Derbi öncesi bir muhasebe: Nasıl yaşamalı, ne yapmalı?

Haberin Eklenme Tarihi: 29.11.2025 16:11:00 - Güncelleme Tarihi: 29.11.2025 17:46:00

"Keep what you've got, by giving it all away,
Keep what you've got, hold it all, don't give up"

Ian Brown, Keep What You’ve Got

Futbol ve müzik... İşte iki rehber, kaynağını siz seçin. Sahada ne oluyorsa, lirikler nasıl diyorsa... İşte öyle yaşamalı ve öyle yapmalı.

Mesela futbol. Futbol bir kimlik inşası ve ait olma meselesidir. Kimse tam olarak nasıl olduğunu bilmez, ama bir gün babanızın, amcanızın ya da mahallenin ağabeyinin yanında, televizyonun karşısında oturursunuz. O sırada bir takım kazanır, başka bir takım kaybeder. Ve siz, hiç farkında olmadan, o kazanan takımın renklerine bürünürsünüz. Nick Hornby'nin dediği gibi, bu bir seçim değildir, daha çok bir kaderdir. Arsenal'ı seçmediğini, Arsenal'ın onu seçtiğini söyler Hornby. Futbol, özellikle İngiliz işçi sınıfından bir babanın oğluna aktarabileceği en değerli miras gibidir. Maçlar hayatın ritmine anlam katar. Haftanın hangi günü nereye gideceğini bilirsiniz, kiminle olacağınızı bilirsiniz, neye sevinip neye üzüleceğinizi de bilirsiniz. Bu öngörülebilirlik, hayatın kaosunun ortasında bir düzen hissi verir.

Ian Brown'ın meşhur şarkısında dile getirdiği gibi: Sahip olduğun şeyi ancak tamamen verdiğinde koruyabilirsin. Elinde kalmasını istiyorsan sahip olduğun şeye tutun; öyle sıkı tutun ki, bırak gitsin. Yani pes etme ama sıkı da tutma. Futbol tam da bunu öğretir. Bir takıma kendini verirsin, zamanını, duygularını, umutlarını, hatta paranı da. Ama karşılığında ne alırsın? Bazen hiçbir şey. Bazen hayal kırıklığı, bazen yenilgi… Ama yine de vermeye devam edersin. Çünkü o an, o gol, o zafer geldiğinde, verdiğin her şey geri döner. Sadece sana değil, tribünde seninle aynı takıma gönül vermiş binlerce yabancıya da. Futbol bize hayatın paradoksunu öğretir: Kazanmak için kaybetmeyi, sahip olmak için bırakmayı, bir olmak için “ben”i unutmayı. Hayat da böyle değil mi zaten? En çok tuttuğumuz şeyler elimizden kayar gider. En çok kaçtığımız şeyler peşimizi bırakmaz. Futbol bize der ki: "Ver kendini, ama bekle de. Sev ama acı çekmeye hazır ol. Uzan ama düşebileceğini bil." Çünkü hayat bir maç gibidir; bazen kazanırsın, bazen kaybedersin. Ama asıl mesele sahada olmaktır.

Futbolcu açısından da bu böyledir. Türk bir futbolcu başka bir takıma transfer olduğunda, yeni doğan bir çocuk gibidir. Önce kuşkuyla karşılanır, acaba bizden mi, yoksa hâlâ onlardan mı? Yeteneği var mı? Çalışkan mı? Sonra yavaş yavaş, eğer doğru hamleleri yaparsa, taraftarın kalbine dokunur. Tıpkı bir ailenin yeni çocuğunu kabullenişi gibi. Ama dikkat edin: Futbolda affedilmesi zor hatalar vardır. Rakip takıma geçmek, formanın değerini bilmemek, kritik anlarda geri çekilmek... Bunlar bir çocuğun ailesini hayal kırıklığına uğratması gibidir. Belki de daha acımasız. Çünkü futbolda, evlat edindiğiniz o yabancı çocuk, bir gün sizi terk edip komşunuza, hatta düşmanınıza gidebilir. Ve siz ona yıllarca "hain" dersiniz. Çocuk büyür, olgunlaşır, saçları ağarır ama tribünlerin hafızası affetmez. Neden? Çünkü kendi ihanetlerini hatırlatır onlara…

