22 Mayıs 2026

Kıta Avrupası’nın çeperinde yeni bir satranç: İngiltere, Rusya ve Türkiye üçgeni

Brexit sonrası “Küresel Britanya” vizyonu ve 2026 enerji krizi, Londra’yı Kıta Avrupası’nın çeperinde pragmatik bir denge arayışına itiyor. Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki hamlelerine karşı İngiltere; Türkiye ve Rusya ile kurduğu esnek ilişkilerle tarihî güç dengesi stratejisini yeniden canlandırıyor.

Uluslararası ilişkiler tarihinin en köklü ve neredeyse hiç değişmeyen dinamiklerinden biri, ada devletlerinin kıta kütleleri üzerindeki hegemonya arayışlarını dengeleme çabasıdır. Büyük Britanya, yüzyıllar boyunca “Muhteşem Yalnızlık” ve “Kıtasal Güç Dengesi” ilkeleri çerçevesinde hareket etmiştir. Londra, Kıta Avrupası'nda tek bir gücün veya ittifakın baskın hale gelmesini engellemek adına çeper devletlerle esnek ortaklıklar kurmuş veya rasyonalist pragmatizme dayalı dengeler gözetmiştir.

Bugün, Brexit sonrası şekillenen “Küresel Britanya” vizyonu ve içinde bulunduğumuz 2026 yılının getirdiği yeni jeopolitik gerçeklikler ışığında, Londra’nın geleneksel kıtasal ittifakların ötesine geçmesi dikkat çekici. İngiltere'nin Doğu’nun iki stratejik aktörü olan Rusya ve Türkiye ile kurduğu ilişkiler, ezber bozan yeni bir küresel okumayı zorunlu kılıyor. Londra’nın yakın dönemde Rusya’ya yönelik yaptırımları esnetme yönündeki pragmatik adımları, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğine verdiği tarihsel desteğin derin jeopolitik arka planıyla doğrudan ilişkili.

Fransa’nın Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile imzaladığı savunma anlaşmalarıyla Doğu Akdeniz’de kurmaya çalıştığı “Kıtasal Özerklik” mihverine karşı, İngiltere-Türkiye-Rusya eksenindeki son gelişmeler yeni bir tartışma başlattı. Adasal gücün Doğu’nun bu iki devletiyle yeni bir ortaklık zeminine yönelip yönelmediği sorusu, günümüz jeopolitiğinin en sıcak başlıklarından biri.

2026 enerji krizi ve Londra-Moskova hattındaki zorunlu pragmatizm

Mayıs 2026’da küresel enerji piyasalarında yaşanan sarsıntılar, Londra’nın Rusya politikasındaki pragmatik dönüşümü net bir şekilde gözler önüne serdi. Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında patlak veren askerî gerilim ve bunun neticesinde Hürmüz Boğazı'nın fiilen kapanması, küresel petrol fiyatlarını Ukrayna işgalinden bu yana ilk kez varil başına 100 dolar sınırının üzerine taşıdı. İngiltere’deki akaryakıt istasyonlarında petrol fiyatlarının litre başına ortalama 158.5 peniye ulaşarak rekor kırması, Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi hükûmetini iç politikada büyük bir sosyo-ekonomik baskı altında bıraktı.

Bu kriz ortamında Londra, değerler söylemini bir kenara bırakıp rasyonel bir refleks gösterecekti. Üçüncü ülkelerde (özellikle Hindistan ve Türkiye’de) rafine edilen Rus ham petrolünden üretilmiş dizel ve jet yakıtının ülkeye ithalatına yönelik kısıtlamaları kademeli olarak gevşetme ve “aşamalı geçiş” muafiyetleri tanıma kararı aldı. Ayrıca, Rus sıvılaştırılmış doğal gazının (LNG) yaptırımlı deniz yolları üzerinden taşınmasına izin veren geçici lisanslar uzatıldı. Bu hamle, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in denizdeki Rus petrol sevkiyatlarına tanıdığı 30 günlük muafiyet kararıyla paralel bir seyir izliyor.

Londra’nın bu kararı, Batı ittifakı içinde ciddi çatlaklara ve hararetli tartışmalara yol açtı. Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch, hükûmeti sert sözlerle eleştirdi ve Badenoch, hükûmeti “Kuzey Denizi’nde yerli petrol aramayı yasaklarken, Rusya’nın kirli petrolünü ithal ederek Kremlin’in savaş kasasını finanse etmekle” suçladı. Bu politikayı “akıl dışı” olarak da nitelendirdi. Avam Kamarası Dışişleri Komitesi Başkanı Emily Thornberry ise Ukrayna’nın İngiltere’yi en büyük müttefiki olarak gördüğünü ve bu kararla derin bir “hayal kırıklığı” yaşadığını belirterek hükûmete tepki gösterdi. Ukrayna yaptırımlar komiseri Vladyslav Vlasiuk da bu tür muafiyetlerin Moskova'ya doğrudan savaş geliri sağladığı uyarısında bulundu.

