İran’da kritik eşik: Hamaney sonrası “her ne pahasına” dönemi
Orta Doğu’da Hamaney sonrası İran tartışması; yalnızca iç siyaset değil, küresel güç dengelerini de etkileyecek kritik bir eşik olarak görülüyor. Askerî baskının rejim değişimi yerine güvenlikçi sertleşmeyi tetikleme ihtimali, bölgesel gerilimi uzun vadeli belirsizliğe sürüklüyor.
Orta Doğu jeopolitiği, uzun süredir “liderlik figürleri” ile “rejim sürekliliği” arasındaki karmaşık ilişki üzerinden okunmaktadır. Bu bağlamda ABD-İsrail ikilisinin bölgesel siyaseti “kökten dizayn” anlayışıyla İran’a başlattığı son saldırılar çerçevesinde, dinî lider Ali Hamaney ve onlarca üst düzey yetkiliye yönelik suikast bombalamaları, buna karşılık İran’ın “Stoklarımız tam; uzun bir döneme yayılan savaşa hazır olun!” mesajları altında; “Hamaney sonrası” dönem, yalnızca iç siyasi dönüşüm meselesi değil, aynı zamanda küresel güç dengelerini doğrudan etkileyebilecek bir sistemik kırılma ihtimali olarak da okunmalıdır.
Nitekim bugün İran’ın yalnızca bir ulus devlet değil; “sui generis”, yani kendine has tarihsel bir yapıyla, vekil aktörler, bölgesel nüfuz ağları, asimetrik caydırıcılık kapasitesi ve ideolojik meşruiyet söylemiyle, kimi yönleriyle Rusya’ya benzetilen “hibrit bir güç kapasitesi”ne sahip olduğu akıllarda tutulmalıdır. Bu yapıyı biraz olsun içten sarsmak adına, bir “TV yıldızı” edasında her akşam Farsça, İngilizce ve İbranice mesajlarını farklı yollardan İran kamuoyuna iletmeye devam eden, diğer yandan son iki yıldır soykırımın tarifini Filistin’de tekrar yazdığı açık olan İsrail lideri Netanyahu ise bahse konu “İran’ı değiştirmek” emelinde, dünya genelinde yumuşak gücü artık en dip seviyeye indiği aşikâr ABD kabiliyetine ve sürgündeki Pehlevi ailesinin, en az İsrailli yetkililer kadar irite edici ve ikna etmekten uzak kamuoyu mesajlarına bel bağlamış görünmektedir.
28 Şubat saldırılarıyla yeni perdesi açılan krizde şu anda gelinen noktada, İran’dan “artık her ne pahasına savaşa devam” yönündeki mesajlar ve diplomasiye şans tanımayan çizgi, Hamaney sonrası dönemin etkilerinin, yalnızca Tahran iç siyasetiyle sınırlı kalmayacağını; Batı’nın kendi çıkarları adına son yüzyılda özenle inşa ettiği “Körfez güvenliği” ve enerji piyasalarından, küresel nükleer dengeye kadar geniş bir yelpazede hissedileceğini işaret etmektedir.
Bu yazıda da özetle ele alınacağı şekliyle, İran’da bundan sonrasının “rejim değişimi” mi, “rejim adaptasyonu” mu, yoksa daha “sert bir güvenlikleşme süreci” mi doğuracağı temel meseledir. Tarihsel olarak ideolojik rejimler, liderlik krizlerinde ya iç konsolidasyona yönelmiş ya da “dış tehdit söylemini” güçlendirerek bu söylem kanalıyla sistemsel sürekliliği sağlamaya çalışmışlardır. İran’da anılan dış tehdit söylemine ise şüphesiz, ABD-İsrail ikilisi bir gecede megatonlara varan bomba kullanımlarıyla sonuna kadar “destek” sunuyor görünmektedir. Bu durumda, İran’ın mevcut güvenlik doktrini ve devrimsel meşruiyet yapısı da dikkate alındığında, hatta sol kesimler dahil dünya genelinden, belki rejime değil ama İran’ın “öz-savunma hakkı” lehine artan desteğe bakıldığında, “sistemsel süreklilik” ihtimalinin daha güçlü olduğu yönünde önemli bir konsensüs oluşmaktadır.
