09 Nisan 2026

Erbain Savaşı’nın galibi neden yok?

Erbain Savaşı, ABD ve İran’ın ağır kayıplar verdiği, galibi olmayan yıkım süreci olarak tarihe geçti. ABD stratejik uçak ve maddi güç yitirirken, İran ekonomisi çöktü. İki tarafın da medya üzerinden uydurduğu "zafer" hikâyelerine rağmen, asıl kaybeden bölgenin istikrarı ve yaşanabilirliği oldu.

Orta Doğu, ABD-İran Savaşı’yla birlikte konvansiyonel silahlar ile birlikte kelimelerin, piksellerin ve algıların da çarpıştığı, tarihin en paradoksal çatışmalarından birine tanıklık etti. "Erbain Savaşı" olarak adlandırdığımız ve kırk günü aşan bu süreç, askeri literatürde zafer ve yenilgi kavramlarının nasıl iç içe geçebileceğini, fiziksel yıkımın büyüklüğüne rağmen tarafların nasıl "uydurma başarı hikâyeleri" inşa edebileceğini kanıtlayan bir laboratuvar işlevi gördü.

Hibrit savaş, 2007 yılında Frank Hoffman tarafından literatüre sokulan ve o andaki şartlara en uygun savaş türlerinin eş zamanlı olarak kullanıldığı bir modeli ifade ediyor. Erbain Savaşı'nda bu modelin en belirgin unsuru, "bilgi harekâtı" alanındaki mücadeleydi. Bilgi harekâtı, fiilen bir savaş devam ederken yapılan hamlelerin izleyicilere ve savaşın içindekilere nasıl sunulduğuna odaklanır. Bu süreçte büyük zararlar küçük gösterildi, küçük taktiksel başarılar ise stratejik zaferler olarak abartıldı.

Söylem zaferi kavramı, bir aktörün sahada yaşadığı ağır kayıplara rağmen, iç kamuoyunda ve uluslararası toplumda "direniş" veya "maliyet yükleme" üzerinden bir başarı hikayesi kurgulamasını tanımlar. Erbain Savaşı’nda hem Washington hem de Tahran, bu sanatı en uç noktalarına taşıdılar. Amerika Birleşik Devletleri, teknolojik üstünlüğünü ve kurtarma operasyonlarını birer gövde gösterisine dönüştürürken; İran, Amerikan ordusuna yüklediği maliyeti ve stratejik varlıklara verdiği hasarı "emperyalizmin çöküşü" olarak pazarladı. Ancak her iki tarafın da gözden kaçırdığı veya gizlemeye çalıştığı gerçek, savaşın altı haftalık süresinin ardından bölgenin hayati altyapısının onarılamaz şekilde zarar görmüş olması.

Tiyatral diplomasi ve ültimatomlar

Donald Trump’ın İran’a yönelik ültimatomunu sürekli tekrarlaması, savaşın sahada olduğu kadar şahsi ve siyasi bir retorik düzleminde yürüdüğünü gösterdi. Paskalya Pazarında yayınlanan ve "Lanet olası boğazı açın, çılgın herifler, yoksa cehennemde yaşayacaksınız" ifadesini içeren yazı, modern diplomasi tarihinin en alışılmadık ve küfür dolu başkanlık tehditlerinden biri olarak kaydedildi. Bu söylem, Trump’ın "sert adam" imajını pekiştirme çabası olsa da, sahadaki ertelemeler bu sertliğin arkasındaki kararsızlığı veya hazırlıksızlığı ele verdi.

Trump, daha önce iki kez ertelenen son tarihi önce Pazartesi akşamına, ardından hiçbir açıklama yapmadan Salı akşamına kadar uzattı Bu sürekli ertelemeler, bir yandan askeri seçeneklerin risklerinin değerlendirildiğini, diğer yandan ise arka kapı diplomasisinin devam ettiğini gösterdi. Ancak bu durum, piyasalarda ve müttefikler nezdinde bir belirsizlik dalgası oluşturdu. Diplomasi ve tehdit arasındaki bu gelgitli süreç, aslında her iki tarafın da savaşı sona erdirmek istediği ancak bunu bir "yenilgi" olarak kabul ettiremeyeceği bir sıkışmışlığı ifade ediyordu.

Müzakereler ve çıkmaz sokak

Diplomasi koridorlarında Pakistan, iki taraf arasında bir köprü işlevi görmeye çalıştı. Washington'un Pakistan üzerinden ilettiği son teklif, iki veya üç hafta sürecek geçici bir ateşkesle başlamayı öngörüyordu. Amerika’nın bu süre zarfındaki birincil hedefi, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması ve enerji fiyatlarındaki küresel baskının hafifletilmesiydi. Ancak İran’ın perspektifinden bakıldığında, Hürmüz Boğazı’nın kontrolü, Amerika ile olan bu çatışmaya kalıcı bir son vermek için elindeki en güçlü pazarlık kozu olarak dikkat çekiyor.

