6-7 Eylül hakkındaki dosyalar tamamlandı

26 Eylül 1960

27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nin ardından Yassıada Mahkemeleri başlamış; tutuklu olan Demokrat Parti hükûmetinde bulunun vekiller çeşitli konularda yargılanmaktaydı. 6-7 Eylül Olayları da bu konulardan biriydi. 26 Eylül 1960’ta yaşananları gelin, Tercüman tanıklığıyla inceleyelim.

26 Eylül 1960 günü Tercüman gazetesi şöyle bir manşet attı: “6-7 Eylül hakkındaki dosyalar tamamlandı.” Başlığın devamında şunlar yazıyordu: “Yüksek Soruşturma Kurulu Umumi Heyeti bu sabah toplanarak Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde cereyan eden olaylarla 6/7 Eylül hadiseleri ile ilgili dosyaları incelemiştir. Bu olaylar hakkındaki tahkikat tamamlanmıştır. Saat 08.55’te başlayan Umumi Heyet toplantısı 12.05’te sona ermiştir. Anayasa’yı ihlal edenlerle ilgili tahkikatı yapan Tâli Komisyon raporunu tamamlayamadığından kurul, öğleden sonra toplanamamıştır. Yüksek Soruşturma Kurulu bu sabah, iki üye hariç tam heyet hâlinde toplanmıştır. Toplantıya katılmayan üyeler sakıt iktidar mensuplarının İstanbul’daki mallarını tespit eden bir üye ile rahatsız bulunan Hikmet Kümbetlioğlu’dur. Sabah toplantı başlarken fotoğrafçılar içeri alınmış, böylece foto muhabirleri bol bol resim çekebilmişlerdir. Toplantıyı en son, her zamanki neşesi ile gene Hayrettin Şakir Perk terk etmiştir. Kurul’un kapısında gazetecileri toplu hâlde gören Başkan, ‘Merhaba çocuklar’ demiş ve gazetecilerin sorularına karşılık da ‘Bazı müteferrik işleri hallettiklerini’ söylemiştir. Öte yandan kendileri ile görüştüğümüz Kurul üyeleri Umumi Heyet’in iki günden beri Ankara, İstanbul ve 6/7 Eylül hadiselerini tahkik eden Tâli Komisyonlar tarafından ifadesi alınan şahıslarla ilgili dosyaları incelediklerini söylemişlerdir. Böylece bu olaylar hakkındaki tahkikat tamamlanmıştır. Yüksek Soruşturma Kurulu Umumi Heyeti yarın sabah tekrar toplanarak Anayasa’yı ihlal edenlerle ilgili suçları görüleceklerdir. 6-7 Eylül olaylarından dolayı suçlu görülen 12 sanık hakkında şahsi davalar da açılabilecektir. Olaylar esnasında zarar gören vatandaşlar bu konu ile ilgili olarak avukatlarına vekâletname vermeye başlamışlardır. Belirtildiğine göre 6-7 Eylül olaylarından zarar gören vatandaşın isteyecekleri tazminat 80 milyonu bulmaktadır. Olaylardan zarar görenler ayrıca manevi tazminat talebinde de bulunacaklardır. Bu konu ile ilgili olarak dün görüştüğümüz ve isminin açıklanmasını istemeyen bir avukat şunları söylemiştir: ‘Yüksek Soruşturma Kurulu sanıklara 60 milyon liralık tazminatı ödetmek istemektedir. Biz de Adliye’ye müracaat ederek uğranılan zararın tazminini isteyeceğiz. Bu bizim kanuni hakkımızdır. Davaların ayrı ayrı açılacağını sanıklar hakkında açılacak dava sayısının da binden fazla olacağını tahmin ediyorum.’ Düşüklerden tazminat talebinde bulunacak olan vatandaşlar bugünden itibaren müracaat etmeye başlamışlardır.”

