Liberal demokrasiler için yalnızlar yılı: 2026

Haberin Eklenme Tarihi: 21.01.2026 14:44:00 - Güncelleme Tarihi: 21.01.2026 14:47:00

Küresel siyasetin tektonik levhaları 2026 yılına girerken sadece sarsılmıyor; geri dönülemez bir şekilde birbirinden ayrılıyor. Oswald Spengler’in yaklaşık bir asır önce kaleme aldığı "Batı’nın Çöküşü" (Der Untergang des Abendlandes) adlı eserindeki karamsar kehanetler, bugün Davos’un karlı zirvelerinde Kanada Başbakanı Mark Carney’nin "kopuş" (rupture) uyarısıyla yeniden vücut buluyor. 2026 yılı, liberal demokrasilerin kendilerini hem tarihsel hamileri olan Amerika Birleşik Devletleri tarafından tehdit edilmiş hem de Çin gibi yükselen otokratik güçlerin işlem odaklı soğukluğuyla baş başa kalmış buldukları bir "yalnızlık yılı" olarak tarihe geçmeye aday. Bu yalnızlık, yalnızca bir ittifak krizi değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen ve "kurallara dayalı uluslararası düzen" olarak adlandırılan o "hoş kurgunun" sonu anlamına geliyor.

Uluslararası ilişkilerin temel taşı olarak kabul edilen kurallara dayalı düzenin, aslında en güçlülerin işine geldiğinde kuralları ihlal ettiği, zayıfların ise bu kurallara uymaya zorlandığı asimetrik bir yapı olduğu gerçeği, 2026 yılında artık gizlenemez hâle geldi. Mark Carney’nin 20 Ocak 2026'da Dünya Ekonomik Forumu’nda (WEF) yaptığı konuşma, bu gerçeği en çıplak hâliyle ortaya koydu. Carney, sistemin bir "geçiş" değil, bir "kopuş" içinde olduğunu belirterek, liberal demokrasilerin artık nostaljiyle hareket etme lüksünün kalmadığını vurguladı.

Bu kopuşun temelinde, hegemonik güçlerin ekonomik entegrasyonu, finansal altyapıyı ve tedarik zincirlerini birer silah olarak kullanmaya başlaması yatıyor. Bir zamanlar refahın ve barışın garantörü olarak görülen karşılıklı bağımlılık, bugün orta ölçekli güçler için bir boyunduruk ve savunmasızlık kaynağına dönüştü. Carney’nin ifadesiyle, "entegrasyonun sizin boyun eğdirilmenizin kaynağı hâline geldiği bir dünyada, karşılıklı yarar yalanı içinde yaşayamazsınız". Bu durum, Thucydides’in o kadim aforizmasını yeniden gündeme getiriyor: "Güçlüler yapabildiklerini yapar, zayıflar ise çekmek zorunda olduklarını çeker".

Saray mensupları ve zalim kral: Amerika’nın yeni çehresi

Liberal demokrasiler için 2026’nın en sarsıcı gerçeği, kendilerini koruması için güvendikleri Amerika Birleşik Devletleri tarafından tehdit ediliyor olmaları. Donald Trump yönetimindeki Amerika, müttefiklerine karşı yaşlı ve zalim bir kralın saray mensuplarına davrandığı gibi alaycı ve zorba bir tutum takınıyor. Trump’ın Grönland’ı ilhak etme planları, Kanada’yı Amerika’nın "51. eyaleti" olarak nitelemesi ve müttefiklerine karşı ek gümrük vergileri tehdidinde bulunması, transatlantik ittifakın kimyasını bozdu.

Trump’ın "Uluslararası hukuka ihtiyacım yok" şeklindeki beyanları ve kendi "moralitesini" tek sınır olarak görmesi, liberal demokratik değerlerin üzerine inşa edildiği zemini sarsıyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ele geçirilmesi ve ülkenin petrol sahalarının Amerikan enerji şirketlerine açılması gibi tek taraflı askerî operasyonlar, 2026’nın dünyasında artık hiçbir devletin kurallar çerçevesinde güvende olmadığını gösteriyor. Bu yeni dönemde müttefiklik, değer ortaklığından ziyade, hegemonun öngörülemez öfkesinden kaçınmaya çalışan bir "uyum performansı" hâline geldi.