Tüm bu eleştirilere karşın Starmer ve İşçi Partisi kurmayları, geri adım atmadılar. Mevcut adımların var olan yaptırımlı petrol ithalatı kurallarını tamamen kaldırmak anlamına gelmediğini savundular. Aksine yeni ve daha kapsamlı yaptırımların “aşamalı olarak devreye sokulması” sürecindeki geçici esneklikler olduğunu belirttiler. Bu durum, Birleşik Krallık dış politikasının “değerler temelli” söylemlerine tezat oluşturan, enerji ve ekonomi güvenliğini önceleyen tarihsel rasyonalizminin modern bir tezahürü olarak dikkat çekici.

Tarihsel olarak Lord Palmerston’ın “Ebedî dostlarımız ve kalıcı düşmanlarımız yoktur, sadece ebedi ve kalıcı çıkarlarımız vardır” düsturu, Starmer hükûmetinin Mayıs 2026’daki bu esneme politikasının temel motivasyonunu en iyi açıklayan ifade.

Tarihsel süreçte İngiltere’nin “sulandırma” doktrini

İngiltere’nin kıta dışı pragmatizminin en stratejik sacayaklarından biri, şüphesiz Türkiye ile geliştirdiği derin ve istikrarlı ortaklık. İngiltere, Brexit referandumu öncesindeki dönemde Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecini en hararetli şekilde destekleyen Batılı büyük güç konumundaydı. Bu destek, basit bir iyi niyet göstergesinden veya müttefiklik jestinden ziyade, Britanya devlet aklının Kıta Avrupası’na yönelik geliştirdiği “sulandırma” doktrininin doğrudan bir parçasıydı.

Soğuk Savaş sonrası dönemde Fransa ve Almanya liderliğindeki Avrupa bütünleşmesi, daha entegre, federalist ve siyasi olarak tek sesli bir “Avrupa Birleşik Devletleri” vizyonuna doğru ilerliyordu. İngiltere ise her zaman egemen devletlerin gevşek bir ekonomik birliği (pazar odaklı konfederasyon) modelini savunmuştu. Londra’nın stratejik hesabına göre; Türkiye gibi nüfusu kalabalık, jeopolitik ağırlığı yüksek, askerî gücü muazzam ve kültürel kodları farklı bir ülkenin AB'ye dâhil edilmesi, kıtasal federalizm rüyasını “sulandıracak” ve engelleyecekti. Genişlemiş ancak siyasi olarak gevşek bir Avrupa, Brüksel'in Paris-Berlin aksında aşırı güçlenmesini önleyecek ve Londra'nın kıta üzerindeki geleneksel dengeleyici rolünü korumasını sağlayacaktı.

Brexit ile birlikte bu stratejinin kurumsal araçları değişmiş olsa da felsefi özü tamamen korundu. İngiltere artık AB'yi içeriden sulandırmak yerine, dışarıdan Türkiye ve Rusya ile kurduğu ikili, esnek ve pragmatik ilişkiler ağıyla kıtasal blokları dengelemeyi tercih ediyor. Türkiye ve Birleşik Krallık, AB kurumsal yapısının dışında kalan ancak Avrupa güvenliği için vazgeçilmez askerî enstrümanlara sahip iki büyük güç olarak kendilerini benzer bir konumda buldular. Bu yapısal durum, iki ülkeyi kıtanın çeperinde stratejik bir kader ortaklığına sürüklüyor.

Küresel Britanya’nın çeper stratejisi ve Londra-Ankara güvenlik koridoru

Post-Brexit döneminde dış politika arayışlarını çeşitlendiren Londra, Türkiye’yi periferik güvenlik mimarisinin asli nirengi noktası olarak konumlandırdı. İki ülke arasında imzalanan Stratejik Ortaklık Çerçeve Anlaşması, Avrupa güvenliğinin sadece Brüksel'in kurumsal sınırları içine hapsedilemeyeceğinin en somut belgesi olarak dikkat çekti. Bu anlaşma; Euro-Atlantic güvenliği, terörle mücadele ve organize suçlar, bilim, teknoloji ve ticaret gibi geniş bir yelpazeyi kapsıyordu. Anlaşma aynı zamanda iki ülke arasındaki askerî-endüstriyel entegrasyonu da en üst seviyeye taşıyordu. Eurofighter Typhoon savaş uçaklarına yönelik imzalanan destek anlaşmaları, bu askerî entegrasyonun en belirgin somut adımı olarak ön plana çıkacaktı.