Tercüman’ın ilk sayfasında dikkat çeken bir diğer başlık ise “Düşükler bütün yurtta örfi idare kuracaktı” ifadesiydi. Haberin detayları şöyle: “Adliyeye olan itimatsızlıktan doğan bu fikre ait devrik Menderes’in Bayar’a ve Bayar’ın da Menderes’e yazdığı iki mektup bir mecmuada açıklandı. Haftalık ‘SIR’ dergisinin bugün satışa çıkartılan yeni sayısında düşük Başbakan Menderes ve düşük Cumhurbaşkanı Bayar’la ilgili dikkate değer bir vesika neşredilmiştir. Düşük Başbakan 30 Mart 1960’da CHP Genel Başkanı’nın Kayseri seyahati arifesinde müntehir ve düşük İçişleri Bakanı Gedik’le görüştükten sonra bütün memlekete şamil bir örfi idare rejiminin ilanı lüzumu üzerinde Bayar’a bir mektup göndermiştir. İbret verici fikirler ihtiva eden Menderes’in mektubu ile düşük Bayar’ın buna verdiği cevabı, ‘SIR’dan iktibas ederek aynen sütunlarımızdan geçiriyoruz.” Ve Tercüman, söz konusu mektubu şu şekilde yayımlamıştı:

Pek Sayın Cumhurbaşkanımız,

Dahiliye Vekili arkadaşımızdan vaziyet hakkındaki görüş ve mütalaayı etrafıyla öğrenmiş ve hadiselerin Ankara’da cereyan tarzını kendisinden uzun uzun dinlemiş bulunuyorum.

1. Derhâl arz edeyim ki hadiselerin üzerimde bıraktığı intibalar ve tedbir olarak düşünebildiklerimle Zati Devletlerine atfen Dahiliye Vekili arkadaşımın abana anlattıkları arasında şayanı hayret bir mutabakat mevcut.

2. Örfi idare ilanı tedbirlerden birisidir. Vakit geçmiş olmasına rağmen yeni bir bazı inkişafların bu tedbire …. (okunamamıştır) etmek iltifata şayan görülür. Hatta Örfi İdare Mahkemelerinde müspet neticeler tam olarak alınmaması ihtimali karşısında bile bu tedbirlerin yine de tesir ve kıymeti olduğuna kaniyim. Tedbirin alınması ile yani örfi idarenin ilanı ile mahkeme neticelerinin alınması arasında geçecek zaman içinde vukua gelecek türlü inkişaflar bu tedbiri diğer tedbirlerle takviye etmek veyahut bunun yerine aşka tedbirler vazetmek imkânını dahi elimizden kaçıracaktır.

3. İşte bu mülahaza iledir ki ordu müfettişi paşayı bugün sabahtan itibaren takip ettik. Şu anda kendisiyle Maraş’tan görüşebildik. Yarın akşam Ankara’da olacağını söyledi. Tabiatiyle Zatı Devletlerine vaziyeti arz etmek için mülaki olacaktır.

4. Paşadan bir cümle ile edindiğimiz malumata göre ciheti askeriyenin idare ile sıkı mesai teşrikinde bulunmasına bir tedbir olarak temas edeceğini paşa Zatı Devletlerine arz edecektir.

5. Örfi idarenin vaz’ı asayişi temin maksadına mâtuf olmayıp fikrmimce daha ziyade manevi asayiş ve siyasi tesirleri bakımından mühimdir. Ordu müfettişi yine zannıma göre asayişin muhafazası onda böyle bir tedbire daha ziyade lüzum olup olmadığı ciheti üzerinde durmaktadır. Mesele böyle alınınca tabiyatıyla örfi idare tedbirine lüzum olmadığı neticesine varılır.

6. Asayişin muhafazası endişesiyle hareket etmek ve onu temin için artık mutmain olmak, pasif tedbir almak müdafaada kalmak manasına gelir, hâlbuki memleket asyişi oldukça ağır bir darbe yemiş bulunuyor.

7. Mesele böylece kabul olununca yani müdafaada veya pasif kalınmak kabul olunduğu takdirde iş adliyece alınacak neticeye kalır. Bu bahisle iki nokta ehemmiyetle üzerinde durulmaya değer: Birincisi, İşe el koyan Adliye cihazı davayı şahsi hareketler veya tecavüzün hükûmet kapılarına gelip dayanmış olduğunu ve bir ayaklanma mahiyetinde bulunduğunu her nasılsa adli otorite her zaman olduğu gibi maalesef kavrayamamıştır. İkinci nokta ise meselenin idari tahkikatın bir müddet için devamı ile bazı neticeler alınmak mümkün iken anında adalete intikal ettirilmek suretiyle tahkikatın kısa netice vermiş olmasına sebebiyet verilmiş olmasıdır.

8. İşte maruz bu iki nokta adli takibatından bir netice zuhur etmeyeceği kanaatiyle bizleri şimdiden endişendirmek icap eder.