Yabancı bir futbolcu bir Türk takımına transfer olduğunda da yeni doğan bir çocuk gibidir. Kimi taraftarlar onu hemen bağırlarına basar, "aramıza hoş geldin evlat" der gibi. Kimiyse mesafeli durur, gözler. Baba gibi, anne gibi, hoca gibi, başkan gibi, bazen zorlu, bazen sevdiren, bazen zorlayan ama hep beklenti içinde olan bir topluluk vardır tribünlerde. Ve o çocuk onların gözlerinde büyür. Her golü bir başarıdır, her hatası bir hayal kırıklığı. Gol atmak kupayı kaldırmak, şampiyonluk getirmek, bunlar büyük başarılardır elbette. Ama bazen sadece ter dökmek, kendini sahada bırakmak, rakibe boyun eğmemek yeter. "Aşkın olayım", Icardi aşkıyla tribünlerde yükselen ortak sevgi, ortak sevinç ve ortak öfkedir mesela. Taraftarın gözünde yer etmek, kolay değildir. Onu korumak daha zordur. Taraftar için de sevmek kolay değildir. Severken bazen hayal kırıklığına uğramak da bu oyunun parçasıdır. Kaybettiğinde hemen vazgeçmek kolay, sahiplenmek ise emek ister. Sabır ister.

Sisifos ve taraftar: Absürtte anlam arayışı

Futbol obsesif bir olgudur. Bir kez içine girdi mi, çıkamazsınız. Her hafta sonu aynı yere gidersiniz, aynı insanlarla aynı tezahüratları atarsınız, aynı umudu taşırsınız. Ve her seferinde, bu sefer farklı olacak diye düşünürsünüz. Albert Camus bir keresinde demişti: "Ahlak ve insanın görevleri hakkında bildiğim her şeyi futboldan öğrendim." Garip bir söz gibi gelir kulağa. Nasıl yani? Bir top oyunundan ahlak mı öğrenilir? Ama Camus kaleci olarak geçirdiği yılları hiç unutmamıştı. Sahada öğrendiği dayanışmayı, takım ruhunu, yenilgiyi kabullenmeyi, zaferi paylaşmayı. Belki de en önemlisi: Absürt bir evrende anlam yaratmayı.

Çünkü futbol, esasında absürttür. Sisifos'un kayayı her seferinde tepeye yuvarlaması gibi, taraftar da her sezon aynı döngüye girer. Umut, heyecan, hayal kırıklığı, yenilgi. Sonra yeniden umut. Kaya yine düşer, Sisifos yine iter. Takımınız yine kaybeder, siz yine umarsınız. "Gelecek sezon şampiyon olacağız" dersiniz. Tam da geçen sezon söylediğiniz gibi. Ama işin güzelliği de burada: Sisifos'u mutlu düşünmemiz gerektiğini söyler Camus. Çünkü kayayı iterken, o an, o eylem, ona aittir. Tribündeki taraftar da öyle. Yenilgi acı verir ama o acı bile onundur. Çünkü o sahada, o an, o tezahüratla, o takımla birdir.

Kaleci bir saniye geç kaldı mı, gol olur, seviniriz. Defans bir adım yanlış attı mı, gol olur, küplere bineriz. Forvet toparlayamadı mı, fırsat kaçar, içimiz burkulur. Hakem yanlış karar verdi mi, tribünler karışır. Futbol, insanın kusurlu oluşunu kutlar. Mükemmel bir futbol maçı diye bir şey yoktur çünkü mükemmellik sıfırdır, donuktur, cansızdır. Güzellik hatadadır, cazibesini hatalardan alır.

Belki de futbolu bu kadar sevmemizin nedeni budur: Bize hata yapmanın, yanılmanın, tökezlemenin normal olduğunu hatırlatır. Hayatta da öyle değil mi? Mükemmel olmaya çalışırız ama asıl yaşam hatalarda gizlidir. Yanlış kararlar, yanlış paslar, yanlış anlar... İşte bunlar bizi insan yapar. Kaleci topu tutamadığında, forvet penaltıyı kaçırdığında, biz sadece futbol izlemeyiz, kendimizi izleriz. Kendi başarısızlıklarımızı, kendi zaferlerimizi, kendi kırılganlığımızı…

Hiçbir şey kalıcı değil: Zaferin ve yenilginin geçiciliği

Futbol der ki: Hata yapmak insanidir. Ve bazen o hata sizi şampiyon yapar, bazen mahveder. Ama her halükârda, o hata sizindir, hikayenizdir. Mükemmellik sterildir; hata ise yaşamın ta kendisidir.

