Sinan Canan: “İnsan doğası her yöne gelişmeye müsaittir”
Haberin Eklenme Tarihi: 25.12.2025 15:35:00 - Güncelleme Tarihi: 25.12.2025 15:40:00Nörobilim ve evrimsel biyoloji perspektifinden baktığınızda, "insan doğası" kavramını nasıl tanımlarsınız? İnsanın doğasını belirleyen temel faktörler nelerdir?
Öncelikle çok karmaşık bir soru olduğunun altını çizmek isterim. Zira sadece insanın doğasını değil, herhangi bir varlığın doğasını tarif etmek bizi oldukça aşan bir başlıktır diye düşünürüm. Fakat biyolojik perspektiften baktığımızda, insanın bedensel açıdan diğer hayvanlardan çok da farklı bir yapısı olmadığını görmekle beraber; hayvanlardan ayrıldığını da hemen fark edebiliriz. Bu, benim için temelde şöyle bir anlama gelir: İnsan kendisini insan yapan özellikleri ortaya çıkarmak üzere hayvanlarla paylaştığı özellikleri kontrol etmeyi öğrenerek denetimini arttırmak suretiyle insani tarafını güçlendirebilir. Dolayısıyla temel bir hayvansal donanımla bu dünyadan geçerken, insana has olarak görülen irade, karmaşık kararlar verebilme, hayal kurabilme, sınırlarını zorlayabilme, öğrenerek karmaşık davranış değişiklikleri kazanabilme gibi becerilerini geliştirmek zorunda olan bir varlık diyebilirim. İnsan aynı zamanda diğer benzerlerinden çok farklı olarak öyküsel ve anlamsal bir varlıktır aynı zamanda. Dolayısıyla insandan bahsederken sadece diğer hayvanlarda var olan özelliklerin biraz gelişmiş versiyonuna sahip bir canlıdan daha fazla ve karmaşık bir şey konuştuğunuzu sürekli aklımızda tutmak gerektiğini düşünüyorum.
Son yıllarda Rutger Bregman'ın kaleme aldığı Humankind gibi eserler, klasik psikoloji deneylerini (Milgram, Stanford) yeniden sorguluyor. Bu tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Bilimsel bulguların toplumsal algıyı nasıl şekillendirdiğine dair neler söylersiniz?
Aslında Bregman’da kitabında belirttiği gibi sorun, bu bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu bulgularda değil, o bulguları elde ederken ve yorumlarken bilim insanlarının dünya görüşlerinin ileri düzeyde belirleyici olabildiği gerçeğidir. Kitap benim de çok etkilendiğim bir eser oldu ve bu kitaptan anladığım bir cümleyle özetleyecek olursam şöyle derdim: İnsan doğası her yöne gelişmeye müsaitken; ne tarafa doğru gideceğini, ona hâkim olan anlatılar ve inanç kalıpları belirliyor. Dolayısıyla insanı iyi ve kötü yapan aslında aksiyonlarını hangi amaç doğrultusunda ve hangi hedefe yönelik olarak, hangi anlamsal çerçeve içerisinde yaptığı. Tarih boyunca birçok farklı durumda da gördüğümüz gibi insan türü bazen iyilik adına büyük kötülükler yapabilmeye muktedir bir canlı hâline ancak böyle gelebiliyor.
“İnsanlar, çevrelerinde geçerli olan anlatılar ve zihinsel yapılara göre şekillenirler”
Türkiye'de son dönemde ergen şiddeti ve okul içi zorbalık vakalarında ciddi artışlar görüyoruz. Bu olayların ardındaki mekanizmaları nasıl okuyorsunuz?
Elbette insana dair her vakada olduğu gibi bu tip olaylarda son derece karmaşık etkenlerin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Fakat en temel düzeyde öncelikle medyada ve yakın çevremizde bu tip haberlerin çokça yayılması, aile içinde şiddetin ve iletişimsizliğin artık çok yaygın bir temel sorun hâline geldiği, çok mutlu yaşamsal sıkıntıların en başta aile yaşamanı son derece olumsuz etkilediği ve daha birçok olumsuzluğa her geçen gün maruz kaldığımız, duygusal sosyal ve zihinsel olarak oldukça sağlıksız bir ortamda, genç ve arayıştaki beyinlerin böyle uç noktalara savrulması aslında çok da şaşırtıcı bir olgu değil. Olumsuz olayların haber değerinin yüksek olmasının bu hadiseleri duyma sıklığımızı da arttırdığı gerçeğini bütün bu denklemleri eklersek, neticede gün geçtikçe bu tip hadiselerle daha fazla karşılaşmamızı sağlayacak bir altyapının fazlasıyla mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Yine az önce söylediğim gibi; insanlar, özellikle de gençler, çevrelerinde geçerli olan anlatılar ve zihinsel yapılara göre şekillenirler. Bundan dolayı da insanlarda yaygın olarak gördüğümüz davranışların sonuçlarını konuşurken, bir yandan da bunları yaratan vasatı ve koşulları ciddi olarak ele almamız gerekiyor.
