara geçecektir. Türkiye üniversitelerini felce uğratan bu dönemler aşılacaktır”. 3-4 anarşistin halkı galeyana getirmeyeceğini söyleyerek Türk milletine devletin gücüne inanması gerektiğini söylüyordu.
Demirel, Türkiye’nin demokratik düzeninin güçlendirilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Hakların yalnızca metinlerde tanınmasının yeterli olmadığını belirten AP Genel Başkanı, vatandaşın sahip olduğu hakların gerçek hayatta kullanılabilmesinin önemine işaret ediyordu. Önceki gece Aksaray'da bir konuşma yapmış ve “Rejimdeki sıkıntılar aşılacaktır. Bunu da kavga ederek, dövüşerek değil, ahenkle yapmalıyız” diyerek bazı özeleştirilerde bulunuyordu.
Gazete haberi Nevşehir il kongresine katıldıktan sonra Ankara'ya dönen Demirel'in yolunun Aksaraylılar tarafından kesildiğini ve kendisine sevgi gösterileri yapıldığını da es geçmiyor. Demirel, Türkiye için yeni bir devir ve ufuğun göründüğü müjdesini veriyordu. Cumhuriyetin 50 yılda yaptıklarını 5 yıl içinde yapmanın mümkün olduğunu, Türkiye’nin huzur, birlik ve dirliğe olan ihtiyacını vurguluyordu.
Demirel’in Bolu’daki konuşması, 1972 Türkiye’sinde siyasi haklar, vatandaşlık ve demokratik katılım tartışmalarının öne çıktığı bir dönemde AP’nin yaklaşımını ortaya koyuyor.
180 bin memur ekimde 2 derece ilerleme yapacak
3 Eylül 1972 tarihli Tercüman gazetesi, yaklaşık 180 bin memuru ilgilendiren yeni düzenlemeyi “180 bin memur ekimde 2 derece ilerleme yapacak” manşetiyle duyuruyor. “Kararname yakında yürürlüğe giriyor” başlığıyla verilen haberde, memurların özlük haklarında yapılacak değişikliklerin ayrıntıları aktarılırken, düzenlemenin ekim ayında uygulanmaya başlanacağı bildiriliyor. Yeni düzenleme, memurların mevcut derece ve kademelerinin yeniden değerlendirilmesini ve belirli şartları taşıyan çalışanların daha üst derecelere ilerlemesini öngörüyordu.
1972 Türkiye’sinde kamu çalışanlarının özlük ve ekonomik hakları önemli gündem maddelerinden biriydi. Tercüman’ın nüshasında yer alan haberde, yaklaşık 180 bin memurun kadro derecelerinde iki derece ilerleme yapılacağı belirtilerek memurların uzun süredir beklediği bazı haklarda iyileştirmeye gidileceğinin haberi veriliyordu. Bunu yanında bedava tedavi yönetmeliği de yürürlüğe giriyordu. Personel Kanunu’nun uygulanması sırasında ortaya çıkan intibak sorunlarının memurlar açısından önemli bir mesele oluşturduğu belirtiliyordu. Maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu’nun açıklamalarına yer verilen haberde, özellikle öğretmenler başta olmak üzere çeşitli memur gruplarının özlük haklarında yaşanan sorunların giderilmesi üzerinde duruluyordu. 1972 yılı sonu ile 1973 yılı içinde memur meselelerinin büyük ölçüde çözüme ulaştırılacağının müjdesi de veriliyordu.
Gazetenin vurguladığı bir diğer bilgi ise birikmiş maaş farklarının 1973 yılında ödeneceği yönündeydi. Memurlara en az bir maaş tutarında ödeme yapılacağı aktarılırken, kamu çalışanlarının ekonomik beklentilerine de dikkat çekiliyordu. Haberde ayrıca memurlar için mesken kredisi açılacağı bilgisi de yer alıyordu. Böylece dönemin kamu personel politikasında sadece derece ve kademe düzenlemesi değil, çalışanların ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarına yönelik destekler de gündeme getiriliyordu.