Zafer de yenilgi de geçicidir. Bir gün şampiyonsunuz, ertesi gün küme düşme hattındasınız. Bir gün "en büyük takım" ilan edilirsiniz, ertesi gün rezil olursunuz. Futbol sürekli hatırlatır: Hiçbir şey kalıcı değildir. Bugünkü kahramanınız yarının haini olabilir. Dünkü düşmanınız bugünkü kurtarıcınız. Bu geçicilik, bu akışkanlık, futbolu hayata bu kadar benzer kılar. Çünkü hayat da böyledir, bir an zirvedesiniz, bir an dipte. Ama tribündeki o kolektif çığlık, o ortak sevinç ya da ortak keder, işte odur kalıcı olan.

Belki de futbolun bu kadar evrensel olmasının sebebi budur: Bize absürt bir dünyada nasıl yaşayacağımızı öğretir. Anlamsız görünen bir döngüyü anlamlandırmayı, yenilgiyi kabullenmeyi ama yine de umut etmeyi, kazandığımızda alçakgönüllü olmayı, kaybettiğimizde ertesi güne bakmayı. Sisifos tribünde oturmuyor belki, ama her taraftar biraz Sisifos'tur. Ve her bir futbolcu da ayağında sürdüğü o topu, sırtında galibiyet hayalini taşıyarak sahaya çıktığında, Sisifos'a benzer. Çünkü o an, o hareket, o çaba, hepsi onundur. Sonuç belirsizdir, yol yorucudur, ama yürümek, koşmak, oynamak... İşte bunlardır anlam yaratan.

Pazartesi günü Fenerbahçe ile Galatasaray karşılaşacak. Bir derbi daha. Yüzyıllık bir rekabet, yüzyıllık bir nefret, yüzyıllık bir aşk. Tribünler heyecanla dolacak, tezahüratlar yine atılacak, kalpler yine hızlı atacak. Peki ya futbolun kendisi? VAR ekranları, dijital hakemler, yavaş çekim analizler... Bir gol atılacak, sevineceğiz ama bekleyin, VAR kontrol ediyor. O an, o saf sevinç anı, askıya alınacak. Belki golü iptal edecekler, belki ofsayt vardır, belki elle oynamıştır. Sevinç ertelenecek ve belki tamamen yok sayılacak.

İşte bu milimetrik hesaplar hata payını sıfıra indirmek için yapılacak. Soğuk, steril bir algoritmanın “adil” kararına boyun eğeceğiz. Ama futbol adalet arayışı mıydı zaten? Yoksa o adaletsizliğe, o haksızlığa, o yanılgıya rağmen ayakta kalmak, kazanmak, direnmek miydi?

Sosyal medya da aynı paradoksu derinleştiriyor. Bir zamanlar maç bittiğinde eve giderdiniz, ertesi gün kahvede konuşurdunuz. Şimdi? Daha golün sevinci bitmeden X’de "trend topic" oluyorsunuz. Herkes bir şey söylüyor, herkes haklı, herkes haksız. Maç bitmeden analiz yapılıyor, oyuncu eleştiriliyor, hoca kovuluyor. O kolektif sessizlik, o ortak bekleme hali yok artık. Her an, her şey, hemen ve yüksek sesle. Futbol, belki de bugünün dünyasındaki son kolektif deneyimlerimizden biri. Ama onu da bireyselleştiriyoruz, dijitalleştiriyoruz, paketliyoruz.

Yine de düdük çaldığında, o ilk on saniye... Hâlâ saftır. Hâlâ gerçek. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, kalp hızımız yine atacak, sesimiz yine kısılacak, gözlerimiz yine dolacak. Çünkü futbol hâlâ insanidir. Hâlâ absürttür. Hâlâ bizimdir. Düşünün: Sahada 11 kişiden oluşan iki takım var ve hepsi mükemmel, kusursuz, hatasız. Her pas yerinde, her müdahale tam zamanında, her pozisyon kusursuz kapatılmış. Ne olur? Hiçbir şey. Gol olmaz. 90 dakika mükemmel bir dans izlersiniz ama kimse kazanamaz, kimse kaybedemez. Gol olmazsa sevinç de olmaz. O halde futbolda aslında hataya seviniyoruz, hataya ağlıyoruz. Hataları kutluyoruz. Peki ya hayatta? İsmet Özel soruyor Münacaat şiirinde:

“Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda…”