Putin'in zaferi Avrupa'nın karanlığı mı olacak?

Haberin Eklenme Tarihi: 28.01.2026 12:49:00 - Güncelleme Tarihi: 28.01.2026 12:52:00

Truva’nın yüksek surları önünde yükselen devasa tahta at, bir savaş hilesi ile birlikte tarihin en büyük "stratejik körlük" simgesidir. Apollon tarafından geleceği görme yetisiyle ödüllendirilen ancak kimseyi inandıramama lanetiyle cezalandırılan Kassandra, şehrin kapılarına dayanan felaketi haykırdığında, Truvalılar onun sözlerini “boş gürültü” olarak nitelendirmişti. Şehrin rahibi Laokoon, mızrağını atın böğrüne saplayıp içerideki kılıç şakırtılarını duyurmaya çalıştığında ise tanrıların gönderdiği deniz yılanları tarafından çocuklarıyla birlikte boğulmuştu. Truva halkı, düşmanın çekildiğine ve barışın geldiğine inanmayı seçmişti; oysa gerçek, surların içine bizzat kendi elleriyle çektikleri bir yıkımdı. Bugünün dünyasında, Batı ittifakı ve Avrupa güvenlik mimarisi, benzer bir Kassandra çığlığıyla karşı karşıya. Ukrayna’da Vladimir Putin’in kazanma ihtimali, yalnızca bir toprak kaybı değil, modern dünyanın "Truva Atı" senaryosu. Tarih, liderleri hedefleri konusunda uyardığında ve bu uyarılar “barış yorgunluğu” veya “stratejik kayıtsızlık” nedeniyle görmezden gelindiğinde, sonuç genellikle medeniyetlerin çöküşü olmuştu.

Askerî senaryo planlamacıları için 21. yüzyıl, öngörülebilirliğin yerini kaprisli yaşlı adamların egolarına bıraktığı bir “post-rasyonel” döneme evrildi. Sadece son bir ay içinde yaşananlar bile bu karmaşanın boyutlarını gözler önüne seriyor. Donald Trump’ın Venezuela diktatörünü bir operasyonla kaçırması, Kolombiya, Küba, İran ve Meksika'ya karşı eş zamanlı silahlı eylem tehditleri savurması ve nükleer bir müttefik olan Danimarka ile Grönland üzerinden bir egemenlik krizi başlatması, uluslararası ilişkilerin artık rasyonel bir satranç tahtası değil, bir kaos tiyatrosu olduğunu gösteriyor. Bu sisli atmosferde, Alman Silahlı Kuvvetleri Üniversitesi’nden Profesör Carlo Masala’nın "Ya Rusya Kazanırsa" (If Russia Wins) adlı eseri, Batı’nın içine düştüğü rehaveti sarsan bir soğuk duş etkisi yaratıyor. Masala, neorealist bir perspektifle, Ukrayna’nın yenilgisinin sadece bölgesel bir trajedi değil, tüm küresel düzenin “terminatörü” olacağını savunuyor.

Masala'nın öngördüğü karanlık gelecek, 2025 yılında Washington’ın Kiev’i “gerçekçi bir barışa” zorlamasıyla başlar. Bu barış, Ukrayna için onurlu bir ateşkes değil, fiilî bir kapitülasyondur. Cenevre'de imzalanan anlaşma ile Ukrayna, topraklarının yaklaşık %20'sini resmen Rusya'ya bırakır. Ancak kaybın boyutları sadece haritadaki çizgilerle sınırlı değildir. Anlaşma, Ukrayna'nın anayasasını değiştirerek kalıcı tarafsızlık statüsünü benimsemesini ve NATO üyeliği hedefinden sonsuza dek vazgeçmesini şart koşar. Bu durum, Ukrayna’yı egemen bir devletten, Rusya ve Batı arasında can çekişen bir “tampon bölgeye” indirger.

