Bir millet 19 Mayıs’ta haysiyetini kazandı

19 Mayıs 1963

19 Mayıs 1963 Türkiyesi’nde umut ile belirsizlik yan yanaydı. Darbenin gölgesindeki ülkenin siyasi gerilimini ve ekonomik sıkıntılarını Tercüman manşetlere taşıdı. “Bir millet 19 Mayıs’ta haysiyetini kazandı” sözleri ise dönemin Cumhuriyet ve bağımsızlık hafızasını güçlü biçimde yansıtıyordu.

19 Mayıs 1963 Türkiyesi, 27 Mayıs darbesinin ardından yeniden şekillenen siyasal düzenin gölgesinde, kırılgan ama umutlu bir geçiş dönemini yaşıyordu. 1961 Anayasası’nın getirdiği görece özgürlük ortamı; basın, üniversite ve sendikal alanda yeni bir hareketlilik yaratırken, siyaset sahnesinde koalisyonlar ve askerî vesayet arasındaki gerilim hissediliyordu. Ekonomide devletçi kalkınma modeli ve planlı ekonomi anlayışı öne çıkmış, Devlet Planlama Teşkilatı’nın öncülüğünde sanayileşme hedefleri belirlenmişti. Ancak kırsal yoksulluk, işsizlik ve dışa bağımlılık hâlâ önemli sorunlardı. Köylerden büyük şehirlere göç hızlanıyor, gecekondu mahalleleri büyüyor, toplum modernleşme ile gelenek arasında yeni bir denge arıyordu. Soğuk Savaş atmosferinde NATO üyesi Türkiye, Batı blokuna yakın dururken; gençlik içinde milliyetçi, sosyalist ve muhafazakâr fikir akımları giderek daha görünür hâle geliyordu. 19 Mayıs’ın temsil ettiği gençlik ve cumhuriyet idealleri ise tüm bu dönüşüm ve belirsizliklerin ortasında ortak bir ulusal hafıza unsuru olarak önemini koruyordu.

Tercüman’a yansıyan manzara ise Türkiye’nin siyasal kutuplaşmasını, ekonomik sıkıntılarını ve toplumsal çelişkilerini açık biçimde ortaya koymaktaydı. Muhalefetteki Adalet Partisi lideri Ragıp Gümüşpala’nın Başbakan İsmet İnönü’yü “huzur ve istikrarı istememekle” suçlayan sert açıklamaları, seçim tartışmalarını ve iktidar-muhalefet gerilimini büyütüyordu. Sayfalarda bir yandan işsizlik, geçim sıkıntısı, sigorta ve işçi hakları gibi ekonomik meseleler öne çıkarken; diğer yandan ülkede yaşanan olaylar toplumsal çözülme hissini güçlendiriyordu. Aynı gazetede 19 Mayıs’ın “bir milletin haysiyetini kazandığı gün” olarak sunulması ise darbenin ve sıkıyönetimin ardından Cumhuriyet ideallerinin hâlâ güçlü bir sembolik değer taşıdığını gösteriyordu. Günün yayınında Tercüman şöyle bir başlık atmıştı:

“Bir millet 19 Mayıs’ta haysiyetini kazandı”… ve şöyle devam ediyordu: “19 Mayıs Türk milleti için ‘millet olma’, ‘hür yaşama haysiyetinin meşale hâlinde ufuklarımızı aydınlattığı mutlu bir gündür. 19 Mayıs emperyalizme karşı şarkı dünyasının ilk direniş günüdür. 19 Mayıs 1919’da Türkiyew’de yanan hürriyet meşalesi, şarkın esir milletlerine ışık tuttu. Bu ışık kırk yıl sonra, şarkın bütün esir milletler için bir mukaddes nur oldu. Cezayir’de her evde bir Mustafa Kemal portresi her milletçinin koynunda bir Atatürk veçhesi varsa, Atatürk 19 Mayıs 1919’un sembol başı olduğu içindir. 19 Mayıs 1919, Hukuk-u Beşer Beyannamesi’ni kâğıt üstünde küf, diplomat ağzında laf olmaktan kurtardı. Anadolu insanının kanıyla bir tarih yaptı. 19 Mayıs 1919, bütün dünyaya ispatladı ki milletler kaderlerini kendileri çizer. Bir millet egemen olmak dilerse, onu esir yapacak başka bir kuvvet, günün birinde mağlup ve perişan olarak eli böğründe kalır. 19 Mayıs 1919, maddi varlıklara karşı, manevi kuvvetlerin meydan muhaberesine karar verdiği bir kutsal gündür. 19 Mayıs 1919, millî iradenin şahlanıp kendisine bir bağ, istiklaline bir vatan bulduğu gündür….”