9. Binaenaleyh Zatı Devletlerine mülaki olduğumda bu meseleleri görüşmek veya (bu kısım okunamamıştır) ise onu tashih ettirmek imkânını henüz mevcut bulunduğunu arz eylemek isterim.

10. Onlar bugün bayram olduğu için belki yarın da mücadeleye bir ara vermiş gibiyiz. Ancak hemen başlamak ve mücadeleyi şiddetle devam ettirmek âtiye cereyan hâle göre ve vukuu melhuz hadiseler karşısında vaziyete hâkim olmak akımından son derece ehemmiyetli sayılmak icap eder. Seçim sathı mayiinde önümüzü en küçük teferruatına kadar iyiden iyiye görebilmek için melhuzu olan hatta gayrimelhuzu iyice iştikşaf etmek mevkiindeyiz. Seçimler hakkındaki mütalaayı devletlerini de Sayın Gedik’ten öğrenmiş olduğumu istidraten arz ederim. Bu hususta da isabet buyurulduğuna kaniyim. Tıpkı Zati Devletleri gibi işi oluruna bağlamak vaziyetinde olmadığımı arz eyler, hürmetle ellerinizden öperim.

A. Menderes

Adnan Menderes’in bu mektubu haberde “Sabık iktidarın adalet cihazları hakkında iyi intibalar beslemediği malûmdu. Mektup mahkemeleri ‘dikta’ rejimine tutmaya Başvekilin kararlılığı olduğuna yeni bir örnek teşkil etmektedir. Mektuptan anlaşılıyor ki Adnan Menderes bir tehlikenin yaklaştığını fark etmişti. Fakat yanlış tahmin neticesinde, tehlikenin muhalefetten geleceğini sanmış ve kuvvet kullanarak muhalefeti ezmek istemişti. Hakikaten mevcut olan, günden güne büyüyen bu tehlikeyi kendi hareketleriyle bizzat hiç yoktan var ettiğini bir türlü kavrayamamıştı” şeklinde yorumlanmış, ardından da Celal Bayar’ın cevabı neşredilmişti:

Sayın Başvekil Adnan Menderes,

Mesajınızı şimdi okudum. Verdiğiniz malumata teşekkür ederim. Sizinle tamamıyla mutabıkım. Malum zatın yarın akşam Ankara’ya döneceğini ben de biliyorum. Hangi mütalaa ve mülahaza ile avdet ederse etsin kendisini tenvir eder, kararı işin icabına göre veririz. Ben esasen alacağımız tedbirin maddi iaşesinden ziyade muzır propagandalara karşı olacağını ve birçok yerler için buna lüzum olduğunu düşündüğümüzü ve ayrıca da işler sürat isterken Adliye’nin içinde bulunduğu ataleti bertaraf etmek istediğimizi kendisine söylemiştim. Yarın akşam görüştükten sonra esas fikrimi Zatı Devletlerine arz ederim. Samimiyetle gözlerinden öperim.

C. Bayar.”

İşsizlik artıyor

07 Ağustos 1978
1978 yazında Türkiye bir yandan ekonomik ve ham madde yokluğuyla boğuşurken, yeni enflasyonların da habercisi konumunda. Tercüman gazetesi, 7 Ağustos 1978 manşetinde artan işsizlik yüzdelerini ve toplu işten çıkarmaları yeni bir ekonomi tehlikesi olarak açıklıyor.

1978’de döviz darlığı, ham madde yokluğu ve tıkanan krediler sanayi çarklarını durdurma noktasına getirirken; kitlesel işten çıkarmalar çığ gibi büyüyordu. Bu ekonomik durgunluk halk ve piyasa üzerinde çeşitli gerginliklere sebep oluyordu. Sanayi sektöründe toplu işten çıkarmalar ve büyük fabrikaların düşük kapasite çalışması birçok iş yeri ve fabrikanın kapanmasına sebep olurken; özellikle inşaat sektöründe 2 milyona yakın işçinin perişan duruma düştüğünü, büyük fabrikaların milyonluk teçhizatlarını satabilmek adına gazetelere ilan verildiği görülüyordu.