Bu sözde barışın ardından gelen sosyo-ekonomik yıkım, savaşın kendisinden daha yıkıcı olabilir. Ukrayna'nın özgür kalan bölgeleri, sürekli bir Rus işgali tehdidi altında, yatırımcıların kaçtığı ve sermayenin buharlaştığı bir ekonomik çukura dönüşür. Savaş sırasında sergilenen o muazzam ulusal birlik, yenilgi algısıyla birlikte yerini derin bir toplumsal kutuplaşmaya bırakır. Halk, “Neden bu kadar çok insan öldü, neden bu kadar çok şehir yıkıldı?” sorularını sormaya başlar ve faturayı Başkan Volodymyr Zelensky yönetimine keser.

Ukrayna'nın en büyük beka meselesi toprak kaybı değil, insan kaybıdır. 2022'de başlayan tam ölçekli işgalden bu yana ülke, modern tarihin en hızlı nüfus erimelerinden birini yaşıyor. Rusya'nın zafer kazandığı bir senaryoda, bu süreç geri döndürülemez bir noktaya ulaşır. Eğitimli genç profesyoneller, bilim insanları ve sanatçılar, geleceği olmayan bir “enkaz devlette” kalmaktansa Batı'ya kalıcı olarak yerleşmeyi tercih ederler. Bu tablo, bir toplumun biyolojik ve entelektüel olarak kendini sürdürme yeteneğini kaybettiği bir “demografik kara deliği” tasvir eder. Ukrayna, sadece bir devlet olarak değil, bir medeniyet havzası olarak da ıssızlaşır. Savaş sonrası dönemde veteranların ve engelli bireylerin nüfus içindeki payının artması, çökmüş sağlık ve emeklilik sistemleri üzerinde taşınamaz bir yük oluşturacaktır.

Rusya'nın kazandığı bir dünyada, Ukrayna içindeki yolsuzluk sadece bir kamu yönetimi sorunu olmaktan çıkıp, Rusya'nın ülkeyi içeriden kemirmek için kullandığı bir “Truva Atı” hâline gelir. Batı'dan gelen yardımın azalmasıyla birlikte, kıt kaynakların paylaşımı üzerinde dönen kavgalar, Zelensky yönetimini sarsan “Midas” skandalı gibi büyük yolsuzluk dosyalarını tetikler. Halkın %80'lerden %20'lere gerileyen güven düzeyi, Ukrayna'yı bir iç karışıklığa ve “Washington Çıkışı” veya “Nixon Çıkışı” olarak adlandırılan zorunlu iktidar değişimlerine sürükler.

Rus istihbaratı, Ukrayna içindeki bu hayal kırıklığını besleyerek “Bakın, Batı sizi sattı ve yolsuz liderleriniz çocuklarınızı ölüme gönderdi” anlatısını pompalar. Bu hibrit operasyonlar, Ukrayna’da demokrasiye olan inancı bitirerek ülkeyi otoriter bir kaosa veya Rusya güdümlü bir kukla yönetime hazırlar.

Rusya'nın yeni yüzü

Masala’nın senaryosundaki en sinsi hamle, Vladimir Putin’in zaferden kısa bir süre sonra “emekli” olmasıdır. Putin, yerini 47 yaşında, Batı dillerine hâkim, geçmişinde EY gibi küresel şirketlerde çalışmış teknokrat bir isme bırakır. Bu yeni başkan, Batı başkentlerinde “Yeni bir Gorbaçov mu?” heyecanı yaratır. Uluslararası forumlarda Willy Brandt’ın “Ostpolitik” anlayışına atıflarda bulunan, yumuşamadan ve “ortak Avrupa evi”nden bahseden bu figür, Avrupalı diplomatları Rusya üzerindeki yaptırımları gevşetmeye ikna eder.

Ancak bu sadece bir sahne oyunudur. Arka planda Putin, “Yeni Rusya Vakfı” (New Russia Foundation) üzerinden ordu, istihbarat ve enerji kartelleri üzerindeki mutlak kontrolünü sürdürür. Rusya bu dönemde ekonomisini sessizce savaş modunda tutmaya devam ederken, Batı “barış temettüsü” (peace dividend) hayalleriyle savunma harcamalarını kısmaya ve Ukrayna yorgunluğunu atmaya çalışır. Bu stratejik sabır dönemi, Rusya’nın bir sonraki hamlesi için gereken gücü topladığı ve Batı’nın koruyucu kalkanındaki çatlakları tespit ettiği bir hazırlık evresidir.

