Martin Luther King’i hatırlarken: Hafıza sorunu ve küresel şiddet arasında Amerika
ABD’nin “özgürlükler ülkesi” anlatısı, Afro-Amerikalıların tarihsel deneyimi ve süregelen eşitsizlikler ışığında yeniden sorgulanıyor. Martin Luther King Jr.’ın mirası ise yalnızca bir anma değil; iç ve dış politikadaki çelişkileri görünür kılan güçlü bir hatırlatma niteliği taşıyor.
Amerika Birleşik Devletleri, modern dünyanın en güçlü siyasi ve kültürel aktörlerinden biri olarak, kendisini sıklıkla “özgürlükler ülkesi” anlatısı üzerinden tanımlar. Ancak bu anlatının arka planında, sistematik eşitsizlikler ve özellikle Afro (Afrika)-Amerikalılar gibi belirli bir sömürge tarihi üzerinden hayatları şekillenen geniş kesimlerin tarihsel deneyimi çoğu zaman eksik, seçici ya da çarpıtılmış biçimde sunulur.
Bu noktada terminoloji dahi başlı başına bir tartışmadır. “Zenci”- “siyahi” gibi renk temelli ifadeler, bireyleri indirgemeci biçimde tanımladığı için eleştirilirken; “Afro/Afrika-Amerikalı” ifadesi, hem tarihsel/coğrafi kökeni hem de kimlik boyutunu birlikte içerdiğinden akademik ve resmî metinlerde daha uygun görülür. Bu tercih, yalnızca dilsel değil, aynı zamanda politik bir tercih olarak da okunmalıdır: kimliği, değiştirilemeyecek biyolojik bir unsura değil, bir ölçüde revize edebileceğimiz tarihsel ve toplumsal bir bağlama oturtmak öne çıkar.
Bu özlü yazı da bu bağlamda, özellikle Amerika’nın kısa sayılabilecek tarihinde yetişmiş en etkili toplumsal önderlerden biri olan Martin Luther King Jr.’in geçtiğimiz günlerde anılan, ancak ABD ve İsrail öncülüğünde başta İran’da süren “küresel şiddet” dalgası altında bu sene biraz da atlandığı görülen 4 Nisan 1968’deki suikastının yıldönümünde, ABD’nin yakın tarihine yalnızca bir anma perspektifiyle değil; süreklilik, bastırma ve yeniden üretim ekseninden, ayrıca iç-dış politika uyumu çerçevesinden bakmayı amaçlayacaktır.
ABD’nin çelişkilerle dolu kısa tarihinde mihenk taşı bir figür: Martin Luther King Jr.
Martin Luther King Jr., 1929’da Atlanta’da doğdu. Bir papazın oğlu olarak yetişen King, erken yaşlardan itibaren hem dinî hem de ahlaki bir perspektif geliştirdi. King’in babası da kendisi gibi reformist, idealist ve mevcut düzene farklı yollardan tepki verebilen bir karakter olduğunu, soyadlarını “Luther” olarak değiştirerek göstermeye çalışmış; Avrupa’ya yaptığı seyahatlerinde, eser, görüş ve mücadelesinden oldukça etkilendiği Protestan akımın öncüsü Alman düşünür Martin Luther’den esinlenerek bu değişimi gerçekleştirmiştir. Babasının yolundan giden King de, Luther’e ilave olarak yetişkinlik çağında “Michael” olan ön ismini de “Martin” olarak değiştirmiştir.
Hayata karşı idealist bir duruşun simgelerinden olan bu figür, eğitimini başarıyla sürdürdükten ve Boston Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra, ABD’de Afro-Amerikalıların maruz kaldığı ayrımcılığa karşı mücadelede, koordineli, barışçıl, sivil eylemlerdeki aşamalı rolleriyle, insan hakları tarihinin en önemli temsilcilerinden biri hâline gelmiştir. King’in yükselişi, 1955’teki “Montgomery Otobüs Boykotu” ile başladı. Bugün hâlâ pek çok görsel medya öğesine de yansıyan Rosa Parks’ın tutuklanmasıyla başlayan bu süreç, yalnızca bir ulaşım aracındaki ayrımcılık meselesi değil, gündelik hayat ve kamusal alandaki ırkçılığa karşı geniş çaplı bir direniş olarak tarihe geçti.