O günlerde, yani 7 Ağustos 1978’de fırıncıların Pazar tatili ve grev uygulamaları, enflasyonla birleşince Ramazan’ın ilk günlerinde birçok ilde pide ve ekmek üretimi sıkıntıya girmişti. Ekmek büfeleri ve fırın önlerinde uzun kuyruklar oluşturan İstanbul halkından sonra İzmir’de fırın işverenlerinin hafta tatili uygulamasına başlaması sonucu İzmir halkı ekmeksiz kaldı.  

Fiyat artışının sadece iç talebin değil, ihracatın gelişmesini de olumsuz etkilediğini, para piyasasında daralma ve kredi hacimlerinin düşmesinin toplu işçi çıkarımı neticesi doğuruyordu. İktisat Fakültesi Profesörü Nevzat Yalçıntaş, aşırı taleplerin ve kıdem tazminatlarının artmasının istihdam ve işçi-işveren çatışmasını körüklediğini savunuyor ve gelecekte en önemli meselenin işsizlik hacminin artışı olacağını vurguluyordu.

Gerçek işsiz sayısının kesin rakamları belirtilmese de resmî istatistiklerin en az iki katı olduğu öne sürülmekteydi. İşten çıkarmalara ve enflasyona karşı sendikalar ve işçi konfederasyonları, tepkilerini grev kararlarıyla göstermişti. Bir önceki yıla göre %17 artan işsizlik oranının yanı sıra; İstanbul’da sadece Mayıs ayında İşçi Bulma Kurumu’na başvuran işsiz sayısının “74.117” rakamına ulaştığı belirtilmişti. Bunun yanında diğer büyük sanayi bölgelerinden İzmir, Ankara ve Adana’da kapanan fabrika sayıları günden güne artmaktaydı. Kocaeli’nde “parasal sorunları ve ham madde yokluğunu” sebep gösteren Bölge Çalışma Müdürlüğü yetkilileri; çıkarılan işçilerin yürüyüş düzenleyerek sendikaları protesto edeceği, müesseselerin işçi maaşlarını ödeyemediğini bildiriyordu. Bunun yanı sıra halkın kafa karışıklığı da bazı finansal hareketlere kalkışmaya sebep veriyor; dönemin İstanbul Ticaret Odası Başkanı Celal Umur, vatandaşların altına hücum etmesini “ekonomik bir şaşkınlık” olarak tanımlamıştı. 

O günlere baktığımızda sosyal bir felaket olarak işsizlik; başta otomotiv, kimya ve tekstil sanayilerindeki işten çıkarmalar Türkiye’nin ekonomik krizinin insani boyutunu gözler önüne seriyor. 1978 Türkiyesi'nde üretim çarklarının yavaşlaması ve satın alma gücünün erimesiyle derinleşen bu süreç, işsizliği sıradan bir ekonomik veri olmaktan çıkarıp toplumsal dokuyu zedeleyen bir felakete dönüştürüyor; Tercüman'ın satırları ise bu tabloyu bugüne taşıyor.

Kafaoğlu: “Vergi reformu yapacağız”

30 Temmuz 1982
12 Eylül'ün gölgesindeki 1982 Türkiyesi, bir yanda yeni anayasa hazırlıklarıyla siyasi, diğer yanda ise ekonomik sarsıntılarla zorlu bir dönemden geçiyordu. Tercüman gazetesi, 30 Temmuz 1982 manşetleriyle vergi reformu vaatlerini ve hürriyet tartışmalarını tarihe not düşüyor.

30 Temmuz 1982’de Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin gölgesinde, hem siyasal hem de ekonomik anlamda oldukça sancılı bir geçiş dönemi yaşıyordu. Siyasal sahnede, askeri yönetimin kontrolündeki Danışma Meclisi tarafından hazırlanan ve devlet-toplum ilişkisini otoriter bir çizgiyle yeniden dizayn etmeyi amaçlayan 1982 Anayasası tasarısının tartışmaları hakimdi. Sosyal hayatta sıkıyönetim şartlarının getirdiği siyasi yasaklar ve baskı iklimi sürerken, halkın en büyük gündem maddelerinden biri geçim sıkıntısıydı. Ekonomik cephede, "Banker Kastelli" krizinin yarattığı yıkıcı sarsıntının ardından 24 Ocak Kararları'nın mimarı Turgut Özal istifa etmiş; yerine geçen yeni Maliye Bakanı Adnan Başer Kafaoğlu ise bozulan ekonomik dengeleri toparlama ve dar gelirli ile esnafın üzerindeki ağır mali yükü hafifletme vaatleriyle göreve başlamıştı.