Rus zaferinin ardından Avrupa'da yükselen popülist dalga, Rusya ile normalleşmeyi temel dış politika ilkesi hâline getirir. Masala'nın projeksiyonunda, 2027 yılına gelindiğinde Nord Stream boru hatları büyük törenlerle yeniden açılır. Alman ve Fransız sanayiciler, ucuz Rus gazının geri dönüşünü bir kurtuluş olarak selamlar. Ancak bu ekonomik canlanma, Avrupa'nın jeopolitik intiharıdır. Rus enerjisine yeniden bağımlı hâle gelen Avrupa, Moskova'nın her türlü dış politika diktesine karşı savunmasız kalır. Artık Berlin veya Paris'teki bir karar alıcı, önemli bir adım atmadan önce Moskova'daki teknokrat başkana telefon etmek zorunda hissedecektir.

Transatlantik ittifakın içeriden sabotajı

2026 yılı, Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiklerine olan güvenini tamamen yıktığı yıl olarak tarihe geçer. Donald Trump’ın “Önce Amerika” (America First) retoriği, bu dönemde rasyonel olmayan, dopamin odaklı ve ani kararlarla şekillenen bir “Kaos Doktrini”ne dönüşür. Trump’ın narsist kişilik özellikleri, Amerikan dış politikasını bir gerçeklik şovuna (reality show) indirger; burada tek amaç Trump’ın kazanan olarak görünmesidir.

3 Ocak 2026’da Amerikan özel kuvvetleri, Venezuela’nın başkenti Caracas’ta Nicolás Maduro’yu bir gece baskınıyla kaçırır. Trump, bu operasyonu James Monroe'nun 19. yüzyıldaki doktrinine atıfla “Donroe Doktrini” olarak ilan etti ve Venezuela'yı artık doğrudan ABD'nin “yöneteceğini duyurdu. Bu hamle, uluslararası hukukun ve egemenlik kavramının tabutuna çakılan ilk çividir. İlginç bir şekilde, bu olay Rusya’nın müttefiklerini koruma konusundaki acziyetini de ortaya koyar. Putin’in Maduro’yu kurtaramaması, Rusya'nın “dünya haydudu” imajını sarsarken, Trump’ın çok daha büyük kaynaklarla benzer bir haydutluk oyununu oynamaya başladığını gösterir. Aynı ay içinde Trump, NATO müttefiki Danimarka’ya Grönland’ı satması için bir ültimatom verdi. “Ya Grönland'ı verirsiniz ya da NATO'dan çekilir ve savunma harcamalarınız için devasa tarifeler uygularım” tehdidi, Atlantik ittifakında 1956 Süveyş Krizi'nden bu yana görülen en büyük depremi yarattı. Trump, Grönland'ı sadece bir emlak anlaşması olarak değil, “Golden Dome” (Altın Kubbe) adını verdiği yeni füze savunma sistemi için “psikolojik olarak gerekli” bir mülkiyet olarak görür. Avrupalı liderlerin bu şantaja direnmesi, Washington’ın Avrupa’daki asker sayısını radikal bir şekilde azaltarak Asya’ya kaydırmasıyla sonuçlanır. Trump’ın 2025 Nobel Barış Ödülü'nü alamamasının ardından Norveç Başbakanı’na gönderdiği, “Artık barışı düşünmek zorunda değilim, ABD için ne iyiyse onu yapacağım” şeklindeki sızdırılan mesajlar, caydırıcılığın artık sadece bir şantaj aracına dönüştüğünün en net kanıtıdır.