Çin: Yanıltıcı bir alternatif mi, yeni bir muhafız mı?

Amerika’nın baskıcı tutumu karşısında bazı orta ölçekli güçler için Çin, bir alternatif olarak görünse de 2026 yılındaki veriler bu beklentinin büyük ölçüde temelsiz olduğunu kanıtlıyor. Çin, Batı’nın değer temelli yaklaşımına karşı "ilkeli ve pragmatik" bir duruş sergileyen ülkeler için gerçek bir dost değil, yalnızca çıkara dayalı bir işlem ortağı. Kanada’nın 49.000 Çin yapımı elektrikli aracı tercihli şartlarla ithal etme kararı, Amerika’nın %100’lük gümrük vergisi stratejisinden radikal bir sapma. Bu durum, Ottawa’nın Washington’un nüfuzuna karşı bir jeopolitik kaldıraç arayışı olarak okunabilir. Ancak Pekin’in bu hamleye cevabı oldukça soğuk oldu.

Çin lideri Xi Jinping, Mark Carney’nin "yeni dünya düzenine hazırlık" vurgusu yapan sıcak sözlerine, Kanada’ya yalnızca "saygıya dayalı bağlar" kurmasını tavsiye ederek karşılık verdi. Çin resmî medyası, geçmişteki gerilimlerin Kanada’ya "gerçekleri" öğrettiğini öne sürerek üstenci bir dil kullandı. Çin’in yaklaşımı, insan haklarını ve demokratik değerleri hiçe sayan, tamamen işlemsel bir yapıda. Pekin’deki yetkililer, Batılı liderlerin özerklik iddialarını alaycı bir şekilde karşılıyor ve onları Washington’un birer uydusu olarak görmeye devam ediyor. Çin, Amerika’nın boşalttığı alanı kendi normlarıyla doldurmaya çalışırken, liberal demokrasiler için Çin’e bağımlılık, Amerika’ya bağımlılıktan daha az tehlikeli değil.

Londra’daki mega elçilik: Semboller ve casusluk kaygıları

İngiltere’nin Başbakanı Sir Keir Starmer’ın Ocak 2026 sonunda planlanan Çin ziyareti öncesinde, Londra’nın kalbinde inşa edilecek "mega elçilik" projesine onay verilmesi, orta güçlerin yaşadığı ikilemin en somut örneği. Tower of London yakınlarındaki Royal Mint Court sitesinde yükselecek olan bu devasa kompleks, Avrupa’nın en büyük diplomatik misyonu olacak. Muhalefet tarafından bir "teslimiyet" olarak nitelenen bu karar, İngiliz hükûmeti için ekonomik durgunluktan çıkış adına atılan pragmatik bir adım olarak savunuluyor.

Ancak bu bina, sıradan bir elçilikten çok daha fazlasını temsil ediyor. Güvenlik servisleri, Çin’in bu alanı finansal veri kablolarına sızmak, muhalifleri taciz etmek ve siber casusluk faaliyetlerini koordine etmek için bir merkez olarak kullanabileceğinden endişe ediyor. Tarihsel bir paralellik kurmak gerekirse, 1930’ların sonunda Nazi Almanyası’nın Londra’daki büyükelçisi Joachim von Ribbentrop da benzer şekilde İngiliz yüksek sosyetesini etkilemeye ve rejimin gücünü sergilemeye çalışmıştı. Ribbentrop’un kraliyet huzurunda Hitler selamı vermesiyle patlak veren skandallar, diplomatik nezaketin ideolojik saldırganlığı örtemeyeceğinin kanıtıydı. Bugün Çin’in devasa elçiliği, Ribbentrop’un mirasını modern teknolojilerle birleştirerek liberal demokrasilerin kalbinde kalıcı bir kale inşa ediyor.

