İran'ın ontolojik krizi

Haberin Eklenme Tarihi: 2.02.2026 14:11:00 - Güncelleme Tarihi: 2.02.2026 14:15:00

Niccolò Machiavelli, 16. yüzyılın başlarında kaleme aldığı "Prens" (Il Principe) adlı eserinde, iktidarın sürdürülebilirliği üzerine zamansız bir uyarıda bulunmuştu. Machiavelli'ye göre bir prens için korku salmak, sevilmekten daha güvenli olabilir ancak bu korku asla nefrete dönüşmemelidir. Zira nefret, tebaayı rasyonel korkunun sınırlarından çıkarıp intikamın kör karanlığına sürükler ve bu durum hükümdarın nihai yıkımına yol açar. Bugün İran İslam Cumhuriyeti'nin en yüksek otoritesi olan Ayetullah Ali Hamaney, bu kadim siyasi denklemin yanlış tarafına savrulmuş görünüyor. 2025'in son günlerinde başlayıp 2026'nın ilk ayında benzeri görülmemiş bir şiddet dalgasına dönüşen halk ayaklanması, rejimin güvenlik aygıtlarıyla birlikte İran halkıyla olan ideolojik ve toplumsal sözleşmesini de temelinden sarstı. Tahran sokaklarından Loristan'ın dağlık köylerine kadar uzanan bu öfke, ekonomik bir çöküş ve devletin kendi halkına karşı uyguladığı sistematik ve orantısız şiddetin doğurduğu bir radikalleşme sürecinin ürünüydü.

İran'ın bugünkü krizini anlamak için, ülkenin 20. yüzyıl boyunca yaşadığı sarsıntılı modernleşme ve dış müdahale tarihine bakmak elzem görünüyor. İran, 1906 Anayasal Devrimi'nden bu yana temsil, egemenlik ve otoriterlik arasında gidip gelen bir sarkaç gibi hareket etti. 1906'da Kaçar hanedanının mutlakiyetine karşı yükselen meclis talebi, İranlıların demokratik bir nizam kurma yolundaki ilk büyük adımıydı. Ancak bu süreç Rusya ve İngiltere'nin emperyal çıkarları altında ezildi. 1921'de Rıza Han'ın gerçekleştirdiği darbe ve ardından kurulan Pehlevi hanedanı, merkeziyetçi ve seküler bir modernleşme vaat etse de bu süreç halkın geniş kesimlerini yabancılaştıran bir otoriterlikle maluldü.

Bu bakımdan İran siyasi bilincinde silinmez izler bırakan en kritik kırılma noktalarından biri 1953 darbesidir. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'nin yardımıyla demokratik yollarla seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık'ın devrilmesi, İranlılar arasında Batı'ya ve özellikle "Büyük Şeytan" olarak adlandırılacak olan ABD'ye karşı derin bir güvensizlik tohumu ekmişti. 1979 Devrimi; bu tarihsel haksızlıklara, Pehlevi zulmüne ve Batı güdümlü modernleşmeye karşı bir patlama olarak gerçekleşti. Ancak paradoksal bir şekilde, 1979'da devrilen “tagut” (ilahlaştırılmış zorba) düzeninin yerini alan İslam Cumhuriyeti, bugün kendi halkına karşı 1979 öncesini bile gölgede bırakan bir güvenlik devleti inşa etmiş durumda.

28 Aralık 2025'te Tahran Kapalı Çarşısı'ndaki esnafların hayat pahalılığına karşı başlattığı protestolar, kısa sürede ülkenin 31 eyaletine yayılan ve rejimin varlığını tehdit eden bir ayaklanmaya dönüştü. Rejimin bu meydan okumaya yanıtı, Machiavelli'nin bile dehşete düşeceği bir şiddet düzeyi oldu. Ocak 2026'nın ilk haftası, modern İran tarihinin en kanlı sayfalarından biri olarak kayıtlara geçti. 8 ve 9 Ocak tarihlerinde uygulanan sistematik "vur" emri, sokakları adeta birer infaz alanına çevirdi.