Türkiye; NATO'nun güneydoğu kanadını koruyor, Karadeniz ile Akdeniz arasındaki geçişleri Montrö Boğazlar Sözleşmesi uyarınca kontrol ediyor, ittifakın ikinci büyük kara ordusunu barındırıyor ve yerli savunma sanayisindeki atılımlarıyla küresel bir aktör olarak öne çıkıyor. Brüksel'in “güvenlik” kavramını sadece AB üyeliğiyle özdeşleştiren dar bakış açısına karşın, Londra-Ankara hattı, Avrupa'nın gerçek savunma sınırlarının bu iki çeper aktörün omuzlarında yükseldiğini savunuyor.

Ekonomik alanda ise Türkiye, İngiltere’nin Rusya yaptırımlarını dolaylı olarak yönetmesinde hayati bir aracı rolü üstleniyor. Centre for Research on Energy and Clean Air verilerine göre, Aralık 2022'de yürürlüğe giren ilk ambargodan bu yana, Türkiye ve Hindistan’daki rafinerilerde işlenen yaklaşık 1,8 milyar sterlin değerindeki Rus menşeli petrol ürünü Birleşik Krallık pazarlarına giriş yaptı. Londra’nın Mayıs 2026’da aldığı esnetme kararı, bu dolaylı ithalat rotasını açık tutarak İngiliz ekonomisinin enerji şokunu absorbe etmesini sağlarken, Türkiye’nin bölgesel bir enerji ve ticaret merkezi olma konumunu da pekiştiriyor.

Kıta Avrupası’nın cevabı

İngiltere’nin kıta dışı esnek diplomasisine Kıta Avrupası’nın merkezinden verilen yanıt, Emmanuel Macron liderliğindeki Fransa’dan gelecekti. Fransa, AB'yi askerî açıdan bağımsız bir küresel güce dönüştürme ve “Kıtasal Stratejik Özerklik” sağlama hedefi doğrultusunda, Doğu Akdeniz'de Türkiye’nin nüfuzunu sınırlamayı amaçlayan bölgesel ve seçici ittifaklar inşa ediyor. Bu stratejinin en somut adımı, Nisan 2026’da Atina’da imzalanan Fransa-Yunanistan Savunma Anlaşması’nın yenilenmesi ve kapsamının genişletilmesi olacaktı. Beş yıllık süreyle uzatılan ve otomatik yenileme mekanizması içeren bu anlaşma, taraflardan birinin egemenliğine yönelik bir tehdit durumunda otomatik askerî yardımlaşma taahhüdünü (karşılıklı savunma şartı) içeriyordu. Anlaşma kapsamında savunma, enerji, araştırma-geliştirme ve nükleer teknolojiler dahil olmak üzere 9 ayrı iş birliği protokolü imzalandı.

Daha da önemlisi, Emmanuel Macron’un Mart 2026’da Fransa’nın nükleer caydırıcılık şemsiyesini bazı Avrupa ortaklarına genişleteceğini açıklaması ve Yunanistan’ın bu şemsiye altına alınan ülkeler arasında yer almasıydı. Bu hamle, gelecekte Yunan topraklarına Fransız nükleer silahlarının veya nükleer kapasiteli uçaklarının geçici olarak konuşlandırılması ihtimalini doğuruyor.

Aynı dönemde Fransa ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında imzalanan savunma anlaşması, Fransız güçlerine adada kalıcı konuşlanma hakları ve NATO benzeri imtiyazlar tanıdı. GKRY’nin NATO üyesi olmaması, Fransa’ya bu coğrafyada NATO ve ABD gölgesinden bağımsız, saf bir “Avrupa savunma operasyonu” yürütme ve güç projeksiyonu yapma imkânı sunuyor. Fransa, bu askerî varlıkla Kıbrıs’ı Doğu Akdeniz’deki operasyonları için ileri bir lojistik ve gözetleme üssü olarak kullanmayı hedefliyor.