Bu vakaları değerlendirirken hangi faktörlere bakıyorsunuz? Bireysel, sosyal, çevresel... Hangi katmanlar öne çıkıyor?
Bu tip konuların uzmanları haklı olarak her değerlendirmede kendi uzmanlık alanları ve özel çalışma konularını öne çıkararak konuya birtakım izahatlar geçirmeye çalışıyorlar. Öte yandan aslında yine tüm uzmanlar bu meselelerin tekil faktörlerle ya da herhangi bir katmandaki sorun grubuyla açıklanıp çözülemeyeceğini gayet farkında. Fakat bizim karmaşık sorunlara hızlı çözüm bulma veya ağrı kesici arama gibi sorunlu tutumlarımız nedeniyle sıklıkla büyük resmi görmek yerine, zihnimizin ve gözümüzün yönlendirildiği yere takılıp kalmak gibi bir dezavantajımız da oluyor maalesef. Bu tür vakaların hepsinin kendine has vakalar olduğunu, kendi özel şartlar içinde değerlendirilmeleri gerektiğini ve ancak bu şekilde tekil vakalar üzerinden üretilecek çözümlerin daha sonra yaşanması muhtemel olayların önlenmesinde bir deneyim olarak kullanılması, daha akıllıca bir yaklaşım olacaktır. Toplumsal bozulma hem kişisel hem de toplumsal düzeyde hem çok farklı nedenleri hem de çok farklı sonuçları olan karmaşık bir fenomendir. Bu nedenle vakaların bir bütün hâlinde yükselen bir kötülük olarak değerlendirilmesinin hatalı olacağını düşünüyorum. Tekrarlayan insan davranışları nadir entegre açıklama etiketi altında toplanıp anlaşılır hâlde izah edilebilirler. Bu nedenle medyada haber yaparken ya da kendi aramızda haberleri yayarken olayları belli başlıklar altında etiketleme alışkanlığımızı, bu sorunları çözmek için gerekli metodolojiden ayırmamız gerekiyor.
“Bir çocuğun dünyayla ve kendisiyle ilişkisini en temel düzeyde belirleyen yer, evidir”
Çocukların gelişim sürecinde empati ve şiddet eğilimleri nasıl şekilleniyor? Sosyal manipülasyon bu süreçte ne kadar ve nasıl bir rol oynuyor?
Sağlıklı bir aile yapısı içerisinde bir çocuğun dünyayla ve kendisiyle ilişkisini en temel düzeyde belirleyen yer, evi ve evindeki ilişkisel ortamıdır. Bu ortamın sağlıklı olması hâlinde bir insanın dış dünyada ne kadar kötülükle ya da zorlayıcı olayla karşılaşırsa karşılaşsın, temel değerlerini muhafaza edecek bir dirence sahip olması görece kolaydır. Fakat eğer ailedeki temel iletişim ortamında bir sorun varsa, bu durumda âdeta direksiz bir çadır gibi en hafif bir sarsıntıda ya da zorlamada işlevsel davranışlar ya da ahlaki yapı çökebilir. Ben burada insanın sosyal gelişim açısından çok önemli olan aile yapısının gittikçe çözülmesini en büyük tehlikelerden birisi olduğunu düşünüyorum. Bu konuda elbette ki sistem düzeyinde bir şeyler yapılabilir ama en önemli gereksinimimiz, insanların bu konuyu bireysel ve temel bir görevleri olarak tekrar benimsemeleri ve bu konuda yakın çevrelerine hem örnek hem de uyarıcı olabilmeleridir. Aile içerisinde iletişim artıracak her türlü rutin ritüellere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda olduğumuzu sürekli hatırlamamız ve hatırlatmamız lazım. Özellikle medya ve haber bombardımanının bize bambaşka dünya resimleri çizdiği bir zamanda, gerçek dünyada gerçek ilişkilerin iyileştirici ve şekillendirici etkisine çok fazla ihtiyacımız var.