İran, sadece kısa bir ateşkes karşılığında bu stratejik avantajını teslim etmek ve Trump’ın yaklaşan seçimler veya iç siyasi baskılar öncesinde nefes almasına yardımcı olmak istemiyor. Nitekim İran devlet medyası, bu teklifin reddedildiğini Pazartesi günü resmen duyurdu. Buna rağmen Trump’ın basın toplantısında "Karşı tarafta aktif, istekli bir katılımcımız var. Bir anlaşma yapabilmeyi istiyorlar" demesi, sahadaki gerçeklikle Washington’daki söylem arasındaki uçurumu bir kez daha gözler önüne serdi. .

Savaşın anlatı savaşına dönüştüğünün en somut örneği ise İran topraklarının derinliklerinde düşürülen bir F-15 savaş uçağının iki mürettebatını kurtarmak için düzenlenen operasyondu. Askeri bir perspektiften bakıldığında, düşman topraklarında icra edilen ve personel kaybı yaşanmadan tamamlanan bu operasyon bir başarı olarak görülebilir. Amerika, mürettebatını geri getirerek askerlerine verdiği değeri ve operasyonel kabiliyetini kanıtladı. Bu durum, Amerikalıları bulmak için ödül vaat eden ve paramiliter güçler konuşlandıran İran için bir istihbarat ve güvenlik zafiyeti olarak nitelendirildi.

Ancak bu "taktiksel zafer"in maliyeti ve İran’ın bunu sunuş biçimi, zaferin tanımını değiştiriyor. İran Parlamento Başkanı Muhammed Bağher Kalibaf’ın paylaştığı yanmış uçak fotoğrafları, İran’ın bu süreci Amerika’nın askeri bir hezimeti olarak çerçevelemesine yardımcı oldu. Kalibaf, "Eğer Amerika Birleşik Devletleri bu türden üç zafer daha kazanırsa, tamamen mahvolacak" diyerek, klasik bir Pirus zaferi imasında bulundu.

Kurtarma operasyonu sırasında Amerikan ordusunun kaybettiği 300 milyon dolarlık askeri kayıp Amerika’nın devasa savunma bütçesinin yalnızca %0,03’üne denk gelse de mesele sadece para değil. Mesele, bu platformların operasyonel hazırlığı ve yerine konma süreleri. Özellikle hava savunma füzeleri ve gelişmiş mühimmat stoklarının bu denli hızlı tüketilmesi, Pentagon’un gelecekteki olası daha büyük çatışmalara karşı elini zayıflatıyor.

Savaşın altıncı haftasında Amerika için en endişe verici durumlardan biri, "stratejik enablers" (kolaylaştırıcılar) olarak adlandırılan az sayıdaki ama kritik varlıkların uğradığı hasar. İran’ın Prens Sultan ve El-Udeid gibi hava üslerine yönelik başarılı füze ve İHA saldırıları, sadece binaları değil, Amerika’nın gökyüzündeki "gözlerini" de hedef aldı. Özellikle 27 Mart’taki saldırıda ağır hasar gören E-3 AWACS uçağı, bu durumun en acı örneği.

Amerika’nın elinde aktif olarak kullanılan 20’den az (bazı kaynaklara göre 16) E-3 AWACS uçağı bulunuyor. Bu uçaklardan birinin bile kaybı, savaş alanındaki komuta-kontrol kabiliyetini ve hava sahası dekonfiksiyonunu (çatışma önleme) ciddi şekilde zayıflatıyor. AWACS uçakları, "satranç tahtasının tamamını gören" platformlar; onlar olmadan hava operasyonları parçalı ve reaktif hâle geliyor. Bu tür platformların kaybı, Pentagon’un gelecekte Çin veya Rusya gibi büyük güçlere karşı yürütebileceği operasyonel kapasiteden "çalıyorr". İran, Amerikan savaş makinesini tamamen durduramasa da, onun "yarınki savaşları" yürütme kabiliyetini törpülüyor. Bu, fiziksel bir galibiyetten ziyade, stratejik bir aşınma zaferi.

İran ekonomisinin sessiz çöküşü

Trump’ın enerji santralleri üzerindeki tehditleri, aslında hâlihazırda devam eden sistematik bir yıkımın maskesi. 21 Mart’tan bu yana Amerika ve İsrail saldırıları, İran’ın en büyük çelik fabrikalarını, en prestijli üniversitelerini, ana doğal gaz sahalarını ve Bandar Imam gibi devasa petrokimya tesislerini vurdu. İran’ın petrol dışı gelirlerinin ana motoru olan çelik üretiminin, saldırılar sonrası eski seviyesine dönmesinin en az bir yıl süreceği tahmin ediliyor.