Bu hamleler, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını genişletmeyi hedefleyen “Mavi Vatan” doktrinine doğrudan bir mukavemet ve çevreleme girişimi olarak okunabilir. Nitekim Türkiye’nin bu adımlara yanıtı askerî sahada gecikmeyecekti. Mart 2026'da Kuzey Kıbrıs’a altı adet F-16 savaş uçağı ve gelişmiş hava savunma sistemleri yerleştirerek adadaki askerî varlığını kalıcı hava gücü projeksiyonuyla tahkim etti.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da 2026 Antalya Diplomasi Forumu’nda yaptığı açıklamada, bu yeni askerî düzenlemelerin bölgeyi istikrarsızlaştıracağını ve Türkiye’yi “çevreleme” amacı taşıdığını vurgulayacaktı. Bu durum, NATO üyesi olan üç devletin (Fransa, Türkiye, Yunanistan) ikili anlaşmalarla birbirlerine karşı askerî caydırıcılık inşa ettiği derin bir yapısal paradoksu ortaya koyması bakımından oldukça önemli.

Karşı karşıya gelen iki jeopolitik mihver

2026 yılı itibarıyla Avrupa ve çevresinde şekillenen iki rakip stratejik vizyon, çok farklı parametreler üzerinden karşı karşıya geliyorlar. Bu iki vizyonun operasyonel, askerî ve ekonomik yapılarını şu başlıklar altında inceleyebiliriz.

Jeopolitik doktrin ve kurumsal altyapı

İngiltere, Türkiye ve Rusya'nın oluşturduğu esnek çeper aksı, temelini “Çeper Dengelemesi” ve ikili esneklik felsefesinden alıyor. Kurumsal düzeyde ise bu aks, AB dışı, esnek stratejik ortaklıklar ve NATO şemsiyesine dayanıyor.

Buna tamamen zıt bir kutupta yer alan Fransa, Yunanistan ve Kıbrıs'ın oluşturduğu Kıtasal Entegrasyon Aksı ise “Kıtasal Stratejik Özerklik” ve bir Avrupa Ordusu kurulması vizyonunu yürütüyor. Bu ittifakın kurumsal altyapısı doğrudan AB kurumsal yapısı ve AB Antlaşması'nın Madde 42.7 entegrasyonu üzerine inşa ediliyor.

Askerî güç, caydırıcılık ve enerji güzergâhları

Çeper aksında askerî güç konvansiyonel üstünlüğe, yerli İHA/SİHA teknolojilerine ve İngiltere'nin nükleer gücüne yaslanıyor. Enerji ve ticaret kulvarında ise bu aks, Rus petrolünün Türkiye ve Hindistan gibi aracı ülkeler üzerinden esnek bir şekilde İngiltere pazarına akışını korumayı hedefliyor.

Kıtasal entegrasyon aksı ise askerî caydırıcılığını Fransız nükleer şemsiyesinin yayılmasına, Rafale savaş uçakları ve fırkateyn tedarikine dayandırıyor. Enerji planlarında ise Türkiye'yi tamamen baypas etmeyi amaçlayan EastMed hattı ile GKRY üzerinden yürütülen nükleer iş birlikleri yer alıyor. 

Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve dış politika karakteri

Doğu Akdeniz dengelerinde esnek çeper aksı, KKTC'ye yapılan askerî sevkiyatlar (F-16'ların konuşlandırılması) ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin getirdiği statünün korunması rolünü üstleniyor. Dış politika karakteri olarak tamamen Rasyonalist Realizm, ticari pragmatizm ve esnek geometri ilkeleriyle hareket ediyor.  

Buna karşın kıtasal entegrasyon aksı, GKRY'de kalıcı Fransız askerî üsleri açılmasını ve NATO dışı bir AB operasyon kapasitesi oluşturulmasını savunuyor. Bu blok, dış politikada değer odaklı federalizm, jeopolitik sınırlandırma ve kurumsalcılık karakterini sergiliyor.

Doğu'nun iki devletiyle ortaklık

İngiltere’nin Kıta Avrupası’ndan ayrılarak Doğu’nun iki güçlü devletiyle (Rusya ve Türkiye) ortaklık kurduğu fikri, romantik bir eksen kaymasından ziyade rasyonalist ve pragmatik bir "jeopolitik dengeleme" stratejisi olarak öne çıkıyor. Bu stratejinin entelektüel ve tarihsel kökleri incelendiğinde, üç temel kavramla karşılaşılıyor. “Doğu Sorunu”, “1907 Anglo-Rus Antantı” ve “Rimland Teorisi”. 19. yüzyıl diplomasisini meşgul eden en büyük jeopolitik mesele olan “Doğu Sorunu” Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflamasıyla ortaya çıkan güç boşluğunun Avrupa büyük güçleri arasında nasıl paylaşılacağı ve kıtasal dengenin nasıl korunacağı üzerine kuruluydu. 1853-1856 Kırım Savaşı’nda İngiltere ve Fransa, Rusya’nın Akdeniz’e inmesini ve boğazları kontrol ederek Avrupa güç dengesini bozmasını engellemek amacıyla Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak kurmuştu.