Václav Havel’in manavı ve gerçeklik içinde yaşamak

Liberal demokrasilerin 2026’daki durumunu anlamak için Václav Havel’in 1978 tarihli "Güçsüzlerin Gücü" (The Power of the Powerless) makalesindeki manav metaforuna başvurmak kaçınılmaz. Havel, komünist sistem altında dükkânının camına "Dünyanın bütün işçileri, birleşin!" yazılı bir afiş asan manavın, bu slogana inanmadığını ama sadece başının ağrımaması ve sisteme uyum sağladığını göstermek için bunu yaptığını anlatır. Carney’ye göre, bugün orta ölçekli güçler de benzer bir "uyum performansı" sergiliyor; kurallara dayalı düzenin öldüğünü bildikleri hâlde, Amerika’nın gazabından kaçınmak için bu sistem hâlâ varmış gibi davranıyorlar.

Ancak Carney, artık bu afişlerin indirilmesi gerektiğini savunuyor. "Dürüstlükten kaçmak, güvenliği satın almaz" diyerek, liberal demokrasileri "gerçeklik içinde yaşamaya" davet ediyor. Havel’in manavı afişi indirdiğinde sistemin illüzyonu nasıl çatlamaya başladıysa, bugün orta güçlerin de egemenliklerini "icra etmekten" vazgeçip, gerçek stratejik özerkliklerini inşa etmeleri gerekiyor. Bu, yalnızca Amerika’ya veya Çin’e bağımlı kalmak değil, kendi değerleri ve çıkarları etrafında yeni bir güç merkezi oluşturmak anlamına geliyor.

Değişken geometri: Yeni bir jeopolitik strateji

Kuralların artık koruma sağlamadığı bir dünyada, Mark Carney’nin önerdiği "değişken geometri" (variable geometry) kavramı, 2026’nın en önemli dış politika doktrini olarak öne çıkıyor. Mühendislikten ödünç alınan bu terim, farklı koşullar için yapılandırılabilen sistemleri ifade ediyor. Uluslararası ilişkilerde ise belirli meseleler üzerinde ortak değer ve çıkarlara sahip ülkelerin esnek koalisyonlar kurmasını tanımlanıyor.

Bu strateji, liberal demokrasilerin Amerika’nın korumacı duvarları ile Çin’in otoriter yükselişi arasında sıkışıp kalmasını engellemeyi amaçlıyor. Carney’nin vizyonunda Kanada, Avrupa Birliği, Trans-Pasifik Ortaklığı üyeleri ve Nordic-Baltık ülkeleri (NB8) gibi yapılarla gönüllü koalisyonlar kurarak, büyük güçlerin zorbalığına karşı bir denge unsuru oluşturabilir. Bu yaklaşım, evrensel ve hantal örgütler yerine, çevik, sonuç odaklı ve değer temelli küçük grupların (mini-lateralism) yükselişini müjdeleniyor.

2026 yılında liberal demokrasilerin yalnızlığını pekiştiren en büyük unsurlardan biri, sınır tanımayan siber saldırılar. Çin merkezli "Salt Typhoon" adlı siber aktörün, Amerikan telekomünikasyon devlerine (Verizon, AT&T, T-Mobile) ve 80’den fazla ülkeye yönelik gerçekleştirdiği saldırılar, ulusal güvenliğin fiziksel sınırların ötesinde ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Bu saldırılar veri hırsızlığıyla kalmadı kritik altyapıya yönelik bir "ön konumlandırma" çabasıydı.

Büyük güçlerin siber alanı bir savaş alanı olarak silahlaştırması, orta ölçekli güçler için dijital yalnızlığı beraberinde getiriyor. Amerika’nın kendi siber kalkanını güçlendirmeye odaklanması ve müttefiklerini bu korumanın dışında bırakması ya da onları kendi teknolojik ekosistemine zorlaması, liberal demokrasileri zor bir seçimle karşı yar karşıya bırakıyor. Salt Typhoon gibi aktörlerin sofistike yöntemleri, müttefikler arasında istihbarat paylaşımını ve ortak siber savunma stratejilerini (Cyber Force) her zamankinden daha hayati kılıyor.