İnsan hakları örgütleri ve uluslararası gözlemciler arasındaki ölü sayısı tahminleri büyük farklılıklar gösterse de tüm veriler bir insani felakete işaret etmektedir. İran hükûmeti, ölü sayısını 3.117 olarak açıklayarak bu rakamı güvenlik güçleri, siviller ve "teröristler" arasında paylaştırırken, bağımsız kaynaklar bu verinin sadece buzdağının görünen kısmı olduğunu savunuyor. Norveç merkezli İran İnsan Hakları (IHR) örgütü 3.428'den fazla ölüm teyit ederken, ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA) 6.500'den fazla kişinin öldüğünü doğrulamış ve 17.000'den fazla şüpheli ölümü araştırmaya devam ediyor.  Ancak İngiltere merkezli muhalif kanal Iran International'ın sızdırılan hastane kayıtlarına ve saha raporlarına dayandırdığı rakam 36.500'ün üzerinde.

Bu istatistiksel dehşetin ötesinde, bireysel trajediler halkın radikalleşmesini körükleyen esas unsur. Kahrizak adli tıp kompleksinden sızan görüntüler, yüzlerce cesedin tır kasalarında ve depo benzeri salonlarda istiflendiğini gösteriyor. Ailelerin, sevdiklerinin cansız bedenlerini geri alabilmek için "kurşun parası" adı altında 700 milyon ile 2,5 milyar riyal (yaklaşık 480 - 1.720 dolar) ödemeye zorlanması, rejimin sadece öldürmekle kalmayıp, kurbanlarını ve ailelerini ekonomik ve manevi olarak da aşağıladığını kanıtlıyor.

"Güzel vandalizm" ve kurumsal yıkım

Protestoların niteliği, 2022'deki "Kadın, Yaşam, Özgürlük" hareketinden farklı olarak daha sert ve yıkıcı bir karaktere büründü. Bir protestocunun "güzel bir vandalizm örneği" olarak tanımladığı süreçte, devletin baskı ve kontrol aracı olarak gördüğü her şey hedef alındı. Tahran sokaklarında trafik kameralarının parçalanması, bankaların ateşe verilmesi ve güvenlik araçlarının devrilmesi, halkın artık rejimi ıslah edilecek bir yapı olarak değil, tamamen yok edilmesi gereken bir işgalci güç olarak gördüğünü simgeliyor.

İran'ın ikinci büyük şehri ve dinî rejimin kalelerinden biri kabul edilen Meşhed'deki durum, kırılmanın derinliğini gösteriyor. Şehirdeki üniversite müzesinin harabeye döndüğü iddiaları, öfkenin sadece fiziksel binalara değil, rejimin tarih anlatısına ve kültürel hegemonyasına da yöneldiğini gözler önüne seriyor. Meşhed gibi bir kutsal şehirde camilerin ve dinî sembollerin saldırıya uğraması, 1979'da kurulan teokratik meşruiyetin artık geniş kitleler nezdinde tamamen buharlaştığının kanıtı adeta.

Halkın radikalleşmesi, sadece sokaktaki çatışmalarla sınırlı değil. Loristan ve İlam gibi etnik azınlıkların yoğun olduğu bölgelerde, aşiret bağlılıkları ve silahlanma geleneği devreye girmiyor. Sosyal medyada askerî üniformalar giyerek tüfeklerini sallayan yaşlılar, baskının intikamını almak için yemin ederken, gençler molotof kokteyllerini makineli tüfeklerle değiştirmekten bahsediyorlar. Bu durum, İran'ın bir iç savaşın eşiğinde olduğu gerçeğini artık saklanamaz hâle getiriyor. Meşhed'de genç bir kadının ifadesiyle: “Zaten bir iç savaş yaşanıyor, sadece bunu dile getirmiyoruz.”

Rejimin şiddet sarmalına paralel olarak, İran ekonomisi de geri dönülemez bir çöküş sürecine girdi. Haziran 2025'te İsrail ile yaşanan 12 günlük savaşın ardından riyal, değerinin %50'sini sadece altı ayda kaybetti. 27 Ocak 2026 itibarıyla riyal, Amerikan doları karşısında 1,6 milyon seviyesini görerek tarihî bir dip yaptı. Bu ekonomik yıkım, rejimin “haber terapisi” (news therapy) olarak adlandırdığı, anlatı kontrolüyle enflasyonist beklentileri yönetme çabalarının tamamen iflas ettiğini gösteriyor.