Ancak şüphesiz King’i tüm dünyada bir “ikon” hâline getiren, en bilinen konuşması olan “I Have a Dream” (Bir Hayalim Var) başlıklı hitabıyla oldu; bu unutulmaz sözleri, 1963’te Washington’da yaptığı yürüyüşte dile getirildi. Ancak King’i yalnızca bu konuşmaya indirgemek, onun düşünsel evrimini görmezden gelmek olur ki, bu da Amerikan kültür inşasının çok iyi bildiği “güzel bir paketleme”yle yapılan ve sistemin devamlılığını sağlayan bir “pazarlama unsuru” olmanın ötesine gidememek sorunsalıyla bizleri sıkça karşı karşıya getirir.
Nitekim, 1960’ların sonlarına gelindiğinde, Amerika’da 19. yüzyılın meşhur “Kuzey-Güney” iç savaşı ve toprak sahiplenme yıllarından bu yana sonu gelmeyen ırksal ve kökensel ayrımcılık, politik idarenin gerek ulusal gerek yerel otorite bazında bu olanlara kayıtsızlığı ve tüm bunların artarak şiddet olaylarına yol açmayı sürdürmesiyle, King’in söyleminin de belirgin biçimde sertleştiği görülür: “Ekonomik eşitsizlikleri doğrudan eleştirme”, “Kapitalizmin yapısal sorunlarına dikkat çekmek” ve tabi o dönemin bugünkü İran ve Filistin savaşlarıyla eşdeğer küresel şiddet vakası olan meşhur “Vietnam Savaşı’na açıkça karşı çıkmak”, King’in en önemli söylem unsurları hâline gelmiştir.
King’in 1967’de yaptığı konuşmalarda ABD’yi “dünyadaki en büyük şiddet üreticilerinden biri” olarak tanımlaması, onun artık yalnızca bir “sivil haklar lideri” değil, etkisi bugün bile yadsınamayacak en kayda değer “sistem eleştirmeni” hâline geldiğini gösterir.
Bu manada 1968’de Memphis’te uğradığı suikast, bu önemli dönüşümün ve toplumsal değişimler yaratabilecek “söylem inşası”nın tam ortasında gerçekleşti. Ölümü sonrası ABD’nin birçok şehrinde ayaklanmalar yaşandı. Bu olaylar, yalnızca bir liderin kaybı değil; bastırılmış bir toplumsal gerilimin açığa çıkışıydı demek de yanlış olmayacaktır.
Bugün King’in mirası çoğunlukla “barışçıl protesto” söylemiyle sınırlandırılsa da ve esasen karşı çıktığı sistemin kendisi ne yazık ki onu farklı yönleriyle sisteme uygun “paketleyip” geniş kitlelere servis edebilse de; onun asıl mirası, adaletin yalnızca hukuki değil ekonomik ve küresel bir mesele olduğunun unutulmaması yönündeki söylemiyle paraleldir.
“Kuzey-Güney Savaşı”ndan günümüze bitmeyen tarih
Yukarıda da kısaca değindiğimiz, ABD’de 1861–1865 yılları arasında yaşanan Amerikan İç Savaşı, köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlandı. Ancak bu gelişme, Afro-Amerikalılar için gerçek bir eşitlik anlamına gelmedi.
Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan Yeniden-İnşa/“Reconstruction” süreci kısa sürdü ve yerini Güney eyaletlerinde kurumsallaşan ayrımcılık sistemine bıraktı. Bu sistemin en bilinen formu, “Jim Crow yasaları” gibi hususlarla okundu. Bu gibi yasalar, özetle başta güney eyaletlerinde geçerli olacak şekilde “ayrı ama eşit” prensibini normalleştirdi; okulları, ulaşımı ve kamusal alanları ayrıştırdı; Afro-Amerikalıların oy kullanmasını fiilen engelledi ve günden güne ekonomik fırsatları ciddi şekilde sınırladı.
Bu dönemde linç kültürü de yaygın bir olguydu. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında binlerce Afro-Amerikalı, “Ku Klux Klan” gibi sapkın örgütlenmelerin de dahliyle, yargısız infazlarla hayatını kaybetti. Bu tarihsel miras, yalnızca geçmişte kalmış bir dönem de değildir. Günümüzde de farklı şekillerde, ceza ve adalet sistemindeki eşitsizlikler, belirli aralıklarla herkesi rahatsız eden “polis şiddeti” tartışmaları, eğitim ve gelir farkları ve imaj olarak “uslanmaz zenci çocuklar/gençler” anlatıları bu yapısal mirasın devam ettiğini gösterir.