Hamaney sonrası İran: Göz önüne alınması gereken senaryolar
Şüphesiz başta Batı medyası, İran’daki son saldırıları ve krizi “rejim değişikliği fırsatı” olarak çerçevelerken, sahada yaşanan yıkımın sorumluluğu sistematik biçimde bulanıklaştırılmaktadır. Sadece Alman Şansölye Merz gibi “taraflı” liderler değil, Avrupa Birliği’nin tümünü temsil ettiğinin farkında olduğu umut edilen AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi isimler (bir dönem Alman sağ/Hristiyan Demokrat siyasetinin keskin ismidir), sivil İran hedefleri hatta okulları bombalanıp onlarca sivil hayatını kaybederken, “İran hata yapıyor”, “İran, bölgeye ve İsrail’e saldırıyor”, “İran halkına umut doğdu” mealinde yeni açıklamalarıyla, ABD’ye ilave Batı dünyasının diğer bir kesiminin, stratejik ama daha çok ahlaki derinsizliğine, yeni bir boyut daha eklemektedirler.
Zira ilk olarak İran şehirleri bombalanırken, diplomatik dil “istikrar operasyonu” diye yumuşatılmakta; perde arkasında ise stratejik hesaplar devam etmektedir. “Zayıflat, yalnızlaştır, sonra yeniden şekillendir” gibi “masumlaştırılabilecek” ya da devlet bürokrasisine uygun “rasyonelleştirilebilecek” bir senaryoda Batı, müdahaleyi insani gerekçelerle meşrulaştırırken ekonomik ve jeopolitik çıkarlar sessizce öncelik hâline getirilmektedir.
Bu noktada İran rejimi ne yapacaktır, nasıl bir yol izleyecektir; bu bağlamda farklı senaryolar aşağıdaki çerçevelerde gelişmeye müsait görünmektedir:
İlk senaryoda “Rejim içi konsolidasyon ve sert güvenlikleşme” gündeme gelebilir. Hamaney’in ölümü ardından, ılımlı addedilen Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan başta olmak üzere önde gelen isimlerin hızla toplanarak birlik görüntüsü vermeleri, ayaklanma çıkarabilecek içteki gruplara, “aynı düşman” kategorisinde müdahalede bulunulacağının açıklanması bu bakımdan önemlidir. Bu senaryoda sistem çözülmez; aksine daha kapalı ve daha güvenlikçi bir forma evrilir. Devrim Muhafızları merkezli güç yoğunlaşması artar, iç muhalefet daha sıkı kontrol edilir. Dış baskı arttıkça nükleer program dahi, İran’a müzahir dış destekçilerin de katkılarıyla hızlandırılabilir. Bombardıman ya da suikast türü dış müdahaleler bu refleksi güçlendirir. Bu, en olası ve en kısa vadeli senaryo olarak görülmektedir.
İkinci senaryoda “kontrollü güç geçişi ve sınırlı reform” safhasıyla, Rejim içinden yeni bir dinî lider veya “kolektif liderlik modeli” gücünü konsolide eder; sistem ideolojik çerçeveyi korurken ekonomik rahatlama için Batı ile sınırlı müzakereye açık hâle gelir. Bu modelde Çin ve Rusya’nın dengeleyici rolü artar. Bölgesel tansiyon düşürülür ancak yapısal dönüşüm yaşanmaz. Bu da şayet ABD-İsrail yıkıcılığının hız kesmesi hâlinde, yani diplomasiye şans verilmesiyle, olası görülebilecek bir çizgi olabilecektir.
“Kontrollü istikrarsızlık ve bölgesel tırmanış” olarak tarif edilebilecek üçüncü bir sahada, liderlik sürecindeki kırılganlık, dış aktörlerin baskısıyla birleşir ve İran dış cephelerde tansiyonu yükselterek iç konsolidasyon üretmeye çalışır. Vekil aktörler üzerinden çatışma alanları Lübnan, Irak, Suriye ve diğer alanlara kadar genişler. İsrail’in de en az İran kadar bu bölgelerde savaş, yıkım ve işgal hareketi artabilir. Bu senaryoda “bombaların dili”, “diplomasi dili”nin önüne geçer. Ancak doğrudan büyük ölçekli savaş yine de düşük ihtimaldir; çünkü maliyet her halükârda çok yüksek görülmelidir.