Masala’nın senaryosunda Rusya, doğrudan Avrupa’ya saldırmadan önce dikkati başka yöne çekecek devasa krizler kurgular. Bu krizlerin merkezinde Afrika’nın Sahel bölgesi ve Mali bulunur. Rusya'nın özel askerî şirketi Wagner (yeni adıyla Africa Corps), Mali'de Fransız birliklerinin çekilmesiyle oluşan boşluğu hızla doldurur. Ancak Wagner’in buradaki görevi terörle mücadele değil, bir “mülteci fabrikası” kurmaktır.

Wagner paralı askerleri, Mali'deki köyleri yakarak ve yerel halka karşı sistematik infazlar gerçekleştirerek yüz binlerce insanı yerinden eder. Bu insanlar, Rusya tarafından organize edilen insan kaçakçılığı ağları üzerinden Libya kıyılarına ve oradan da Avrupa'ya doğru teknelerle gönderilir.

Moskova, mülteci krizinin Avrupa'daki aşırı sağcı ve popülist partileri (AfD, RN, Fidesz) güçlendireceğini çok iyi bilir. Yeni bir mülteci akını karşısında paniğe kapılan Avrupalı liderler, Akdeniz’deki sınır kontrollerini artırmak için NATO’nun Baltık ülkelerindeki deniz ve hava unsurlarını güneye çekerler. Bu tam olarak Putin’in istediği şeydir: NATO'nun kuzey kanadının zayıflatılması ve Avrupa kamuoyunun iç politikaya hapsolması. Bu sırada Çin, Güney Çin Denizi’ndeki tartışmalı bir resifi (örneğin Second Thomas Shoal) ele geçirerek Amerikan donanmasının tüm dikkatini Pasifik’e hapseder. Sahne artık ana saldırı için hazırdır.

Mart 2028: Ve ilk saldırı

27 Mart 2028 sabahı dünya, Rusya’nın NATO topraklarına yaptığı ilk doğrudan saldırıyla uyanır. Saldırı, beklendiği gibi bir nükleer füze sağanağı değil, “maskeli askerlerin” ve “silahlı sivil grupların” yer aldığı bir hibrit operasyondur. Estonya'nın Narva şehri, nüfus yapısı ve coğrafi konumu nedeniyle Rusya’nın en stratejik kurbanıdır. Narva, Rusya ile Estonya’yı ayıran nehrin batı yakasında, Rus kalesi Ivangorod’un sadece 100 metre karşısında yer alır. Şehrin nüfusunun yaklaşık %90'ı ana dili Rusça olan kişilerden oluşur ve bu kitle yıllardır Kremlin yanlısı dezenformasyon kanallarıyla beslenmiştir. Rus operasyonu başladığında, Estonya sınır muhafızları Rus topçusu ve siber saldırılarla felç edilirken, şehirdeki bazı gruplar Rus askerlerini “kurtarıcı” olarak selamlar.

Aynı anda, Baltık Denizi'ndeki seyrek nüfuslu Hiiumaa adası, “turist” kılığına girmiş Rus özel kuvvetleri tarafından ele geçirilir. Hiiumaa ve Narva’nın eş zamanlı işgali, NATO’nun Baltık devletlerine deniz ve kara yoluyla ikmal yapmasını imkânsız hâle getiren bir kuşatma halkası oluşturur. Suwałki Koridoru (Polonya ve Litvanya arasındaki 65 kilometrelik kara parçası) Rus ve Belarus birlikleri tarafından kontrol altına alınarak Baltıklar’ın Avrupa ile olan tek kara bağı kesilir.

Estonya derhâl NATO’nun 5. Maddesi'ni devreye sokmak ister. Ancak Brüksel’deki karargâhta derin bir sessizlik ve bölünme hâkimdir. Rus büyükelçileri, Beyaz Saray ve diğer başkentlerle yaptıkları temaslarda şu argümanı kullanırlar: “Bu bir işgal değildir; sadece Narva’daki Rus azınlığın insan haklarını korumaya yönelik sınırlı bir insani müdahaledir. Eğer müttefiklerimiz Narva için nükleer bir savaş başlatmak istiyorsa, biz hazırız”. Bu nükleer şantaj ve “sınırlı müdahale” tanımı, Batılı liderlerin zihnindeki korkuyu tetikler. Washington yönetimi, “Küçük bir Estonya kasabası için New York'u feda etmeye değer mi?” sorusunu soran neorealist bir soğuklukla müdahaleyi reddeder. 2028 yılındaki o kritik NATO zirvesi, ittifakın bir askerî örgüt olmaktan çıkıp bir “taziye kulübüne” dönüştüğü "kara gün" olarak tarihe geçer.