1 Mayıs artık kâbus değil

01 Mayıs 1981
12 Eylül’ün gölgesindeki Türkiye’de Tercüman; 1 Mayıs 1981’de Taksim Meydanı’nın sessizliğini normalleşme olarak sundu. 1977 Kanlı 1 Mayıs’ın hafızası tazeyken atılan “1 Mayıs artık kâbus değil” manşeti dönemin siyasal iklimini ve basının darbe sonrası dilini yansıtan çarpıcı bir belge niteliğinde.

12 Eylül Askerî Darbesi’nin ardından Türkiye’de siyasal hayatın askıya alındığı, meydanların sessizliğe büründüğü bir dönemde gazetelerin dili de yeni rejimin ruhunu yansıtıyordu. Sendikaların baskı altında tutulduğu, toplumsal gösterilerin yasaklandığı ve kamusal alanın sıkı denetim altına alındığı 1981’de, 1 Mayıs artık bir emek bayramı değil; devletin güvenlik perspektifiyle yeniden tanımlanan bir gün hâline gelmişti. Bu atmosferde Tercüman gazetesi, 1 Mayıs 1981 tarihli sayısında Taksim Meydanı’nın boş görüntüsünü “huzur” ve “normalleşme” vurgusuyla okura sundu. “1 Mayıs artık kâbus değil” manşeti, yalnızca bir gazete tercihi değil; darbe sonrası Türkiye’de medyanın siyasal iktidarla kurduğu ilişkinin de güçlü bir yansıması olarak dikkat çekiyor.

Haberin devamında ise şu ifadeler yer alıyordu: “Çok değil bundan 4 yıl önce komünistlerin Taksim'de ortaklaşa düzenledikleri mitingde 34 kişi hayatından olmuştu. Taksim Meydanı 'savaş alanı'na dönmüştü. Yıl 1978... Yine komünist sendika ve örgütler Taksim Meydanı’nda miting yaptılar. Ellerinde kızıl bayraklar ile komünist liderlerin dev posterlerini taşıdılar. Taksim Meydanı bir avuç ideoloji sapıkları tarafından kızıla boyanmıştı. Gözlerimiz o gün bir Türk bayrağını ve Ulu Önder Atatürk'ün resmini çok aramıştı. Yıl 1979... İstanbul'da sokağa çıkma yasağı kondu ve miting İzmir'de yapıldı. Kısacası İzmir Konak Meydanı kızıla boyanmaya kalkışıldı... Bu arada jandarma komando alayının sancağı Taksim'e çekildi. Yıl 1980... Bu defa komünistler Mersin'de miting yaptılar. İstanbul'da sokağa çıkma yasağı konmadı... Ancak devlet gücünü gösterdi ve çok sıkı güvenlik tedbirleri alındı... Ve yıl 1981... 12 Eylül Cumhuriyeti Koruma ve Kollama Harekâtı ile anarşinin kökü kazandı. Bütün örgütler ortaya çıkartıldı ve 'DEVLET'in varlığı ispat edildi. Bütün yurtta can ve mal güvenliği sağlandı. 1 Mayıs 1981 günü sessiz ve sakin. Taksim parkında âşıklar kol kola gezdi, çocuklar oynadı, koştu. Kısacası 1 Mayıs kâbus olmaktan çıktı.”

Ancak bugün geriye dönüp bakıldığında, bu manşet ve kullanılan dil yalnızca bir dönemin güvenlik anlayışını değil, aynı zamanda emeğin kamusal görünürlüğünün bastırılmasını da gözler önüne seriyor. Taksim’deki sessizlik “huzur” olarak sunulurken, meydanların boşalmasının ardındaki yasaklar, tutuklamalar ve siyasal baskılar görünmez kılındı. Bu nedenle 1 Mayıs 1981 tarihli Tercüman manşeti, Türkiye basın tarihinde sadece bir haber değil; darbe sonrası resmî söylemin medyadaki yankısını belgeleyen çarpıcı bir arşiv vesikası olarak hafızadaki yerini koruyor.