Zorbalık yapan bir gencin beyninde neler oluyor? Mesela bu davranışı bir yardım çağrısı olarak okuyabilir miyiz?
Aslında zorbalık denen durum büyük oranda hayata dair genel bir çaresizlik hisseden ve sorunlarla baş etme konusunda şiddeti ve şiddetle üstün gelmeyi temel bir yöntem olarak yakın çevresinde görüp öğrenen gençlerin sıklıkla başvurduğu bir yöntem olarak yorumlanıyor. Yani aslında zorbalık dediğimiz davranış kendini küçük ve güçsüz gören bir gencin dış ortamda kaba kuvvet ve aşağılamayla üstünlük arayışı peşinde olması olarak yorumlanabilir. Elbette ki zorbalığın hedefi olarak seçilen kurbanlar da genellikle aslında zorbalık davranış bozukluğu olan kişinin, kendi özel hayatındaki öznel durumunu yansıttığını düşündüğü karakterler yahut yansımalar olarak da düşünülebilir. Böyle olunca da bu konuya basit bir asayiş problemi yahut sıradan bir yaramazlık olarak bakmak ve çözümü sadece o kişinin ıslahında aramak biraz eksik bir yaklaşım olacaktır. Özellikle aile ve yakın çevrede bu davranışı üreten olumsuz koşulların çok ciddi olarak mercek altına alınması ve düzeltilmesi noktasında gereken adımların atılması çok önemlidir. Fakat yine dediğim gibi hadiseyi tekil olarak kendi şartları içerisinde değerlendirmek ve doğru bir analizle doğru bir çözüm yolu belirlemek en etkide yöntemdir diye düşünüyorum.
“Sosyal medya; kötücül davranışların yayılmasını çok daha kolay hâle getirebiliyor”
Avustralya hükûmeti 16 yaş altı gençlerin sosyal medya kullanımını yasakladı ve bu tür kararlar günden güne yaygınlaşıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sosyal medya, geleneksel medya ve çocukların maruz kaldığı içerikleri kontrol etmek, yeterli bir önlem midir?
Bu tip kararlar tek başına yeterli olmasa da bence çok önemli aşamalardır. Zira özellikle ergenlerde şiddet, risk alma, tehlikeli davranışlar gösterme gibi sıra dışı olaylar, sosyal gözlem altında olduklarında, yani özellikle kendi yaş gruplarına yakın insanlar tarafından izlendikleri ve görüldükleri bilgisine sahip oldukları zaman daha da artmakta. Bu durum evrimsel olarak birçok primatta da gözlemlediğimiz bazı davranış örüntülerine çok benziyor. Sosyal medya gibi görülmenin ve etkileşmenin ana öneme sahip olduğu bir mecrada özellikle kötücül davranışların örnek oluşturması, yayılması ve tekrarlanmasını çok daha kolay bir hâle gelebiliyor. Zaten yıllardan beri anlatmaya çalıştığımız gibi, insan beyni ve zihinsel donanımı, sosyal medya gibi aslında doğal iletişim yöntemlerine nazaran çok daha kısıtlı dijital etkileşim araçlarıyla bu kadar çok insana rahatlıkla ulaşabildiğimiz bir mecranın psikolojik koşullarına hazırlıklı değil. Özellikle bu yeni durum, hazırlıksızlık genç zihinlerde beklemediğimiz olumsuz koşulların ortaya çıkmasını oldukça kolaylaştırabiliyor. Gençlerimizin gerçek hayatındaki ihtiyaç duydukları desteği onlara verme konusunu çok daha ciddiye alarak, gerçek hayattan alamadıkları duyumu neden sosyal medya mecralarında aradıklarını da biraz daha ciddiyetle düşünmemiz gerekiyor.
Okullardaki şiddet sorununa yaklaşımımızı nasıl şekillendirmeliyiz? Mevcut disiplin odaklı sistemler yeterli mi?