Bu süreklilik tabiatıyla, kendisi açıkça ifade etmese de, pek çok destekleyenin çoğu zaman haykırdığı ve “beyaz Amerika’nın üstünlüğünün” hakim kılındığı Donald Trump döneminde daha görünür hâle geldi. Tarihsel “Kuzey-Güney rekabeti”nde, “Güney ruhu”na daha yakın olduğu kimi yönleriyle aşikâr olan Trump’ın siyasi söylemi, “hukuk ve düzen” vurgusuyla birlikte, dolaylı olarak aşırıcı tarihsel damarı yeniden aktive etti denilebilir. Ve ilginç şekilde bu iç politik damar, dış politika da ABD öncülüğünde, “beyaz Amerika”ya benzemeyen odaklara karşı “küresel bir şiddet” dalgasıyla oldukça örtüşmektedir.
Çelişkili iç tarihi bastıran ancak iç politikayla uyumlu bir ABD dış politikası
ABD’nin küresel ölçekte kendisini “insan hakları savunucusu” olarak konumlandırması, tarihsel olarak tartışmalıdır. Özellikle Soğuk Savaş döneminde, bu söylemin çoğu zaman stratejik çıkarlarla çeliştiği görülmüştür.
Demokrasi söylemini araçsallaştırılması, jeopolitik çıkarların öncelenmesi, müttefik addedilen kimi ülkelerde insan hak ve hukukunun oldukça sert bir şekilde ayaklar altına alınmasının bu ülkelerdeki ABD çıkarları adına dönem dönem görmezden gelinerek, esasen evrensel İnsan hakları kavramına anılan “seçicilik” düsturuyla önemli zararlar verilmesi, ABD dış politikasının temel araçları hâline gelmiştir. Ancak tabiatıyla bu durum, şu temel çelişkiyi de ortaya koyar: ABD, kendi içindeki tarihsel adaletsizliklerle tam anlamıyla yüzleşmeden, küresel ölçekte norm belirleyici bir rol üstlenmektedir.
Son yıllarda ABD’de bazı siyasi ve ekonomik elitler tarafından dile getirilen “Güney Afrika’daki beyaz çiftçilerin mağduriyeti” söylemi gibi tekil bir örnekten dahi yola çıkarsak, söylediklerimiz adına bazı ana fikirleri elde etmek mümkün olabilir: Kökeni, “beyaz Güney Afrika” gerçeğinin yansıması olan teknoloji devi Elon Musk ve hâlen yakın olduğu düşünülen Başkan Donald Trump gibi isimler, günümüzde süren Güney Afrika’daki toprak reformlarını zaman zaman “beyazlara karşı ayrımcılık” olarak tanımlamışlar; Güney Afrika’daki yerli halkın geçtiği tarihsel sancılı süreçleri ve acı dönemleri bir çırpıda siliyor görünmüşlerdir.
Apartheid rejimi boyunca toprakların büyük kısmı “beyaz azınlığın” kontrolündeyken, “siyah çoğunluk” sistematik olarak mülksüzleştirilmiş ve bugünkü reformlar bu eşitsizliği gidermeyi amaçlamış olmakla birlikte, Musk ve Trump gibi isimler için ABD’de bu sürecin tersinden okunması, önemli bir çifte standardı ortaya koymuştur. Bu esasen, Martin Luther King gibi figürlerin de, uğrunda canını verdiği ABD’nin kendi Afrika-Amerikan nüfusu içinde süren ayrımcılık vakaları adına da bizlere önemli ipuçları vermektedir.
Nitekim, “küresel ölçekte beyaz kimlik siyaseti” olarak özetlenebilecek rahatsız edici benzeri söylemin devamında, “tarihsel bağlamdan koparılmış mağduriyet anlatıları” ve “seçici insan hakları duyarlılığı” görmek bizleri şaşırtmazken, bu çerçevede ABD’nin dış politikasının kimi zaman Gazze’de, kimi zaman Vietnam, Bağdat, Beyrut veya Tahran’da, yalnızca stratejik değil, aynı zamanda ideolojik bir araç hâline gelmesi de keza aynı döngü içinde açıklanabilecektir.