Avrupa'nın “Finlileşmesi” ve yeni güvenlik mimarisi

NATO’nun Narva’da geri adım atmasıyla birlikte, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan güvenlik mimarisi kâğıttan bir kule gibi yıkılır. Avrupalı liderler, artık Amerikan güvenlik şemsiyesinin var olmadığını acı bir şekilde öğrenirler. Bu noktadan sonra Avrupa devletleri için tek bir hayatta kalma stratejisi kalır: Moskova ile ikili anlaşmalar yaparak kendi egemenliklerini Rusya’nın çıkarlarıyla uyumlu hâle getirmek. Bu süreç, siyaset biliminde “Finlileşme” olarak bilinen durumun tüm kıtaya yayılmasıdır. NATO’nun kolektif savunma vaadi çöktüğünde, ülkeler kendi başlarının çaresine bakmaya başlarlar. Polonya ve İskandinav ülkeleri, devasa bütçelerle kendi ordularını kurmaya ve nükleer silah edinme yollarını aramaya başlarlar. Ancak Rusya, her bir Avrupa ülkesine karşı nükleer kartını ve enerji kozunu kullanarak bu çabaları sabote eder. Almanya ve Fransa gibi büyük güçler, Moskova ile “özel güvenlik anlaşmaları” imzalayarak Rusya’nın Avrupa’daki yeni hegemonik statüsünü resmen tanırlar.

Ukrayna’nın ve NATO’nun yenilgisi, Avrupa içindeki liberal demokrasileri de bitirir. “Güçlü adam” figürleri, kaosun içindeki halk için tek sığınak gibi görünmeye başlar. Moskova, Avrupa’daki popülist hükûmetlere siber destek, finansal kaynak ve enerji desteği sağlayarak onları birer “uydu yönetime” dönüştürür. 2030 yılına gelindiğinde, Avrupa Birliği artık demokratik değerlerin savunucusu değil, Rusya’nın ekonomik ihtiyaçlarına hizmet eden serbest bir ticaret bölgesinden ibarettir. Putin’in zaferi, sadece bir kıtanın kaderini değil, tüm insanlığın kurallara dayalı düzenini değiştirir. Josep Borrell'in bahçe olarak nitelediği Batı dünyası, yerini ormana bırakır; burada tek kural, güçlünün zayıfı yemesidir.

Xi Jinping, Amerika’nın Narva’da müttefikini yalnız bıraktığını gördüğünde, Tayvan için gereken “yeşil ışığı” almış olur. Masala’nın senaryosunda, Rusya’nın Baltıklar’daki saldırısından cesaret alan Çin, Tayvan Boğazı’nda kalıcı bir blokaj başlatır ve adayı ilhak eder. Amerika Birleşik Devletleri, iki cepheli (Avrupa ve Asya) bir savaşı göze alamadığı için burada da geri adım atar. Doların küresel rezerv para birimi statüsü, Yuan ve diğer alternatif para birimlerine dayalı yeni ticaret bloklarının kurulmasıyla sarsılır.

Dünya genelinde küçük ve orta ölçekli güçler, artık uluslararası hukukun veya ittifakların kendilerini koruyamayacağını anlarlar. Bu durum, kontrolsüz bir nükleer silahlanma yarışını tetikler. Japonya’dan Suudi Arabistan’a kadar birçok ülke, tek gerçek güvencenin nükleer bir cephanelik olduğu sonucuna varır. Artık nükleer silahlar, Soğuk Savaş’taki gibi “kullanılmamak için üretilen” araçlar değil, toprak gaspları için “şantaj aracı” olarak kullanılan aktif silahlardır.