Bu da çok fazla farklı veçheleri olan ve karmaşık mekanizmalardan yürüyen çetrefilli bir sorun yumağı aslında. Okulların öncelikle temel mantığını gözden geçirmemiz gerekiyor. Bu kadar hızlı değişen bir zamanda hâlâ birkaç yüzyıl önceki okul mantığımızı sürdürmeye çalışmaktan vazgeçmek ve oradaki yapılanmamız tepeden tırnağa gözden geçirmeye başlamak artık kaçınılmaz bir gereklilik. Okulun günümüz insan hayatında asli görevi olan sosyal etkileşim mekânı, akran öğrenme ortamı, öğrenilenlerin deneyimlediği bir deneyim alanı ve (öğretmenler yerine) eğitim liderleri ile buluşma vesilesi gibi fonksiyonlara kavuşturulabilmesi için hızla bazı inisiyatifler almamız gerekiyor. Zira bu hâliyle okul ve eğitim dediğimiz yapılanma, özellikle de hâlâ anlamsızca devam eden sınav baskılarıyla beraber, gençlerimizin psikolojisi üzerine hiç de iyi etkiler bırakacak bir deneyim değil. Bir de buna sosyal ekonomik koşulları ve aile dokusunun çözülmesini eklersek, sorunumuzun ancak çok boyutlu müdahalelerle çözülebileceğini hepimiz fark ederiz. Bunun için uzman olmaya gerek yok. Tek gereken, yine tekrarlayacağım, her sorunun özel olduğunu ve aynen tıptaki hastalık ve hasta ilişkisinde olduğu gibi münferit olarak ele alınması gerektiğini unutmamamız gerekiyor. İnsan davranışına dair her türlü toptancı yaklaşımın bizi ciddi yanılgılara götürebileceğini unutmamamız gerekiyor.
“Eğitimde en büyük eksikliğimiz, bireysel farkındalık yetkinliğini kazandırmamak”
Eğitim politikalarında nörobilimin bulgularını nasıl kullanabiliriz? Sizin önerdiğiniz somut adımlar neler olurdu?
Aslında bazı ülkelerde akademik destekli olarak nörobilim temelli eğitim dediğimiz bir yaklaşımın birçok denemesi yapılıyor ve bu konuda bol miktarda bulgu ve bilimsel veri mevcut. İnsan beynine dair öğrendiklerimiz üzerine bir eğitim sistemi inşa etmek için aslında çok da fazla değişiklik yapmamıza veya çok fazla masraf etmemize gerek yok. İnsan beyninin evrimsel ve biyolojik ihtiyaçları temel düzeyde anlaşıldıktan sonra, konunun sadece anlatılan derslerin içerikleri ve anlatım formatları olmadığı, öğrencilerin ilişki kurdukları alanlar sınıflar ve diğer fiziksel mekânlar da dâhil olmak üzere tüm yapının insana uygun bir şekilde tekrar düşünülerek, yaratıcı bir biçimde düzenlenmesi ve bunun için özellikle yerel insan gruplarının özel ihtiyaç ve kültürel hususiyetlerine de dikkat ederek özgürce denemeler yapılması bence ilk başlamamız gereken kısım. Benim açımdan eğitimde en eksik olan kısımlar kısaca şöyle özetlenebilir:
- İnsanların birbirinden farklı olması ve insan çeşitliliği türümüzün en önemli gücünü oluşturur. Dolayısıyla eğitimde çocuklarımıza aynılaştırmak yerine onların farklılıklarını ve bireysel güçlü yanlarını destekleyecek kişiselleştirilmiş bir yaklaşıma acilen geçiş yapmamız gerekiyor.
- Yapay zekâ gibi alanlardaki gelişmeleri, formal örgün eğitim içeriklerinin teknoloji desteğiyle kişiselleştirilmiş öğrenme yöntemlerine dönüştürülmesinde kullanarak, okulda oluşturulacak serbest vakitlerin büyük çoğunluğunu insanın kendi sosyal yetkinliklerini keşfetmesi ve diğerleriyle iş birliğinin yöntemlerini öğrenmesi için bir fırsata çevirmek zorundayız. Artık arkaik ders anlatma süreçleri ile kaybedecek vaktimiz yok.
- İnsanın öğrenme sisteminin temelde duygusal bir sistem üzerinden çalıştığı bilgisi üzerinden, gençlerin kendi duygularını tanıma anlama ve yönetme becerilerini geliştirecek ve bütün dünyada yaygın olarak uygulanan yöntemlerle tanıştırılması, bunları eğitimin içine entegre etmek ve bireysel farkındalığı arttıracak uygulamaların eğitimin ana omurgasını oluşturmasını sağlamak zorundayız.
