Ruben Amorim ve United’ın bitmeyen kimlik krizi
Haberin Eklenme Tarihi: 7.01.2026 13:25:00 - Güncelleme Tarihi: 7.01.2026 13:29:00Ruben Amorim'in Manchester United'daki 14 aylık görev süresinden akılda kalan en kalıcı görüntü, muhtemelen Grimsby'deki maçta yedek kulübesine sinmiş hâli olacaktır. Bu olay, Ağustos ayında Carabao Kupası maçı için sahil kasabasına yapılan bir gezi sırasında yaşandı ve United için işler korkunç bir şekilde ters gitti. Penaltılarda 12-11’lik utanç verici bir yenilgi ile sahadan ayrılan Manchester United, kulüp tarihinde ilk kez dördüncü ligdeki bir takıma yenilmiş oldu.
Amorim'in maç sonrası yorumları, işin kendisi için çok ağır olduğunu kabul etmek üzere olan birinin sözleri gibiydi. Ancak birkaç gün sonra duygularının sık sık kendisine hâkim olduğunu ve kamuoyu önünde akıllıca olmayan şeyler söylemesine yol açtığını söyleyerek soyunma odasında işlerin yolunda gitmediğine dair sinyalleri net bir şekilde vermeye başladı.
Leeds ile 1-1’lik beraberlikle sonuçlanan karşılaşma sonrasında Manchester United, Premier Lig sıralamasında altıncı sıraya yükseldi. Fakat kamuoyu ve gazeteciler takımın adım adım yükseldiğini manşetlere taşımak yerine Amorim’in cuma günü medya ile gerçekleşen basın toplantısındaki görüş ayrılıkları olduğuna dair üstü kapalı bir itirafta bulunduğu bölümü ve maç sonu basın toplantısında "Pes etmeyeceğim" ifadesini de içeren sert açıklamasını merkeze aldı ve bundan sonraki gönderilme süreci başladı.
Rahatlamanın ardından gelen pişmanlık
Amorim tarafında hâkim olan duygu rahatlama gibi gözüküyor. Ruben Amorim’in United işini aldığına pişman olduğunun ilk işareti, henüz göreve başlamadan önce, Sporting CP’deki ihbar süresini doldurduğu o tuhaf dönemde gelmişti. Muhabirler basın toplantılarına akın ediyor ve İngilizce cevap vermediği için onu sıkıştırıyordu. Gözlerinde sanki şöyle bir ifade vardı: "Portekiz’in en iyi işine sahibim, güzelim Lizbon’da yaşıyorum, arka arkaya şampiyonluklar kazanıyorum… Ve tüm bunları bunun için mi bırakıyorum? Ben ne yaptım?"
Amorim’in United için büyük fikirleri vardı. Ancak gerçeklik tam anlamıyla kasvetliydi. 40 yaşındaki teknik direktörle birlikte, Sporting'de kullandığı belirli bir oyun tarzı ve 3-4-3 dizilişi de Manchester United’a geldi. Amorim'e bu konu hakkında ne kadar çok soru sorulursa, değişmenin oyuncularının gözünde onu zayıflatacağına ve kendi mesajına bağlı olmadığı düşüncesine yol açacağına olan inancını çok sert bir biçimde savunuyordu. Hatta bir keresinde, sistemini değiştirmesi konusunda "Beni Papa bile ikna edemez" diyerek bu konudaki katı tutumunu ortaya koymuştu. Ancak Ekim ayına gelindiğinde, gelen eleştiriler oyuncuların zihnini bulandırmaya başlamıştı.
Basın mensuplarının sorularını yanıtlarken, "Medya benim ne yapacağıma mı karar verecek? Bu mümkün değil" diyerek dik durmaya çalışsa da oyuncularının durumdan etkilendiğini şu sözlerle itiraf etmişti: "Size garanti ederim ki oyuncularım sizi dinliyor ve maç kazanamadığımız için bu eleştirileri içselleştiriyorlar. Bana inanmak zorundalar. Çünkü ben, hepinizin toplamından daha fazla maç izliyorum."
Amorim’in taktiksel kararsızlığı, 30 Aralık’taki Wolves maçında zirve yaptı. Newcastle karşısında alınan 1-0'lık galibiyette dörtlü savunmaya dönerek umut veren takım, dört gün sonra Amorim’in kararıyla aniden yeniden üçlü savunmaya geçti. Bu karar, Boxing Day’de sağ kanatta harikalar yaratan Patrick Dorgu’nun sol kanat bekine çekilmesi anlamına geliyordu. Tribünlerin tepkisi gecikmedi; taraftarlar hem şaşkın hem de büyük bir hayal kırıklığı içindeydi. Ligin son sırasındaki, sadece 2 puanı olan bir takıma karşı alınan 1-1'lik beraberlik ve oyuncuların yuhalanarak sahadan ayrılması, yönetim katında "sürdürülemez" bir tablo oluşturdu.
Kulüp yönetimi aslında geleceği 3-4-3 sisteminden çok daha farklı bir noktada kurguluyordu. United, Bournemouth’tan Antoine Semenyo’yu kadrosuna katmak için ikna turlarına başladığında, oyuncuya sol kanatta görev alacağı sözünü vermişti. Zaten hücum hattına 200 milyon sterlinin üzerinde yatırım yapmış olan kulüp için Amorim’in esnemeyen taktikleri, bu yatırımı riske atıyordu. Teknik direktör Jason Wilcox, bu süreçte Amorim ile özel bir görüşme yaparak taktiksel esneklik çağrısında bulundu. Ancak Amorim, bu talebi bir "geri bildirim" olarak değil, işine yapılan bir "müdahale" olarak algıladı.