Ukrayna’nın demografik ve ekonomik enkazı

2030 yılına gelindiğinde, Rusya ile yapılan “barışın” meyveleri acı bir şekilde toplanır. Ukrayna'nın özgür kalan kısımları, bir devletten ziyade bir “veteranlar ve yaşlılar yurdu” görünümündedir. Ukrayna ekonomisi, savaşın başında yaşadığı %29'luk küçülmeyi asla telafi edememiştir. İşgal edilen doğu ve güney bölgelerindeki ağır sanayi tesisleri ve madenler Rusya’nın kontrolüne geçmiş, Ukrayna’nın ihracat kapasitesi felç olmuştur. Ülkedeki 5 milyona yakın savaş gazisi, iş bulma imkânlarının yokluğu ve yetersiz sosyal destekler nedeniyle birer huzursuzluk kaynağına dönüşmüştür. Küçük silahların (tabanca, tüfek) ülke genelinde kontrolsüz yayılımı, Ukrayna'yı organize suç örgütlerinin ve milis grupların cirit attığı “Avrupa’nın vahşi doğusu” hâline getirmiştir.

Batılı bağışçıların 2025'teki ateşkesin ardından vadettiği 1 trilyon dolarlık “Marshall Planı”, Rusya’nın sürekli tacizleri ve Ukrayna içindeki siyasi istikrarsızlık nedeniyle asla tam olarak hayata geçmemiştir. Yatırımcılar, nükleer bir komşunun her an yeniden saldırabileceği bir coğrafyaya sermaye koymayı reddeder. Ukrayna, “Donbas'ın dondurulmuş çatışması” ile “Estonya'nın hibrit savaşı” arasında sıkışmış, nefes alamayan bir varlığa dönüşmüştür.

Profesör Carlo Masala’nın sunduğu bu projeksiyon, birer felaket tellallığı değil; felaketten kaçınmak için hazırlanmış birer “simülasyon” protokolü. Tarih, bize Laokoon’un akıbetini hatırlatır: Haklı çıkmak, hayatta kalmak anlamına gelmez. Eğer Batı dünyası, bugün Ukrayna’da ödenecek maliyetin, yarın Berlin veya Paris kapılarında ödenecek bedelden çok daha düşük olduğunu idrak edemezse, Kassandra’nın o korkunç sonu kaçınılmaz olacaktır.

Ukrayna Savaşı'nın dördüncü yılına girilirken, Putin'in zaferi artık sadece askerî bir başarı değil, kurallar üzerine kurulu liberal dünya düzeninin “cenaze töreni” olacak. Caydırıcılık, tankların sayısından ziyade, o tankların arkasındaki kolektif irade ile ölçülür. Rusya’nın Narva’da veya Hiiumaa’da atacağı küçük bir adım, eğer NATO tarafından ezici bir güçle karşılanmazsa, bu sadece Estonya’nın bir şehrinin kaybı değil, medeniyetimizin kurucu metinlerinin çöp kutusuna atılması anlamına gelecektir.

Dünya, Truva Atı'nı içeri alıp almamaya karar vereceği o kritik eşikte. Batı'nın önündeki seçenekler her geçen gün daralıyor: Ya Ukrayna’nın zaferi için gereken tüm askerî ve ekonomik bedel bugün ödenecek ya da yarın çocuklarımız, küresel bir zorbalığın hüküm sürdüğü, adaletin değil gücün konuştuğu bir “orman dünyasında” yaşamak zorunda kalacak. Unutulmamalı ki; tarihin en büyük imparatorlukları savaş alanlarında değil, stratejik körlük ve ahlaki yorgunluk nedeniyle çöktü. Truva yanarken, Kassandra’nın haklı çıkmış olması kimseyi kurtarmamıştı. Bizim görevimiz, haklı çıkmak değil, o ateşi henüz kıvılcım hâlindeyken söndürmek…