Grönland krizi: Batı ittifakında yaşanan güç asimetrisi sorunu
Haberin Eklenme Tarihi: 14.01.2026 15:25:00 - Güncelleme Tarihi: 14.01.2026 15:28:00Danimarka Krallığı’nın özerk bir bölgesi olan Grönland hem Kuzey Amerika ile Avrupa arasında en kısa deniz ve hava hattı üzerinde yer alması hem yüksek enlem konumu sayesinde Dünya yörüngesindeki uyduların izlenmesi, kontrolü ve erken uyarı sistemleri açısından avantaj sağlayan coğrafi konumu hem de küresel teknoloji ve savunma sanayi için önemli olan nadir toprak elementleri, uranyum gibi stratejik mineraller bakımından zengin rezerve sahip olması nedeniyle Arktik’in kritik bölgesidir. Küresel ısınmayla birlikte Arktik’in stratejik bir koridora dönüşmesi, Rusya’nın askerî varlığını arttırmaya başlaması, Çin’in bölgeye ekonomik ve teknolojik bağlamda entegre olma çalışmaları Washington açısından bu coğrafyanın büyük güç rekabetinin yeni cephesi olarak algılanmasına neden oldu. Zira kıtalar arası balistik füzeler, uzun menzilli bombardıman uçakları, hipersonik sistemler gibi yeni nesil sistemler sayesinde Artktik, ABD’ye coğrafi olarak en rasyonel saldırı güzergâhıdır. Bu sebeple II. Dünya Savaşı’ndan itibaren ABD, Grönland’da savunma mimarisini inşa edebileceği stratejik alt yapıyı oluşturmuştur. 1951 yılında ABD-Danimarka Savunma Anlaşması ile ABD Grönland’da kalıcı askerî varlık bulundurmaya başladı. Soğuk Savaş boyunca kritik savunma merkezi hâline gelen Thule Hava Üssü inşa edilerek, Sovyetler Birliği’nin Arktik üzerinden gönderebileceği kıtalar arası balistik füzelerin erken tespiti amacıyla 1961 yılında BMEWS radarı faaliyete geçirildi. Bu tarihten itibaren ABD radar sistemlerini modernize ederek füze savunma ve uzay gözetleme üssü olarak Thule üssünü kalıcı olarak kullanmaya devam etti.
Bu noktada II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Danimarka’yı işgal etmesiyle başlayan süreçte Grönland’ın güvenliğinin Danimarka’nın askerî kapasitesinin aştığının anlaşılması ve Danimarka’nın hem Grönland üzerinde egemenliğini uluslararası alanda korumak hem de adayı çatışma alanına dönüştürmemek adına ABD ile kontrollü ortaklık tercih ettiğini belirtmek gerekiyor. Zira 1951 tarihli savunma anlaşması yalnızca ABD’ye üs izni veren belge değil, hukuki olarak Danimarka’nın Grönland üzerindeki egemenliğini onaylayan belgedir. Dolayısıyla ABD-Danimarka ikili ilişkileri müttefiklik hukukuna ve karşılıklı güvene dayalı bir çerçevede inşa edilmiştir.
Normlardan güç siyasetine: Trump ve Grönland kırılması
Gelinen noktada ise Donald Trump’ın 2019’da ifade ettiği adayı satın alma söyleminin 2026 yılında daha sert bir dille gündeme getirmesi ittifakların kalıcı normlara değil, değişken güç dengelerine ve ulusal çıkar hesaplarına dayandığını; hukuki ve kurumsal bağların ise ikincil hâle geldiğini gösteriyor. Nitekim Trump, Grönland’ı müttefik bir devletin özerk uzantısı olarak değil, ABD güvenliğinin vazgeçilmez alanı olarak konumlandırıyor. Bu bağlamda Trump’ın Grönland çıkışı, egemenlik, istişare, karşılıklı güven gibi geleneksel ittifak kurallarının güç siyaseti lehine askıya alınması ve ABD’nin realist reflekslerine geri dönüşün açık dışavurumu olarak okunabilir.
Aynı zamanda ABD ve Danimarka arasında Grönland üzerinden derinleşen bu gerilim, jeostratejik bir çekişme gibi görünse de aslında Washington’ın aynı anda farklı aktörlere farklı düzlemlerde mesaj verdiği bir güç iletişimi olarak değerlendirilebilir. Krizin doğrudan muhatabı olan Danimarka’ya ABD’nin güvenliği söz konusu olduğunda belirleyici olanın Grönland’ın egemenliği ve hukuki statüsünün değil, Washington’ın güvenlik öncelikleri olduğunu; Rusya’ya ve Çin’e Grönland üzerinden bu coğrafyanın kendi stratejik güvenliğinin doğal bir uzantısı olarak kabul ettiğini ilan ediyor.