Dönemin bu ağır ekonomik tablosu ve yönetimin buna bulmaya çalıştığı yeni çözümler, 30 Temmuz 1982 tarihli Tercüman gazetesinin manşetlerine açıkça yansımıştı. Gazete, Maliye Bakanı Adnan Başer Kafaoğlu'nun ekonomik istikrar programının özünden sapmadan yeni tedbirlerle destekleneceği yönündeki güvencesini ilk sayfadan duyuruyordu. Ankara’da düzenlediği ilk basın toplantısında ekonominin röntgenini çeken Kafaoğlu; vergi hasılatındaki artış hızının bir ölçüde gerilediğini ve gümrük vergilerinin etkisini tehlikeli derecede kaybettiğini dolaylı olarak kamuoyuyla paylaşıyordu. Verginin iktisadi ve mali politikaların bir aracı olarak yeterince kullanılamadığını vurgulayan Bakan, doğrudan esnafa ve vatandaşa seslenerek kapsamlı bir "Vergi Reformu" yapacaklarını müjdeliyordu: "Vergi kanunlarında yapılan değişikliklerin, bilhassa esnafın karşılaştığı güçlükler yönünden yeniden gözden geçirilmesi, gündeme alınması gereken önemli bir husus olarak dikkati çekmektedir." Gazetenin aktarımına göre Kafaoğlu, vergi kanunlarının zorlayıcı yorumlarla uygulanmasına, sert ve katı idari tutumların vatandaşı rahatsız ederek mağdur etmesine artık son verileceğinin altını çiziyordu.

Aynı günün Tercüman gazetesinde siyasal hayata ve yeni anayasa inşasına dair tartışmalar da bir diğer manşetle okuyucuya sunuluyordu. Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu’nun tasarıya "muhalefet şerhi" koyan üyelerinden İhsan Göksel'in açıklamaları, dönemin hürriyet-güvenlik ikilemini gözler önüne seriyordu. Tasarıyı savunan Göksel, kamuoyundaki kısıtlama eleştirilerine yanıt vererek yeni metinde hürriyetlerin 1961 Anayasası'ndan daha geniş yer aldığını, sadece hürriyetlerin "kötüye kullanılmasının önüne geçildiğini" iddia ediyordu. Göksel'in muhalefet şerhi koyma gerekçesi ise hürriyetlerin azlığı değil, eski sistemin bazı kalıntılarının devam etmesiydi. Gazeteye yaptığı özel açıklamada, muhalefet gerekçesini doğrudan şu çarpıcı sözlerle ifade ediyordu: "Tasarıda milli duygularla ilgili hükümler ile üniversitelerin 1961 Anayasası'ndaki durumlarının aynen korunmasına karşı çıktım." Bu satırlar, 1982 Türkiyesi'nde üniversitelerin özerkliği ve milli ideoloji konularındaki tartışmaların devletin zirvesinde ne denli hararetli geçtiğini tarihi bir şahitlikle bugüne aktarmaktadır.

Demirel, hükûmet programını Meclis ve Senato’da okudu

28 Temmuz 1977
28 Temmuz 1977 tarihli Tercüman gazetesi; Demirel’in Meclis'e sunduğu II. MC Hükûmeti programını, Kâmran İnan’ın aştığı bakanlık krizini ve Ecevit’in muhalefet çıkışını manşetlerine taşıyor. Güvenoyu öncesi Ankara’daki yüksek siyasi tansiyon, gazete sayfalarında tüm hatlarıyla hissettiriliyor.

28 Temmuz 1977 Türkiye'si; siyasi kutuplaşmanın, ağır ekonomik krizin ve toplumsal şiddetin tırmandığı çalkantılı bir atmosferde, Süleyman Demirel başbakanlığında yeni kurulan İkinci Milliyetçi Cephe (MC) Hükûmeti ile kritik bir virajdan geçmekteydi. Ülke bir yandan döviz darboğazı, karaborsa ve güvenlik endişeleriyle boğuşurken, diğer yandan gözler Meclis'teki siyasi dengelere ve yeni hükûmetin güvenoyu sürecine çevrilmişti. İşte bu sıcak atmosferde yayımlanan 28 Temmuz 1977 tarihli Tercüman gazetesi de sayfalarını II. MC Hükûmeti'nin Meclis'e sunulan programına, iktidar cephesindeki iç krizlere ve muhalefetin tepkilerine ayırarak dönemin siyasi panoramasına tanıklık etmekteydi.