Merkez Bankası'nın 5 milyon riyallik (yaklaşık 3,10 dolar) yeni banknotları piyasaya sürmesi, hiperenflasyonun bir itirafı niteliğinde. Ancak ekonomik krizin en sarsıcı boyutu, rejimin protestoları bastırmak için uyguladığı 20 günlük internet kesintisi. Bu dijital karartma, sadece bilgi akışını kesmekle kalmadı; İran'ın yıllık 1 milyar dolar hacmindeki dijital ekonomisini felç etti. İnternet kesintisinin rejime günlük maliyetinin 37 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Ekonomik kriz ile toplumsal öfke arasındaki ilişki, basit bir yoksulluk meselesinin ötesine geçti. Eskiden rejimin omurgası olarak görülen alt-orta sınıf ve muhafazakâr çevreler, şimdi geçim derdi ve devletin beceriksizliği nedeniyle saf değiştiriyorlar. Bu kitlelerin bir kısmı, paradoksal bir şekilde, eski sertlik yanlısı Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın popülist tabanından geliyor ve şimdi kurtuluşu sürgündeki veliaht prens Rıza Pehlevi'de arıyorlar.

Siyasetin tasfiyesi ve reformun ölümü

İran siyasi mimarisi, geleneksel olarak "iki kanatlı" (muhafazakâr ve reformist) bir yapı üzerine kuruluydu. Hamaney, sistemin bekasını bu iki grup arasındaki kontrollü rekabetle sağlıyordu. Ancak 2026 ayaklanması, bu dengeyi tamamen yok etti. Temmuz 2024'te Mesud Pezeşkiyan'ın düşük katılımlı bir seçimle Cumhurbaşkanı olması, halk nezdinde reform umudunu canlandırmak yerine, reformistlerin "derin devletin" birer piyonu olduğu inancını pekiştirdi. Bugün İran'da siyasi bir orta yol kalmadı. Rejim, tüm muhalifleri "terörist" ve "yabancı ajan" olarak nitelerken, daha ılımlı sesler ya hapse atılmış ya da ev hapsine mahkûm edilmiş vaziyette. Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin ev hapsinde olduğu, müttefiklerine seyahat yasağı getirildiği ve her türlü eleştirinin "Allah'a karşı savaş" kapsamında idamla yargılandığı bir ortamda, sistemin kendi içinden bir değişim üretme kabiliyeti de sıfırlandı.

Mir Hüseyin Musavi gibi 2009 Yeşil Hareket'in liderleri, hâlâ ev hapsindeyken yeni bir anayasa çağrısı yapsalar da sokaktaki Z kuşağı için bu figürler "geçmişin tozlu sayfaları" olarak görülüyor. Genç protestocular artık sistem içi bir revizyon değil, sistemin topyekûn imhasını talep ediyorlar. Bu boşluğu dolduran en belirgin figür ise, 47 yıl sonra İran siyasi hayaline geri dönen Rıza Pehlevi oldu.

Sürgündeki tahtın gölgesi: Rıza Pehlevi

Rıza Pehlevi, uzun yıllar boyunca Batılı akademisyenler ve analistler tarafından "anakronistik bir figür" olarak görülerek küçümsendi. Ancak 2026 protestolarında, özellikle Z kuşağı arasında Pehlevi isminin bir "birleştirici marka" olarak yükselmesi, İran toplumundaki derin hayal kırıklığının bir sonucu olarak okunabilir. Sokaklarda yankılanan "Pehlavi geri dönecek" ve "Cavid Şah!" (Çok yaşa şah!) sloganları, mutlaka bir monarşi özleminden ziyade, mevcut teokratik dogmaya karşı mutlak bir reddedişi temsil ediyor.

Pehlevi, kendisini bir siyasi liderden ziyade, rejimin çöküşünden sonraki 180 günlük geçiş sürecini yönetecek bir kolaylaştırıcı olarak konumlandırıyor. "İran Refah Projesi" (Iran Prosperity Project) adını verdiği planla, merkez bankasının bağımsızlığını yeniden tesis etmeyi, emekli maaşlarını güvence altına almayı ve uluslararası izolasyonu sona erdirmeyi vaat ediyor. Ancak Pehlevi'nin önündeki en büyük engel, ülke içinde bir askerî güce sahip olmaması ve babasının baskıcı mirası nedeniyle solcu ve cumhuriyetçi gruplar arasındaki güvensizlik.

Trump yönetiminin Pehlevi'ye karşı mesafeli duruşu da dikkat çekici. Donald Trump, İranlı liderlerle bir "anlaşma" yapabileceğinin sinyallerini verirken, Pehlevi'yi resmî olarak desteklemekten kaçınıyor. Bunun sebebi, ABD'nin İran'da öngörülemez bir iç savaşa sürükleniyor korkusu ve rejim içindeki olası kopuşlarla doğrudan müzakere etme isteği olabilir.

