Trump politikaları Çin’i nasıl güçlendiriyor?
Donald Trump’ın “Önce Amerika” doktrini, Çin’i hedef alırken tam tersi bir etki yarattı. Çinli netizenlerin “Ülke Kuran Trump” lakabı Çin’in kendine yeten bir süper güce dönüştüğünün kanıtı. ABD’nin çekildiği her alanda Çin, Küresel Güney’in yeni lideri olarak yükseldi.
Bir an için şunu hayal edin: Dünyanın en güçlü ordularına sahip, kuralları kendisi yazmış bir süper gücün lideri, rakibine karşı uyguladığı yaptırımları o kadar plansız, o kadar öngörülemez ve o kadar kendine zarar verici bir şekilde uyguluyor ki, rakibinin sosyal medyasında bu lidere “Ülke Kuran” anlamına gelen bir lakap takılıyor. Daha da ilginci, bu rakibin devlet gazeteleri, aynı liderin stratejilerini antik bir savaş dehasının “yeni baskısı” olarak yorumluyor.
Bu, bir bilimkurgu romanının konusu değil. Donald Trump ve Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki jeopolitik ilişkinin, dijital kültür ve stratejik analizle harmanlanmış gerçekliği. “Don Tzu” (Donald Trump + Sun Tzu) ve “Chuan Jianguo” (Ülke Kuran Trump) gibi kavramlar, alaycı birer internet sloganından ibaret değil. Bunlar, 21. yüzyılın en büyük stratejik paradoksunun kristalleşmiş halleri: “Önce Amerika” doktrini, nasıl oldu da “Yükselen Çin” anlatısının en büyük mimarı haline geldi?
Bendeniz Trump’ın “riskofili” (risk sevgisi) ve “deli teorisi” (madman theory) üzerine kurulu kaotik dış politikasının, Çin’in “stratejik sabır” ve “Go” oyunu mantığına dayalı soğukkanlı planlarıyla nasıl dans ettiğini inceleyeceğim. Hep birlikte göreceğiz ki, ticaret savaşları, teknoloji ambargoları ve ittifaklardan çekilmeler, Pekin için birer “stratejik engel” olmaktan çıkıp, onun daha dirençli, daha yenilikçi ve küresel Güney’de daha baskın bir güç haline gelmesini hızlandıran “katalizörler”e dönüştü. Belki de Çinli netizenlerin kara mizahla ifade ettiği gibi, Trump gerçekten de farkında olmadan Çin’in millî inşası için çalışan “gizli bir vatansever”.
Peki, bu paradoks nasıl mümkün olabilir? Cevap, iki liderin ve iki kültürün savaş ve pazarlık sanatına yaklaşımlarındaki temel uçurumda yatıyor.
Deli ile bilge arasındaki dans: Sun Tzu vs. Trump
MÖ 5. yüzyılda yazılan Savaş Sanatı ile 1987’de yazılan Pazarlık Sanatı arasında dağlar kadar fark var. Sun Tzu için savaş, “yıkım yoludur” ve en büyük zafer, “savaşmadan kazanmaktır”. Bu, hazırlığı, sabrı ve düşmanı her şeyden önce anlamayı zorunlu kılar. “Düşmanını ve kendini tanırsan, yüz savaşta da tehlikede olmazsın” ilkesi, Çin’in binlerce yıllık stratejik kültürünün omurgası. Bu kültür, rakibi doğrudan yok etmektense, onun seçeneklerini “Go” tahtasında olduğu gibi yavaşça kuşatmayı tercih eder.
Donald Trump ise tam tersi bir felsefenin, “riskofili”nin temsilcisi. Onun için çatışma, kaçınılması gereken bir maliyet değil, en iyi sonucu elde etmek için zorunlu ve hatta heyecan verici bir araç. Veriye dayalı planlama yerine “içgüdüsel doğaçlama”, istikrar yerine öngörülemezlik onun en büyük silahı. “Deli Teorisi” (Madman Theory) ile rakiplerine “Ne yapacağımı ben bile bilmiyorum” mesajı vererek onları caydırmayı hedefler.