Evren: Demokrasiyi kesintisiz sürdürelim

23 Nisan 1986
23 Nisan 1986 günü Tercüman’da TBMM’nin 66. yıl dönümü Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in açıklamalarıyla kutlandı. 1980 Darbesi’nin getirdiği otorite endişesi “Demokrasiyi kesintisiz sürdürelim” cümlesiyle kendini gösteriyordu. O güne gelin birlikte dönelim.

12 Eylül 1980 Darbesi’nin; siyasi, ekonomik, toplumsal etkileri Türkiye üzerinde kara bulut gibi çökmeye devam ediyordu. 12 Ocak Kararları ülkenin ekonomik durumunu dönüştürse de enflasyon Türkiye’nin kaderini belirliyordu. Siyasi gerilimler, öğrenci hareketleri, işçi grevleri, ekonomik kriz ülkenin gündemindeyken 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı büyük bir coşkuyla ve bu gerilimlerin gölgesinde kutlanıyordu. Peki 1986’da bayram nasıl yaşanmıştı?

Tercüman o günün sayfasını “Milletin hâkimiyetini, çocuklarımızın bayramını kutluyoruz” cümlesiyle açmıştı. Manşette Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in “Demokrasiyi kesintisiz sürdürelim” söylemi yer alıyordu. Hem parlamentoya hem çocuklara hem de öğretmenlere seslenen Evren’in mesajını yayınlayan Tercüman’ın haberi şöyleydi:

“Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, bugün bütün yurtta ve dış temsilciliklerimizde törenlerle kutlanacak. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, TBMM'nin büyük önder Atatürk tarafından kuruluşunun 66. yıldönümü dolayısıyla dün yayınladığı mesajda, ‘Demokratik parlamenter sisteme sahip çıkalım, sistemi gözümüz gibi koruyalım’ dedi. Milletçe güvenilen üzerine titrenen ve her problemin çözüm yeri olarak görülen Meclis'in zaman zaman, çeşitli sebeplerle görevini tam olarak yerine getiremez duruma düştüğünü, yeniden islerliğe kavuşturulması için kaçınılmaz müdahalelere maruz kaldığını da ifade eden Cumhurbaşkanı Evren şöyle devam etti: ‘Demokratik parlamenter sistemi gönülden benimsemiş ve bunu yaşam biçimi olarak seçmiş ülkeler arasında biz de bulunmaktayız. Bu özelliğimizle övünmeliyiz, gurur duymalıyız. Milletimizin karakter yapısına en yaraşır bir idare şekli olan demokratik parlamenter sisteme sahip çıkalım, onu yozlaştıracak her tutum ve davranışa karşı koyalım ve sistemin bundan böyle kesintisiz devamı için elimizden gelen her çabayı gösterelim. Bu sistemi gözümüz gibi muhafaza edelim, ona gölge düşürecek davranışlardan dikkatle kaçınalım. Milletimiz bütün güçlüklerin halledilebileceği yer olarak, kendi seçtiği ve vekâletini devir ettiği kişilerden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni görmekte ve ona güvenmektedir.’

Cumhurbaşkanı Evren, Atatürk'ün isteğinin yerine getirilebilmesi için çocukların çok çalışması ve kendilerini 50 yıl sonrasına göre yetiştirmeleri gerektiğini belirterek, ‘Sizlerin, sizden sonra gelecek yeni nesillere daha fazla imkânlar hazırlayacağınıza ve böylece milletimizi Atatürk'ün bizlere hedef olarak gösterdiği muasır medeniyet seviyesine ulaştıracağımıza inanıyor ve güveniyoruz’ dedi. Öğretmenlere de hitap eden Evren, ‘Yarınların daha güçlü ve müreffeh Türkiyesi'nin kadrolarını sizler yetiştirmektesiniz. Çocuklarımızı Atatürk'ün her zorluğu aşmada ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmada bize daima yol gösteren inkılâp ve ilkelerine yürekten bağlı, yurt sevgisiyle dolu, aydınlık kafalı, milli kültürüne sahip insanlar olarak yetiştirmeyi önde gelen görev ve amaç sayacağınıza milletçe inanıyoruz’ diye konuştu.”