Tercüman’ın 3 Eylül 1972 manşetleri, dönemin kamu çalışanlarının derece, kademe, maaş farkları ve sosyal haklar etrafındaki beklentilerini gözler önüne sererken, devletin personel politikasında kapsamlı bir düzenleme arayışına da işaret ediyor.
İşsizlik artıyor
1978’de döviz darlığı, ham madde yokluğu ve tıkanan krediler sanayi çarklarını durdurma noktasına getirirken; kitlesel işten çıkarmalar çığ gibi büyüyordu. Bu ekonomik durgunluk halk ve piyasa üzerinde çeşitli gerginliklere sebep oluyordu. Sanayi sektöründe toplu işten çıkarmalar ve büyük fabrikaların düşük kapasite çalışması birçok iş yeri ve fabrikanın kapanmasına sebep olurken; özellikle inşaat sektöründe 2 milyona yakın işçinin perişan duruma düştüğünü, büyük fabrikaların milyonluk teçhizatlarını satabilmek adına gazetelere ilan verildiği görülüyordu.
O günlerde, yani 7 Ağustos 1978’de fırıncıların Pazar tatili ve grev uygulamaları, enflasyonla birleşince Ramazan’ın ilk günlerinde birçok ilde pide ve ekmek üretimi sıkıntıya girmişti. Ekmek büfeleri ve fırın önlerinde uzun kuyruklar oluşturan İstanbul halkından sonra İzmir’de fırın işverenlerinin hafta tatili uygulamasına başlaması sonucu İzmir halkı ekmeksiz kaldı.
Fiyat artışının sadece iç talebin değil, ihracatın gelişmesini de olumsuz etkilediğini, para piyasasında daralma ve kredi hacimlerinin düşmesinin toplu işçi çıkarımı neticesi doğuruyordu. İktisat Fakültesi Profesörü Nevzat Yalçıntaş, aşırı taleplerin ve kıdem tazminatlarının artmasının istihdam ve işçi-işveren çatışmasını körüklediğini savunuyor ve gelecekte en önemli meselenin işsizlik hacminin artışı olacağını vurguluyordu.
Gerçek işsiz sayısının kesin rakamları belirtilmese de resmî istatistiklerin en az iki katı olduğu öne sürülmekteydi. İşten çıkarmalara ve enflasyona karşı sendikalar ve işçi konfederasyonları, tepkilerini grev kararlarıyla göstermişti. Bir önceki yıla göre %17 artan işsizlik oranının yanı sıra; İstanbul’da sadece Mayıs ayında İşçi Bulma Kurumu’na başvuran işsiz sayısının “74.117” rakamına ulaştığı belirtilmişti. Bunun yanında diğer büyük sanayi bölgelerinden İzmir, Ankara ve Adana’da kapanan fabrika sayıları günden güne artmaktaydı. Kocaeli’nde “parasal sorunları ve ham madde yokluğunu” sebep gösteren Bölge Çalışma Müdürlüğü yetkilileri; çıkarılan işçilerin yürüyüş düzenleyerek sendikaları protesto edeceği, müesseselerin işçi maaşlarını ödeyemediğini bildiriyordu. Bunun yanı sıra halkın kafa karışıklığı da bazı finansal hareketlere kalkışmaya sebep veriyor; dönemin İstanbul Ticaret Odası Başkanı Celal Umur, vatandaşların altına hücum etmesini “ekonomik bir şaşkınlık” olarak tanımlamıştı.
O günlere baktığımızda sosyal bir felaket olarak işsizlik; başta otomotiv, kimya ve tekstil sanayilerindeki işten çıkarmalar Türkiye’nin ekonomik krizinin insani boyutunu gözler önüne seriyor. 1978 Türkiyesi'nde üretim çarklarının yavaşlaması ve satın alma gücünün erimesiyle derinleşen bu süreç, işsizliği sıradan bir ekonomik veri olmaktan çıkarıp toplumsal dokuyu zedeleyen bir felakete dönüştürüyor; Tercüman'ın satırları ise bu tabloyu bugüne taşıyor.