Leeds deplasmanında da üçlü savunma sisteminden ödün vermeyen Amorim, üst yönetimle olan köprüleri tamamen attı. Amorim, Wilcox’un etkisinden uzak, tamamen bağımsız çalışmak isterken; yönetim, takımın mevcut kadro kalitesiyle altıncı sıradan çok daha fazlasını yapabileceğine inanıyordu. Pazartesi sabahı Carrington tesislerinde gerçekleşen kısa görüşmede CEO Omar Berrada ve Jason Wilcox, Ruben Amorim’e görevine son verildiğini tebliğ etti.
Yanlış hocalar, uyumsuz kadrolar ve bitmeyen döngü
11 Ekim 2024 tarihinde “Manchester United kimliğini kaybetti, hükümsüzdür!” diye bir yazı yazmıştım ve aslında yaşananın bir kimlik problemi olduğunu söylemiştim. O günden bugüne değişen sadece menajerler oldu. O gün yazdığım yazının kısa bir özetini bugün yine kurtuluş reçetesi olarak yazıyorum:
Sir Alex Ferguson’un 2013’teki vedasından bu yana Manchester United; David Moyes’tan Ruben Amorim’e kadar 11 farklı isimle (geçici menajerler dâhil) eski şaşaalı günlerine dönmeyi denedi. Ancak gelinen noktada kulüp, milyarlarca sterlinlik harcamaya rağmen bir kimlik krizinin pençesinden kurtulamadı. United, Ferguson sonrası dönemde bir "futbol felsefesi" belirlemek yerine, birbirinden tamamen zıt karakterdeki menajerler arasında savruldu. Louis van Gaal’in katı disiplinli pas futbolundan, Mourinho’nun pragmatik savunmacılığına; Solskjaer’in duygusal kontratak futbolundan, Amorim’in 3-4-3 takıntısına geçiş yapıldı. Her yeni gelen hoca, bir öncekinin sistemine göre alınmış "uyumsuz" bir kadro devraldı ve her seferinde sil baştan yapıldı.
Kulüp uzun süre bir "ticari dev" gibi yönetildi ama "futbol kulübü" gibi yönetilemedi. Transferler genellikle ihtiyaçtan ziyade pazarlama değeri üzerinden yapıldı. Saha içindeki profiller birbirini tamamlamadığı için kâğıt üzerinde yıldızlarla dolu ama sahada takım olamayan bir yapı ortaya çıktı. Kulüp, Pogba, Maguire, Lukaku, Antony, Sancho gibi transferlere toplamda yaklaşık 1,6 milyar euro harcadı. Oyuncu satışlarından 500 milyon euro kazanılması kulüp ekonomisinde ciddi bir enflasyona neden oldu. INEOS dönemine kadar kulübün futbol operasyonlarını "finans kökenli" isimlerin (Ed Woodward gibi) yönetmesi, teknik kararların gecikmesine veya yanlış alınmasına yol açtı. Futbol direktörlüğü yapısının çok geç kurulması, menajerlerin transferde çok fazla ya da çok az güce sahip olmasına neden olarak dengesizlik yarattı.
Altı yıl boyunca Manchester United'ın A takım antrenörlüğünü yapan Rene Meulensteen, kulübün Premier Lig'i nasıl kazanılacağını bilen birini işe alması gerektiğini söyledi. "Onların, Premier Lig'i anlayan, Premier Lig'de başarılı olmuş, tecrübeli birine ihtiyaçları var. Güçlü bir kişiliğe, karizmaya sahip olan birine. Manchester United'ı nasıl ileriye taşıyacağına dair iyi bir vizyonu olan biri. Başka bir hata yapmak istemiyorlarsa boşluğu çabucak doldurmak yerine doğru karar vermeye ihtiyaçları var" dedi.
İngiltere millî takımı ve Manchester United’ın efsane defans oyuncusu Neville, Old Trafford'daki bir sonraki teknik direktörün kulübün geleneklerini yansıtması gerektiğine inanıyor ve "Teknik adam deneylerine son verilmesi gerekiyor" diyor. Risk alabilen, hücum odaklı ve agresif futbol oynama cesaretine sahip bir teknik adam tercihinin çözüm olduğunu düşünüyor.
Fakat Old Trafford’da çalışan her menajer, kaçınılmaz olarak Sir Alex Ferguson ile kıyaslanıyor. Bu hem oyuncular hem de teknik ekip üzerinde devasa bir baskı yaratıyor. United, geçmişteki başarılarına o kadar odaklanmış durumda ki modern futbolun gerektirdiği sabrı ve yapısal değişimi göstermekte zorlanıyor. Eskiden "United ruhu" olarak adlandırılan o pes etmeyen yapı yerini, yüksek maaşlı ama aidiyet duygusu düşük oyuncu grubuna ve sızıntıların eksik olmadığı bir soyunma odasına bıraktı. Amorim’in dürüstçe itiraf ettiği gibi, takım bazen "kazanmayı unutan" bir mentaliteye bürünüyor. Amorim kendi doğrularıyla yaşayıp kendi doğrularıyla öldü. Ancak United, başkalarının doğrularıyla ayakta kalmaya çalışan bir dev olarak uçurumun kenarında beklemeye devam ediyor.
Sonuç olarak; Manchester United’ın sorunu hiçbir zaman sadece "hoca" olmadı. Sorun, saha dışındaki organizasyonun saha içindeki başarıyı destekleyecek vizyona sahip olmamasıydı.