İşte bu iki zıt kutbun çarpışması, “Don Tzu” paradoksunu doğurur. Çinli stratejistler ve akademisyenler Trump’ın öngörülemezliğini bir tehdit olarak değil, bir fırsat olarak okuyorlar. Çünkü Sun Tzu’nun öğrettiği gibi, eğer düşmanın bir planı yoksa, senin de kaybetme ihtimalin yoktur. Trump’ın “Hedefin yoksa kaybedemezsin” gibi ironik sözlerle anılması, Pekin’in bu kaosu nasıl ustalıkla lehine çevirdiğinin bir itirafı. Washington’un “poker” oynadığı bir masada, Pekin satranç oynuyor.
Ekonomik savaş: Yıkmak isterken inşa etmek
Trump’ın 2018’de başlattığı ticaret savaşı, 2025’e gelindiğinde ortalama gümrük vergilerini %74 gibi tarihi seviyelere çıkarmıştı. Hedef, Çin’in ihracata dayalı büyüme modelini çökertmekti. Ancak sonuç, tam bir “Chuan Jianguo” (Ülke Kuran Trump) senaryosu oldu. Evet, kısa vadede Çin’in GSYİH’sinde %2.4’lük bir daralma yarattı, ancak uzun vadede Çin’i dönüştürdü.
Bu baskı, Pekin’i daha önce hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde “Çifte Dolaşım” (Dual Circulation) stratejisine itti. Artık dış pazarlara bağımlı değil, iç tüketim ve yenilikçilikle ayakta duracak bir ekonomi inşa ediliyor. Bu, ABD’nin olası bir tam ambargosuna karşı geliştirilmiş stratejik bir savunma kalkanı. Dahası, ABD’nin kapılarını kapatması, Çin’i yeni pazarlara yöneltti. Küresel Güney ve ASEAN ülkeleriyle ticaret hacmi patlarken, ABD’nin Çin ihracatındaki payı %19.2’den %14.7’ye geriledi. Yani Trump, Çin’i ABD’den koparıp dünyanın geri kalanına bağlayan bir süreci başlattı.
Paradoksun en çarpıcı yaşandığı alan ise teknoloji. Trump yönetiminin Huawei’ye uyguladığı çip ambargosu ve “Made in China 2025” (MIC25) planını hedef alan saldırıları, tamamen “geri tepme” etkisi yarattı. Hedef, Çin’in teknoloji yarışını bitirmekti. Sonuç ise, Çin’in “yerli inovasyon” için benzeri görülmemiş bir motivasyon kazanması oldu.
MIC25 planının ismi resmî belgelerden kalkmış olabilir, ancak ruhu ve bütçesi katlanarak büyüdü. 2024-2025 değerlendirmeleri, Çin’in bu planın hedeflerinin yaklaşık yarısında tam başarıya ulaştığını gösteriyor. Özellikle elektrikli araçlar alanında Çin, küresel bir lider haline geldi, Brezilya pazarında %80-99 gibi domine edici paylara ulaştı. Uzay ekipmanları ve robotikte de hedefler yakalandı.
En kritik alan olan yarı iletkenlerde ise durum iki uçlu. ABD’nin en gelişmiş çiplerine erişimi kesmek, kısa vadede Çin’i yapay zekâ yarışında geride bıraktı (Nvidia’nın çipleri Huawei’ninkilerden 17 kat daha güçlü olmaya devam ediyor). Ancak bu baskı, SMIC gibi Çinli firmaları 28nm ve 14nm gibi “olgun” teknolojilerde kapasitelerini devasa ölçüde artırmaya itti. Bu, Çin’in kısa vadede en uç teknolojilerde ABD’yi geçemeyeceği, ancak orta-uzun vadede tamamen bağımsız bir ekosistem yaratma yolunda emin adımlarla ilerlediği anlamına geliyor. Trump’ın yaptırımları, Çin’in “taklitçi” bir ekonomiden “yenilikçi” bir ekonomiye dönüşme sürecini belki de on yıl kısalttı.