2026 yılındaki jeopolitik manzara, Kırım Savaşı denklemindeki aktörlerin rollerinin tamamen yeniden dağıtıldığını gösteriyor. Bugün Fransa; Yunanistan ve Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz’de hegemonik bir “kıtasal özerklik” kurmaya çalışırken, İngiltere ise Türkiye’nin bölgesel gücünü destekliyor ve Rusya ile arka kapı diplomasisini (enerji esneklikleri yoluyla) açık tutarak bu kıtasal bloku dışarıdan dengeliyor. Bu durum, İngiltere'nin tarihsel olarak hiçbir gücün Avrupa anakarasını tek başına domine etmesine izin vermeme felsefesinin modern bir uzantısından başka bir şey değil.

İngiltere ve Rusya arasındaki ilişkiler tarihsel olarak derin düşmanlıklar ve rekabetlerle doludur. Ancak 31 Ağustos 1907'de imzalanan Anglo-Rus Antantı, iki ebedi düşmanın yükselen Alman nüfuzuna karşı İran, Afganistan ve Tibet üzerindeki nüfuz alanlarını paylaşarak nasıl uzlaşabildiğini göstermişti. Günümüzdeki petrol kısıtlamalarını gevşetme kararı, bu tarihsel uzlaşı kültürünün ekonomik düzlemdeki net bir yansıması olarak okunabilir. İngiltere, jeopolitik düzeyde Rusya’yı en büyük güvenlik tehdidi olarak nitelendirmeye devam etse de küresel kriz anlarında kendi ekonomik bekası için Moskova ile sınırlı ve dolaylı bir iş birliği kurmaktan çekinmiyor.

Halford Mackinder’in “Kenar Kuşak” teorisine karşı Nicholas Spykman tarafından geliştirilen “Rimland” teorisi, Avrasya’nın denizel çevre kuşağını (Rimland) kontrol eden gücün küresel jeopolitiği şekillendireceğini savunur. İngiltere ve Türkiye, bu çevre kuşağının batı ve doğu uçlarındaki en kritik adasal ve yarı-adasal kaleleridir. İngiltere'nin Brexit ile AB'den ayrılması, onu kıtasal bir güç olmaktan çıkarıp yeniden küresel bir deniz gücü haline getirdi. Bu bağlamda, Rimland'in en önemli kapı bekçisi olan Türkiye ve Heartland'in devasa gücü Rusya ile kurulan esnek ilişkiler, İngiltere'ye kıta bloklarını çevreleme ve kendi küresel ticaret yollarını güvence altına alma şansı tanıyor.

Çok kutuplu dünyada geometrik dengeleme

Anlaşılıyor ki Birleşik Krallık Kıta Avrupası’ndan ayrılarak Doğu’nun iki güçlü devletiyle resmî, kurumsal ya da ideolojik bir “ittifak” kurmuyor. Ortaya çıkan tablo, değerler ortaklığına dayalı bir birleşme değil. Aksine bu durum; İngiliz devlet aklının çok kutuplu yeni dünya düzeninde kendi çıkarlarını maksimize etmek adına geliştirdiği çok katmanlı ve pragmatik bir “geometrik dengeleme” stratejisi.

Londra, AB'nin kurumsal ve federalist sınırlandırmalarından kurtulduğu ölçüde, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de Türkiye gibi askerî ve jeopolitik bir devle ortaklık geliştirebiliyor. Aynı şekilde enerji krizlerinde ise Rusya gibi küresel bir tedarikçiyle arka kapı ticaretini başarıyla sürdürebiliyor. Buna mukabil Fransa liderliğindeki kıtasal blok ise nükleer şemsiyesini Yunanistan’a kadar genişleterek ve Kıbrıs’ta kalıcı üsler edinerek bu çeper hareketliliğini sınırlandırmaya çalışıyor.

Nihayetinde, İngiltere’nin Doğu paradigması, kıta dışı bir güç olarak Avrasya’nın kenar kuşağında kendi nüfuzunu koruma ve hiçbir gücün Avrupa coğrafyasında mutlak hegemon olmamasını sağlama yönündeki tarihsel reflekslerinin modern bir uygulaması. Bu bağlamda Türkiye ve Rusya ile geliştirilen esnek ilişkiler ağı, İngiltere'yi Kıta Avrupası’nın yalnızlığından kurtararak ona küresel sahada hayati bir hareket serbestisi kazandıran stratejik bir kaldıraç vazifesi görüyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...