Ekonomik veriler, İran’ın bir "söylem zaferi" ile halkını ne kadar daha oyalayabileceği konusunda soru işaretleri yaratıyor. Yıllık enflasyonun %50’yi aştığı, gıda fiyatlarının kontrolsüzce yükseldiği bir ortamda, sanayi tesislerinin vurulması kitlesel işsizliği ve sosyal huzursuzluğu tetikliyor. Körfez ülkelerinin sahip olduğu devasa mali rezervlerin aksine, İran’ın bu yıkımı telafi edecek bir "B planı" yok. Rejim, saldırıları bir ulusal direniş motifi olarak kullansa da altyapıdaki fiziksel çöküşün orta vadedeki siyasi maliyeti, Amerikan füzelerinden daha yıkıcı olabilir.

Körfez'in "istikrar vahası" imajının sonu

On yıllardır kendisini Orta Doğu’nun "güvenli limanı" olarak pazarlayan Körfez Arap Ülkeleri Erbain Savaşı’nın en büyük prestij kaybını yaşayan aktörleri arasındalar. Kuveyt, Bahreyn ve Abu Dabi’deki tesislerin vurulması, bu ülkelerin fiziksel güvenliğinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Dubai gibi bir turizm ve ticaret merkezinin havalimanının günlerce kapalı kalması veya otel doluluk oranlarının %15’e düşmesi, bölgenin ekonomik modeline vurulmuş ağır bir darbe.

Polis, saldırı sonrası görüntüleri paylaşan sakinleri tutuklayarak bir "normalleşme" illüzyonu yaratmaya çalışsa da yatırımcılar ve gurbetçi işçiler için Körfez artık bir "vaha" gibi görünmüyor. Fiziksel hasar onarılabilir; Katar 2022 için 200 milyar dolar harcadığı gibi gaz tesislerini de tamir edebilir ancak "güvenilirlik" ve "istikrar" gibi soyut ama paha biçilmez değerlerin geri kazanılması on yıllar alabilir.

Su: Nihai silah

Savaşın en korkunç "son aşaması", yaşamın temel kaynağı olan suya yönelik saldırı tehdidi. Orta Doğu’nun bu en kurak coğrafyasında, içme suyunun çok büyük bir kısmı deniz suyunun arıtılmasıyla sağlanıyor. Trump’ın enerji santrallerine saldırı tehdidine İran’ın "su arıtma tesislerine karşılık" cevabı, tüm bölgeyi bir "insani felaketin" eşiğine getiriyor.

Bir su arıtma tesisine yapılacak başarılı bir saldırı, sadece o bölgenin ekonomisini değil, milyonlarca insanın hayatta kalma imkanını ortadan kaldırır. Gazze ve Suriye deneyimleri, su ve sanitasyon sistemlerinin çöküşünün nasıl salgın hastalıklara ve kitlesel ölümlere yol açtığını gösterdi. BAE ülkelerinin bu tesislere olan bağımlılığı, onları tuzlu su krallıkları hâline getirmişti ve bu bağımlılık, savaş zamanında ölümcül bir zayıflık.

Galibi olmayan savaş

Erbain Savaşı, her iki tarafın da "kazandığını" iddia ettiği ama aslında her iki tarafın da stratejik olarak kaybettiği bir süreç. Amerika Birleşik Devletleri, personelini kurtararak ve İran’ın sanayisini vurarak taktiksel başarılar elde etti; ancak bu süreçte müttefiklerinin güvenliğini sağlayamadı, kritik hava varlıklarını kaybetti ve küresel enerji piyasalarını sarstı. İran, Amerikan ordusuna maliyet yükleyerek ve "direniş" anlatısını pekiştirerek bir söylem zaferi kazandı; ancak bunun bedelini çöken bir ekonomi, yok olan bir sanayi altyapısı ve geleceği belirsiz bir toplumla ödüyor.

Bu savaşın galibi yok, çünkü savaşın maliyeti sadece askeri harcamalarla değil, bölgenin "yaşanabilirliği" ve "geleceği" üzerinden ölçülür. Trump’ın ültimatomları ve İran’ın reddiyeleri arasında sıkışan Orta Doğu, bir "söylem savaşı"nın fiziksel yıkımını taşıyor. Eğer bu süreç, Trump’ın tehdit ettiği gibi sivil altyapının, özellikle de su tesislerinin vurulmasıyla devam ederse, tarih bu savaşı "zaferlerin uydurulduğu, insanlığın ise gerçekten kaybettiği" bir dönem olarak anacak. Gerçek zafer, bu yıkıcı döngüden bir an önce çıkabilmek ve harabeye dönmüş bölgeyi, uydurma hikâyelerin ötesinde, gerçek bir istikrar temelinde yeniden inşa etmek olduğunu insanlığın unutmaması temennisiyle…

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...