Immanuel Kant’ın "Ebedî Barış" (Perpetual Peace) tezi, liberal demokrasilerin uzun süredir sığındığı bir limandı; ticari bağlar ve demokratik kurumlar sayesinde savaşın rasyonel olmaktan çıkacağı varsayılıyordu. Ancak 2026’nın "brutal gerçekliği", bu idealist rüyanın sonuna gelindiğini kanıtlıyor. Dünya, Thomas Hobbes’un "herkesin herkese karşı savaşı" olarak betimlediği o anarşik ormana geri dönüyor. Avrupa ülkelerinin "barış projesinden" "kalıcı mobilizasyona" geçişi, Kantçı varsayımların yerini güvenlik odaklı bir realizme bıraktığını gösteriyor. Artık uluslararası hukuk, çatışmaları önleyen bir garanti değil, yalnızca güç mücadelesinin bir parçası. Bu ortamda stratejik özerklik, bir tercih değil, hayatta kalma zorunluluğu. Hindistan gibi yükselen güçlerin de kendi özerkliklerini koruma çabası, dünyanın çok kutuplu ama kaotik bir yapıya büründüğünü teyit ediyor.

2026 yılında küresel ticaret, serbest piyasa ilkelerinden ziyade "ekonomik milliyetçilik" ve "güvenlik odaklı korumacılık" ekseninde şekilleniyor. Büyük güçler, tedarik zincirlerini birer yaptırım aracı olarak kullanarak orta güçleri hizaya getirmeye çalışıyor. Özellikle nadir toprak elementleri ve yarı iletkenler üzerindeki Çin dominasyonu, Batılı demokrasiler için en büyük zayıf halkalardan biri olmaya devam ediyor.

Bu tehdide karşı müttefiklerin geliştirdiği "kritik mineral ittifakları", değişken geometrinin ekonomik sahnedeki yansıması. Ancak bu ittifakların başarısı, Amerika’nın bencil ticaret politikalarıyla ne kadar uyumlu olabileceğine bağlı. Lazard'ın 2026 jeopolitik trendler raporunda belirttiği gibi, "Laissez-faire dönemi kapanmış, devletlerin yalnızca hakem değil, kurumsal arenada ana oyuncu olduğu bir dönem başlamıştır".

Spengler ve Batı’nın "Westlessness" durumu

Oswald Spengler’in bir asır önce öngördüğü çöküş, bugün Münih Güvenlik Raporu'nda "Westlessness" (Batısızlık) kavramıyla güncellendi. Batı’nın kendi içindeki manevi ve siyasi birliğini kaybetmesi, ortak değerler etrafında toplanma yeteneğini felç ediyor. 2026 yılına gelindiğinde, "Batı" artık coğrafi bir terimden çok, kendi içinde parçalanmış, birbirine güvenmeyen bir ülkeler grubunu ifade eder hâle gelmiştir. Bu "spiritual disunity" (manevi bölünmüşlük), liberal demokrasilerin dış tehditlere karşı ortak bir cephe oluşturmasını imkânsız kılıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiklerini dışlayan tek taraflı eylemleri, Avrupa ve Kanada gibi aktörleri kendi yollarını çizmeye zorluyor. Ancak bu yolculuk, büyük bir koruma kalkanından yoksun olmanın getirdiği derin bir yalnızlıkla malûl.

İngiltere Başbakanı Sir Keir Starmer’ın 2026 Ocak ziyareti, Londra’nın Washington ile Pekin arasındaki hassas dengede durma çabasını simgeliyor. Sekiz yıldır hiçbir İngiliz liderin Çin’i ziyaret etmemiş olması, bu misyonun üzerindeki baskıyı artırıyor. Starmer, yaşam bilimleri ve yeşil teknoloji alanlarında iş birliği ararken, iç politikada "boyun eğen Keir" manşetleriyle mücadele etmek zorunda kalacak. Bu ziyaretin en tartışmalı unsuru, onaylanan mega elçilik projesi. Royal Mint Court’taki bu inşaat, yalnızca mimari bir yapı değil, Çin’in İngiliz demokrasisinin kalbine attığı bir çıpa. Eleştirenler, bu devasa kompleksin bir casusluk merkezi olacağını savunurken, hükûmet bunun diplomatik bir güven göstergesi olduğunu iddia ediyor. Tarihsel Ribbentrop örneği, bu tür sembolik yapıların aslında ne kadar büyük bir nüfuz mücadelesinin parçası olduğunu hatırlatıyor.