28 Temmuz 1977 tarihli Tercüman gazetesinin ana manşeti, yeni kurulan İkinci Milliyetçi Cephe (AP-MSP-MHP) koalisyonunun Meclis mesaisine odaklanıyor. Gazete, "Demirel, Hükûmet Programını Meclis ve Senato'da Okudu" manşetiyle verdiği haberde, 36 sayfalık programın Başbakan Süleyman Demirel tarafından her iki kanatta da ayrı ayrı okunduğunu aktarıyor. Haberde dolaylı anlatımla yer alan bilgilere göre, müzakerelerin cumartesi günü tamamlanması hâlinde 1 Ağustos'ta güven oylamasına gidilmesi planlanıyor. Tercüman'ın satır aralarından aktardığı kadarıyla programda; kanunsuz fiillerin eşit uygulamalarla önlenerek kanun hakimiyetinin sağlanacağı, iktidar ve muhalefet arasındaki gerginliğin yerini uzlaşmaya bırakması için çaba gösterileceği ve seçmen yaşının 18'e düşürüleceği ifade ediliyor.

Tercüman'ın detaylandırdığı hükûmet programında ekonomik, toplumsal ve dış politikaya dair iddialı vaatler de yer alıyor. Hükûmetin hedeflerini okuyucuya özetleyen habere göre; 163. madde tadil edilecek, müstehcen neşriyat önlenecek ve manevi ilimler üniversitesi kurulacak. Ayrıca din derslerinin din eğitimi almış kişilerce verileceği belirtiliyor. Ekonomik alanda bankacılık ve sigortacılık sistemlerinin yeniden düzenleneceği, yüksek faiz uygulamasının kaldırılarak faizsiz kredi sistemine geçilmeye çalışılacağı ve memur maaşlarının daha adil bir seviyeye çekileceği aktarılıyor. Dış politikada ise Ege'de hakkaniyete uygun bir iş birliği hedeflendiği, Kıbrıs'ta ise toplumlararası görüşmeler yoluyla kalıcı bir çözüme ulaşılacağına inanıldığı vurgulanıyor.

Gazetenin aynı günkü bir diğer dikkat çekici manşeti ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı etrafında dönen krize ve krizin çözümüne ayrılmış: "Kâmran İnan Bakanlık'ta kaldı." Tercüman'ın haberine göre, Adalet Partisi (AP) Senato ve Meclis ortak grubu, Başbakan Demirel'in de desteğiyle Bitlis Senatörü Kâmran İnan'ın görevine devam etmesi yönünde ittifakla karar aldı. Gazete, İnan'ın kuliste gazetecilere yaptığı açıklamaları doğrudan alıntılayarak sunuyor. Kendi aldığı prensip kararının partisini yıpratmak amacıyla istismar edilmesinden yakınan İnan, durumu, "Bir AP'li parlamenter kendi gruplarının ittifakla aldığı karara ancak uymak durumundadır. Zevkle, şerefle uyarım" sözleriyle değerlendiriyor ve ekliyor: "Benim her adımımın amacı partimin güçlenmesidir. Ben AP ile varım."

Tercüman gazetesi, dönemin CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in bu süreçteki tavrını ise "Bir Talihsiz Çıkış Daha..." başlığıyla eleştiriyor. Haberde dolaylı bir dille, Ecevit'in düzenlediği basın toplantısında Enerji Bakanlığı koltuğu boşken hükûmet programının Meclis'e sunulmasının Anayasa'ya aykırı olduğunu iddia ettiği aktarılıyor. Ancak gazete, Ecevit bu iddiada bulunurken Kâmran İnan'ın çoktan bakanlıkta kalmayı kabul ettiğini vurgulayarak durumu muhalefet açısından bir siyasi iletişim kazası olarak resmediyor. Nitekim haberde İnan'ın Ecevit'e verdiği doğrudan yanıt da yer alıyor: "Sayın Ecevit, durumumla ilgili açıklamayı yapmakta geç kaldı." Bu tablo, Tercüman'ın sütunlarında iktidar cephesindeki bir iç krizin tatlıya bağlandığı, muhalefetin ise siyasi gelişmelerin gerisinde kaldığı şeklinde özetleniyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...