Verdiği mesajlarla yarınlara seslenen Evren, düzlemini kırdığı demokrasiyi yeni inşa etmek istediği devlet figürü üzerinden 23 Nisan’ı bu şekilde kutlamıştı. Geçmişten bugüne baktığımızda her ne kadar siyasi gerilimlerin orasında kalsa da Türkiye’nin, demokrasiye olan inancını her seferinde yeniden kurduğunu; farklı ideolojileri ve farklı yönetimleri devletin yüce gölgesinde eritip yeni nesillere umut olduğunu görüyoruz.

Korgeneral Erçıkan’ın evine dinamit atıldı

12 Nisan 1971
12 Mart Muhtırası sonrası Türkiye’de artan gerilim, 12 Nisan 1971 tarihli Tercüman manşetine de yansıdı: Bir korgeneralin evine düzenlenen saldırı, siyasal şiddetin ulaştığı noktayı gözler önüne sererken, ülkenin derinleşen krizini de simgeliyordu.

12 Nisan 1971’de Türkiye, 12 Mart Muhtırası’nın hemen sonrasındaki siyasal ve toplumsal sarsıntının etkisi altındaydı. Ordu, hükûmete verdiği muhtıra ile siyasal düzeni yeniden şekillendirme sürecini başlatmış; Süleyman Demirel istifa etmişti. Ülke genelinde sıkıyönetim ilan edilirken, sol ve sağ siyasal hareketler sert biçimde bastırılıyor, üniversitelerden sendikalara kadar geniş bir alanda gözaltılar ve tutuklamalar yaşanıyordu. Devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi adına özgürlükler kısıtlanırken, Türkiye bir yandan ideolojik kutuplaşmanın, diğer yandan askerî vesayetin belirginleştiği gergin ve belirsiz bir döneme sürüklenmişti.

12 Nisan’ın bu gergin atmosferinde, Tercüman manşetine yansıyan “Korgeneral Erçıkan’ın evine dinamit atıldı” haberi, ülkedeki siyasal şiddetin ulaştığı boyutu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyordu. 12 Mart Muhtırası sonrasında devlet otoritesini hedef alan bu tür eylemler, bir yandan güvenlik güçlerinin sert müdahalelerini meşrulaştırırken, diğer yandan toplumdaki korku ve kutuplaşmayı derinleştiriyordu. Askerî ve sivil bürokrasiye yönelik saldırılar, zaten kırılgan olan düzeni daha da sarsarken; Türkiye, hem sokakta artan şiddet olaylarıyla hem de yukarıdan dayatılan sıkı yönetim politikalarıyla çift yönlü bir baskı ve belirsizlik iklimine sürüklenmişti. Haberin detayına bakalım:

“Genel Kurmay Genel Plan, Program Başkanı Korgeneral Atıf Erçıkan’ın evine, önceki gece yarısı dinamit atılmış, dairenin duvarları çatlamış, pencere çerçeveleri ve camları parçalanmıştır. Patlama sırasında yaralanan ve ölen olmamıştır. Bahçelievler Emek Mahallesi 57. Sokak’taki üç numaralı evin dört numaralı dairesinin kapısı önünde meydana gelen patlamadan sonra, polis ekipleri şüphe üzerine bir arabada dolaşan eski Ankara Valisi’nin oğlu Sarp Koray ile Dev-Genç eski Genel Sekreteri Ruhi Koç’u yakalamışlardır.”

Türk-İş Genel Başkanı Seyfi Demirsoy ise bugün Bursa’da bir konuşma yapmış ve kumandanların 12 Mart Muhtırası’nı ele alarak “BugünTürkiye’de gerçek demokrasi olduğu iddia edilemez. Ancak ne yapalım ki şartlar öyle gerektirdi” demişti.

Tabii o esnada Deniz Gezmiş’in, daha önceki bir suçtan dolayı mahkemede yargılanacağı duyuruluyor, öte yandan işçilerin, işsizlik sigortası ve vergi adaleti sağlanması için kongredeki mücadeleleri ilan ediliyordu. Siyasi, ekonomik ve toplumsal dünya bu kadar gerginken emniyet mensuplarının Emniyet Teşkilatı’nın 126. kuruluş yıl dönümleri vesilesiyle eğlendikleri gün ise “Silahı bırak, eğlenmeye bak” başlığıyla haber ediliyordu: Eğlenerek beraber söyledikleri şarkı ise “Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm” şarkısıydı.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...