İran'daki iç huzursuzluk, bölgesel bir patlamanın fitilini ateşleme potansiyeline de sahip. Amerika Birleşik Devletleri, İran kıyılarında USS Abraham Lincoln uçak gemisi strike grubunun başını çektiği devasa bir donanma topluyor. Bu askerî yığınak, resmî olarak "caydırıcılık" amaçlı olsa da İran rejimini her türlü saldırıyı "topyekûn savaş" sebebi sayacağı konusunda sertleşmeye itti.

Hamaney'in Amerikan saldırısı beklentisiyle Tahran yakınlarında yer altı sığınaklarına çekildiği ve günlük yönetim işlerini oğlu Mesud'a devrettiği iddiaları, rejimin hissettiği varoluşsal tehdidin boyutunu gösteriyor. Bu gerilim ortamında, bölge ülkeleri de kendi güvenlik önlemlerini alıyor. Özellikle Türkiye, olası bir rejim çöküşü veya iç savaş durumunda milyonlarca mültecinin sınırlarına dayanmasından endişe ediyor. Türk Dışişleri Bakanlığı'nın parlamentoda yaptığı kapalı oturumda, İran sınırının içinde bir "tampon bölge" oluşturulmasına dair A, B ve C planlarının hazır olduğu iddia edildi. Suriye iç savaşından alınan acı dersler, Ankara'yı bu kez mülteci akınını İran topraklarında durdurmaya ve sınır güvenliğini en üst düzeye çıkarmaya itiyor.

Gelecek senaryoları: Suriye mi, İspanya mı, askerî cunta mı?

İran'ın önündeki yol haritası, karanlık ve belirsiz bir sisle kaplı. Mevcut durumun sürdürülemezliği konusunda neredeyse tüm gözlemciler hemfikirdir. Ancak yerine neyin geleceği sorusu büyük bir muamma.

  • Suriye modeli: Rejimin ve muhalefetin dış güçler (Rusya, Çin, ABD, İsrail) tarafından silahlandırıldığı, etnik ve mezhepsel bölünmelerin derinleştiği on yıl sürecek bir yıkım savaşı.
  • Pehlevi restorasyonu: Halkın ve ordunun bir kısmının Pehlevi etrafında birleşerek rejimi devirdiği ve Batı yanlısı bir anayasal monarşiye geçiş yaptığı senaryo. Ancak bu senaryonun önündeki en büyük engel, rejimin sadık Devrim Muhafızları (IRGC) aygıtı.
  • Askerî cunta (pragmatik otoriterlik): Devrim Muhafızları'nın, sistemi kurtarmak için ulemayı (din adamlarını) feda ettiği bir saray darbesi. Bu senaryoda ideolojik teokrasinin yerini, millî hayatta kalmayı ve ekonomik çıkarları önceleyen seküler bir askerî diktatörlük alabilir.
  • Topyekûn güvenlikleştirme (rejimin hayatta kalması): Rejimin, Starlink ve benzeri teknolojileri askerî düzeyde sinyal bozucularla engelleyerek halkı mutlak bir karanlığa gömdüğü ve aşırı şiddet kullanarak protestoları kalıcı olarak bastırdığı "Kuzey Koreleşme" süreci.

İran'ın bugünkü manzarası, Machiavelli'nin "nefret uyandırmama" kuralının ihlal edildiğinde ortaya çıkan kaosu tüm çıplaklığıyla sergiliyor. Bir devlet, halkını korkutabilir. Ancak onların mülküne (ekonomik çöküş) ve canına (kitlesel katliamlar) bu derece fütursuzca saldırdığında, korku yerini bir hayatta kalma içgüdüsüne bırakır. Ocak 2026'da Tahran sokaklarını kaplayan dumanlar, yanan bankalar ile birlikte bir rejimin meşruiyetinin de külleri.

Amerika'nın donanması Basra Körfezi'nde beklerken İranlılar kendi kaderlerini belirlemek için tarihin en kanlı sınavlarından birini veriyorlar. "Zulüm ve kontrol aracı olarak hizmet eden her şeyin yok edildiği" bir ortamda, İran'ın bir ülke olarak nasıl bir arada kalacağı sorusu, siyasi bir meselenin ötesinde bir medeniyetin varoluşsal sancısı. Kaos kapıdadır ve Machiavelli'nin prensi, kendi yarattığı nefret fırtınasının içinde sığınak aramaktadır. Unutulmamalıdır ki tarih, hiçbir sığınağın, bir halkın birikmiş öfkesinden daha güçlü olmadığını defalarca kanıtlamıştır.