2026 yılında liberal demokrasiler kendi aralarında olmakla birlikte, "Küresel Güney"in yükselen güçleriyle de yeni ortaklıklar kurmaya çalışıyorlar. Hindistan, Brezilya ve Endonezya gibi ülkeler, büyük güç rekabetinde taraf seçmek yerine "stratejik özerklik"lerini maksimize etme yoluna gidiyor. Bu durum, Batılı orta güçler için hem bir fırsat hem de bir rekabet alanı. Çin’in Küresel Güney üzerindeki etkisi, "Kuşak ve Yol" girişimi ve BRICS gibi mekanizmalarla pekişirken, Batılı demokrasiler "Variable Geometry" üzerinden bu ülkelere alternatif iş birliği modelleri sunmaya çalışıyorlar. Ancak bu çabalar, Amerika’nın korumacı ve müdahaleci politikaları tarafından sıklıkla baltalanıyor. Venezuela’daki Maduro operasyonu gibi eylemler, Küresel Güney’de Batı’ya karşı duyulan güvensizliği körüklemeye devam ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 2026 ara seçimleri (midterms), transatlantik ilişkilerin geleceği açısından kritik bir dönüm noktası. Cumhuriyetçi Parti içindeki "China Hawks" (Çin Şahinleri) ile Trump’ın işlemsel diplomasisi arasındaki mücadele, Washington’un dış politika rotasını belirleyecek. Müttefikler için bu seçimler, Amerika’nın içine kapalı "kale" stratejisinin kalıcı mı, yoksa geçici mi olduğunu anlamak için bir test niteliğinde.

Kamuoyu yoklamaları, Amerikan halkının Çin’e karşı sert tutumu desteklediğini ancak Trump’ın gümrük vergileri ve müttefiklerle olan kavgaları konusunda bölündüğünü gösteriyor. Bu belirsizlik, liberal demokrasilerin Amerika’ya olan güvenini daha da sarsıyor ve onları kendi başlarının çaresine bakmaya itiyor. 2026’nın yalnızlığı, büyük ölçüde Amerikan demokrasisinin içindeki bu derin çatlaktan sızan bir soğukluk.

Yalnızlık bir kader mi, tercih mi?

2026 yılı, liberal demokrasiler için tarihin tekerrür ettiği değil, yeni bir yöne saptığı bir dönüm noktası. Amerika’nın zorbalığı ve Çin’in işlemselliği arasında kalan bu ülkeler, kendi yalnızlıklarını bir güce dönüştürmek zorundalar. Mark Carney’nin Davos’taki çağrısı, bu yeni yol haritasının ilk adımı: nostaljiyi bir strateji olmaktan çıkarmak, "hoş kurguları" terk etmek ve "değişken geometri" ile yeni bir dayanıklılık inşa etmek.

Bu yalnızlık, aynı zamanda bir fırsat. Büyük güçlerin kuralları çiğnediği bir dünyada, orta ölçekli güçler dürüstlük ve pragmatizmi birleştirerek, değerlerini koruyan ama gücünü de bilen yeni bir blok oluşturabilirler. 2026, Havel’in manavının afişi indirdiği ve kendi gerçeğiyle yüzleştiği o cesaret anı. Liberal demokrasilerin geleceği, bu yalnızlık içinde birbirlerini bulup bulamayacaklarına ve kendi kalelerini büyük güçlerin lütfuna bırakmadan inşa edip edemeyeceklerine bağlı.

Uluslararası sistemin bu yeni döneminde, "kurallara dayalı düzen" artık bir güvenlik şemsiyesi değil, tarih kitaplarında kalan bir ideal. 2026’nın "yalnızlar yılı" olması, liberal demokrasilerin bu gerçeği kabul edip etmemelerine bağlı. Eğer nostaljiye sığınmaya devam ederlerse, büyük güçlerin menüsünde birer seçenek olmaktan öteye gidemeyecekler. Ancak dürüstlükle kendi stratejik özerkliklerini kurarlarsa, bu yalnızlık, yeni ve daha dirençli bir özgürlük çağının başlangıcı olabilir.