- Eğitimde en büyük eksikliğimizin bireysel farkındalık yetkinliğini kazandırmamak olduğunu düşünüyorum. Bunun için artık öğrencilerin eksiklerini tamamlamaya odaklanmış bir eğitim yerine, her bir insanın kendi özel ve farklı özelliklerini keşfedip bunu kendi hayatında ve sosyal organizasyonları içerisinde nasıl hayata geçirebileceğini keşfetmesine izin verecek besleyici ve geliştirici bir ortam kurmaya çalışmalıyız.
Bunları dikkate almadan, eski alışkanlıklarımızı sürdürerek devam ettirmeye çalışacağımız her türlü eğitim faaliyetinin neticede bize daha fazla insan niteliği kaybı ve sosyal sorun olarak geri döneceğini bence daha sık hatırlamamız gerekiyor.
Son zamanlarda toplumda "insan kötüdür" varsayımının yaygın olduğunu görüyoruz. Bu algının toplumsal sonuçları neler?
Bu da maalesef binlerce yıldır olduğu gibi aslından ve doğasından kopmuş insanın, içinde bulunduğu kültürel ve entelektüel vasat uyarınca kendi türüne yakıştırdığın sayısız tanımdan sadece yeni bir tanesi. İnsan yeryüzünün en geniş potansiyel aralığına sahip varlığıdır ve bu potansiyelini ne yönde geliştireceği yine insanın ve içinde bulunduğu toplumun kültürel tercihlerinin bir sonucudur. Özellikle karar vericilerin, eğitim ve yaşam planlayıcılarının, insana dair psikoloji, biyoloji ve nörobilimin neler söylediğine genel düzeyde de olsa dikkat vermelerini ben şahsen tavsiye ederim. Zira bugünkü bilgi düzeyimiz, sadece insanı daha iyi anlamamızı sağlamıyor, benim ve arkadaşlarımın AçıkBeyin’de yıllardır yaptığımız gibi, hayatımızı daha iyi hâle getirmek konusunda farklı ve uygulanabilir birçok yeni metot da sunuyor. Önemli olan bunları öğrenme ve hayata geçirme konusunda bir niyet ortaya koymak.
“İnsan eğitimi, bilimsel olmaktan ziyade bence sanatsal bir konudur”
Daha umut verici, bilimsel temelli bir insan doğası anlayışı geliştirmek için ne yapabiliriz?
Benim kendi ilgilendiğim bilgi alanlar açısından bakıldığında, biyolojinin ve nörobilimin bugün insan hakkında söylediği ve davranışlarımız hakkında açığa çıkardığı bilimsel bulgularla beraber, kadim bilgeliğimizin rehberliğini de katarak, cesaretle atacağımız birkaç sade adıma ihtiyacımız var. Özellikle eğitim söz konusu olduğunda, eğitim uygulayıcılarına yahut eğitmenlere, eğitimde hedef alınan kazanımların gençlere nasıl sağlanacağı konusunda serbest uygulama alanı ve inisiyatif verilmesi gerektiğini düşünüyorum. İnsan eğitimi, bilimsel olmaktan ziyade bence sanatsal bir konudur. Ve her sanatsal konuda olduğu gibi kişisel farklılık ve yaratıcı bakış açıları son derece önemli ve belirleyicidir. Bu alanı her yönüyle kontrol etmeye ve son derece kısıtlı algoritmalara sıkıştırmaya çalışan yaklaşımlar, özellikle içinde bulunduğumuz yeni çağda en çok ihtiyaç duyduğumuz insan yaratıcılığına bizi yaklaştırmak şöyle dursun, aksine gittikçe uzaklaştırıyor. Toplumda yaşadığımız birçok sorunun elbette bireysel veya münferit nedenleri olmakla beraber, esas problemin temel medeniyet tercihlerimiz ve yöntemsel alışkanlıklarımız olduğunu düşünüyorum. Buralarda kötü bir değişiklik yapmadan, başımıza gelenlerin de değişmesini beklemek bence beyhude olacaktır. Elbette ki bu kadar kapsamlı bir zihniyet değişikliği için çok farklı alanlarda uzman insanların bir araya gelerek her şeyi yeni baştan düşünüp tasarlamaya kalkışması şu anda bence en büyük ihtiyacımız olsa gerektir. Umarım böyle bir dönüştürücü cesarete çok geç olmadan mecal ve takat bulabiliriz.