ABD’nin Grönland hamlesi Çin ve Rusya’nın Arktik’deki varlığına yönelik önleyici bir adım olduğu kadar, AB’nin stratejik özerklik söyleminden duyulan rahatsızlığı da dile getirme yöntemidir. Grönland örneği ABD’nin hayati gördüğü alanlarda Avrupa’yı müzakere süreçlerine dâhil etme gereği duymadan kendi önceliklerini dayatmasına karşılık AB’nin, ortak, bağlayıcı ya da ABD’ye sınır çizen bir duruş gösterememesi uzun zamandır hedeflenen stratejik özerklik amacını sahaya yansıtacak askerî ve siyasi kapasitesinin henüz olgunlaşmadığını gösteriyor.
ABD, Grönland krizi ile yalnızca AB’nin stratejik özerkliğini test etmiyor, aynı zamanda NATO’nun günümüzde nasıl bir ittifak olduğu, müttefiklik ilişkilerinin hangi sınırlar çerçevesinde belirlendiğini ve güç dengesi tartışmalarını da görünür hâle getiriyor. Bilindiği gibi NATO’nun zaman zaman beyin ölümünün gerçekleştiği konusu gündeme gelmekte ancak ittifak Rusya ve Çin gibi tehditler üzerinden yeniden imajını güçlendirmektedir. Ancak Grönland krizi dış tehditlerden ziyade ittifakın müttefikler arası güven sorunuyla karşı karşıya kaldığını gösteriyor.
Elbette Grönland bağlamında sıklıkla ifade edilen Rusya’nın Arktik’te askerî yığınağı ya da Çin’in sivil görünümlü stratejik yatırımları gerçek ve Batı açısından ciddiye alınması gereken gelişmelerdir. Bu gelişmelerin NATO içi bir krize dönüşmesinin ana nedeni bu tehditlerin nasıl yönetilmesi gerektiği sorununa dair ittifak içi ortak bir siyasi irade oluşturulmasına fırsat verilmeden tek taraflı insiyatif alınmasıdır.
Grönland’da görünürleşen kalıcı ittifak gerilimi
Kriz dışı, ancak düşük yoğunluklu güvenlik ortamının işlediği dönemlerde ittifakın işleyişine yönelik Grönland örneği somut bir vaka olarak öne çıkıyor. ABD NATO’nun kurumsal istişare mekanizmasını işletmeden Grönland vakasında kendi güvenlik önceliklerini sahaya yansıtabildi. Danimarka ve diğer üyeler bu sürecin parçası olmaktan ziyade, alınan kararların muhatabı olarak kaldı. Bu durum ittifak içindeki güç dağılımının eşitlikçi bir yapıdan ziyade hiyerarşik ve asimetrik bir işleyişe dayandığını gösteriyor. Bir başka ifadeyle NATO’nun güvenlik topluluğu olmaktan uzaklaşıp güç asimetrisinin belirleyici olduğu bir yapıya doğru evrilmeye başladığına işaret ediyor.
Bu noktada Grönland krizi özelinde görünür hâle gelen Batı ittifakı içinde yaşanan sorunun geçici mi, yoksa yapısal mı olduğu sorusu öne çıkıyor. Bu soru Grönland özelinde ele alındığında esas sorunun dış tehdit algısı olmadığı güvenliğin nasıl tanımlandığı ve kimin önceliğinin esas alındığı sorunudur. ABD füze savunmasını, uzay gözetleme ve erken uyarı sistemlerini Grönland merkezli kurgulamakta ve bu bölgeyi kendi ana karasının savunmasıyla bağlantılı, tartışmaya kapalı ulusal güvenlik meselesi olarak ele alıyor. Bu yaklaşımın geçici bir görüş farkı ya da söylem krizi olarak değerlendirilmesi eksik bir okuma olacaktır. Zira Grönland krizi ittifakın asimetrik güç yapısından kaynaklı kalıcı bir gerilim olarak değerlendirilmelidir.
Grönland kriziyle beraber ABD’nin Afganistan çekilme sürecinde müttefiklerini dışlaması, AUKUS Anlaşmasıyla Avrupa ülkelerinin devre dışı bırakılması gibi gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda; rekabet ortamının derinleşmesi ve güvenliğin füze savunması-uzay eksenine kaymasıyla birlikte bu tür ittifak içi kırılmaların istisna olmaktan çıkıp daha sık görünür hâle gelmesi beklenebilir.