Hatırlamak ve yeniden düşünmek
Geçtiğimiz Mart ayının sonunda, küresel düzeyde devam eden yıkıma karşı sevindirici bir gelişme olarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, köleliği ve başta ABD ve Avrupa’daki pek çok ülkenin ekonomilerini zamanında “bedava iş gücü” ilkesiyle destekleyen “Trans-Atlantik Köle Ticareti”ni, “insanlığa karşı işlenmiş en ağır suç" ilan eden bir kararı onayladı. Tasarı, Gana’dan geldi ve önerge 123 oy gibi önemli bir çoğunlukla kabul edilirken, İngiltere ve Avrupa Birliği üyeleri de dâhil olmak üzere 52 ülke çekimser kaldı. Bu nevi insani bir önergeye dahi “karşı-oy” kullanan üç ülke ise, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin ve İsrail oldu.
Tabiatıyla dikkat çekici olan, kararın içeriğinden çok, oylama davranışlarıydı. ABD, tartışmalı iç tarihinin de etkisiyle bu tür kararlarda uzun süredir benimsediği çizgiyi koruyarak metne karşı tutumuyla, “Küresel Güney” olarak adlandırılan birçok ülkeye karşı kurduğu kampı koruduğunu tekrar ilan etti. Ancak bu tablo, uluslararası sistemde etik ve insani meselelerin dahi nasıl politik pozisyonlara göre şekillendiğini de bir kez daha ortaya koydu. Daha da çarpıcı olan ise bu tür “diplomatik” davranışların giderek bir tür refleks hâline gelmesi ve vicdanları yaralamasıdır. Bu noktada, geniş bir teorik yorumlamada, “otomatlaşan diplomatlar” ifadesi de yerinde bir tespit sunar.
ABD’nin benzer süreçlerdeki rolü yalnızca bir “taraf” olmaktan ötedir. Küresel sistemdeki ağırlığı nedeniyle, onun aldığı pozisyon kimi bazı ülkeler için de belirleyici bir referans noktası hâline gelir. İsrail ve Arjantin gibi bir konumdaysanız, bu da zincirleme bir etki yaratır. Hele ki konu Avrupa tarihinin de ayrılmaz bir parçası olan “kölelik” ve “sömürgecilik” olduğunda ise, “görev adamı” otomatlatmış bir diplomat için, kabul oyu ne kadar “etik bir insani yönelim” ifade etse de, belki “ret” değil, ama bu örnekteki gibi, “kaçış” imkânı yaratan “çekimser oy” seçilebilir.
Bununla birlikte konumuz itibariyle, ABD’nin kendi içindeki tarihsel adaletsizliklerle yüzleşme konusundaki eksikliği ile uluslararası alandaki tutumu arasında dolaylı ama güçlü bir ilişki olduğunu bu noktada yinelemek gerekir. İçeride çözümlenmemiş bir adalet sorunu, dış politikada da seçici bir etik anlayışa dönüşmektedir. Bu nedenle BM’deki bu tür oylamalar, yalnızca diplomatik prosedürler değil; aynı zamanda küresel vicdanın ne ölçüde bağımsız kalabildiğinin de bir göstergesi olmayı sürdürüceklerdir.
Sonuç olarak ise, ABD’nin küresel rolünü anlamak için, onun “bastırılmış iç tarihi”ne tekrar tekrar bakmak gerekir. Bu durumda da, bu gibi bir ülkeden çıkan en idealist figürlerden biri olan Martin Luther King Jr.’in mirası, yalnızca bir anma günü veya haftasıyla şüphesiz sınırlanamaz. Onun mücadelesi, bugün hâlâ geçerli olan bir soruyu gündeme getirir: Gerçek eşitlik ve ahlaki kazanım, yalnızca belirli devlet mekanizmalarının yaratımı olduğu aşikâr belirli hukuki düzenlemelerle mi sağlanır; yoksa daha derin bir küresel ve toplumsal dönüşüm mü gerektirir? ABD örneği, bu sorunun cevabının yüzeysel değil, oldukça karmaşık olduğunu bizlere tekrar gösteriyor. Çünkü gerçek tarih, yalnızca kâğıt üzerinden yaşananlardan değil; hatırlanan, unutulan ve unutturulmak istenenlerden de oluşmaktadır.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.