Liderlik boşluğu: Çin’in normatif yükselişi
Belki de Trump’ın Çin’e yaptığı en büyük iyilik, ideolojik ve diplomatik alanda yaşandı. “Önce Amerika” politikasının doğal sonucu, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurduğu liberal uluslararası düzeni terk etmesiydi. Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmek, insan hakları söylemini rafa kaldırmak ve çok taraflı kurumları hor görmek, Pekin için eşsiz bir “liderlik boşluğu” yarattı. Çin, bu boşluğu doldurmak için üç büyük küresel inisiyatif başlatacaktı:
- Küresel Kalkınma İnisiyatifi (GDI): Yoksulluk ve gıda güvenliği odaklı, 10 milyar dolarlık bir fonla Küresel Güney’in desteğini alıyor.
- Küresel Güvenlik İnisiyatifi (GSI): Batı’nın “soğuk savaş zihniyeti” olarak gördüğü askeri ittifaklara karşı, “bölünmez güvenlik” ve diyaloğu savunuyor.
- Küresel Medeniyet İnisiyatifi (GCI): Evrensel değerlerin empoze edilmesine karşı çıkarak, her ülkenin kendi “medeniyet kodlarına” uygun yol izleme hakkını vurguluyor.
Bu girişimler, ABD’nin “demokrasi vs. otokrasi” söylemine karşı, Çin’in “kalkınma vs. kaos” anlatısını yerleştirmeyi amaçlıyor. 2025 sonu itibarıyla yapılan küresel anketler, bu stratejinin işlediğini gösteriyor. Güney Afrika’da %83, Brezilya’da %72, Türkiye’de %63 oranında bir kamuoyu, önümüzdeki 10 yılda Çin’in küresel etkisinin artacağına inanıyor. Trump’ın “işlemsel” ve güvenilmez duruşu karşısında, Çin istikrarlı, uzun vadeli ve koşulsuz bir ortak olarak görülüyor.
“Ülke Kuran Trump”
Tüm bu analizlerin ışığında, “Trump Çin’in gücünü artırdı mı?” sorusuna verilecek cevap karmaşıktır. Ekonomik darbe ve teknolojik baskı kısa vadede acıttı. Ancak stratejik derinlik açısından bakıldığında, Trump dönemi Çin için bir “stress testi” işlevi gördü ve zayıflıklarını görüp dönüşmesi için ona eşsiz bir fırsat sundu.
Donald Trump, Amerika’yı daha korumacı, daha içe dönük ve daha güvenilmez bir güç haline getirirken, Çin’i dışa daha açık (Küresel Güney’e), teknolojik olarak daha özgüvenli ve normatif olarak daha iddialı bir aktöre dönüştürdü. “Chuan Jianguo” (Ülke Kuran Trump) lakabı, bir kara mizah ürünü olmanın ötesinde, derin bir stratejik gerçeği ifade ediyor. Trump, kendi hedeflerinin tam tersine, Çin’in “yüzyıl boyunca aşağılanma” döneminden kurtulup, kendi merkezli bir düzen inşa etme sürecini hızlandırdı.
Ez cümle; “Don Tzu” paradoksu, 21. yüzyıl jeopolitiğinin en önemli derslerinden birini veriyor: Büyük güç rekabetinde, sadece ne yaptığınız değil, rakibinizin sizin yaptıklarınızı nasıl okuduğu ve dönüştürdüğü de belirleyicidir. Trump, Sun Tzu’nun “savaşmadan kazanmak” ilkesini çiğneyerek doğrudan çatışmayı seçti. Ancak bu çatışma, Çin’e aslında hiç savaşmadan, sadece dönüşerek kazanma şansını verdi. Tarih, “Ülke Kuran Trump” ifadesinin ne kadar haklı olduğunu, önümüzdeki on yıllarda gösterecek.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.