Son bir ihtimalde ise “toptan Rejim çöküşü ve parçalı çözülme” hâkim olabilir. En riskli ama en düşük olasılıklı senaryo olarak uluslar arası düzlemde tartışılmaktadır. Ekonomik çöküş, elit bölünmesi ve kitlesel mobilizasyon/göç aynı anda gerçekleşirse rejim ciddi bir kırılma yaşayabilir. Pehlevi gibi hâlihazırda “Batı aparatı” ve “uç” karakterlere dahi bu aşamada “fırsat kapısı” açılabilir. Ancak İran devlet yapısının kurumsal derinliği ve tarihsel güvenlik aygıtının kapasitesi göz önüne alındığında ani çöküş ihtimali hâlen sınırlıdır. Nitekim bu senaryo gerçekleşirse bölgesel güç boşluğu oluşur ve Rusya’nın ilk ciddi çatışmalardaki deyimiyle gerçek bir “Pandora kutusu” bu safhada açılabilir.
Bununla birlikte, tüm bu farklı senaryolarda ortak nokta, Washington merkezli karar mekanizmalarının, özellikle ABD güncel yönetimi ve iç sorunları altında, bölgesel gerilimi bilinçli olarak yüksek tutacağı gerçeğidir. Operasyonlar doğrudan rejimi devirmekten çok ülkeyi uzun süreli istikrarsızlığa sürüklemeyi hedefleyebilecektir. Batı söylemi demokrasi ve özgürlük vurgusu yaparken, sahadaki gerçeklik, “altyapısı çökmüş şehirler, parçalanmış toplum ve dış müdahaleye daha bağımlı bir ülke” denklemine uygun hâle getirilmelidir; bu bilhassa ABD’nin, benzeri geçmişteki “müdahalecilik ruhu”nu anlamak adına da kritik bir tablodur. Diğer bir deyişle, Amerikalı sağcı senatör Lindsey Graham’ın da son olarak basına ifade ettiği üzere, “bir anda siviller dahil tüm sahayı dümdüz etmekten” çekinmeyen Amerikan askerî saldırıları, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana sürdüğü gibi, açık bir “güç gösterisi” olarak sunulmaya devam edecek; ardından gelen diplomatik dil ise herkesin imrendiği modernist bir “barış ve güvenlik” retoriğiyle paketlenecektir.
Rusya ve Çin: Açılması güç bir “Pandora kutusu”
İran’daki olası güç geçişinin en dikkat çekici jeopolitik yansımalarından biri, Moskova’nın temkinli fakat stratejik açıdan hâlâ kulak kesildiğimiz geçmiş söylemlerinden birinde yatar. Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov’un önceki bölgesel savaş bağlamında İran için kullandığı “Pandora’nın kutusu” metaforu, aslında yalnızca çatışma riskine değil, kontrol edilemez sistemik sonuçlara işaret etmektedir. Burada kast edilen ise İran gibi merkezî bir aktörde yaşanacak istikrarsızlığın, Rusya açısından yalnızca Orta Doğu meselesi değil; Kafkasya, Orta Asya ve enerji jeopolitiğini doğrudan etkileyebilecek çok katmanlı bir risk alanı olduğudur.
Ancak Rusya’nın İran’a yönelik yaklaşımının ideolojik yakınlıktan ziyade “stratejik denge” mantığına dayandığı uzun yıllardır dillendirilen bir gerçektir. İran ve İsrail arasında bir seçime zorlanacak Moskova’nın gizli kapılar arkasında çokça İsrail tarafına kaydığını söyleyenlerin sayısı hiç de az değildir. Ancak Moskova için İran, aynı zamanda kendi halkını bir arada tutan söylemin de beşiğindedir; geçmişte olduğu gibi, Batı yaptırımlarına karşı alternatif ekonomik iş birlikleri, Suriye gibi sahalarda koordinasyon ve Avrasya güç mimarisinde tamamlayıcı bir aktör işlevi Rusya için İran siyasetiyle eş değer kavramlardır. Bu nedenle Hamaney sonrası bir güç boşluğu, Rusya açısından yalnızca rejim değişimi ihtimali değil, Batı nüfuzunun bölgeye genişlemesi sorunsalını; doğal olarak devasa Rus federal yapısının içine kadar sızacak riskler barındırmaktadır. Diğer bir deyişle Rusya için İsrail; tarihî, kültürel ve sosyal bir gerçeklikken; İran stratejik ve politik bir gerçekliktir.
Ayrıca Rus stratejik düşüncesinde devlet sürekliliği, rejim tipinden daha öncelikli bir güvenlik parametresi olarak kabul edilir. Bu nedenle Moskova’nın temel kaygısı, İran’da ideolojik dönüşümden ziyade kontrolsüz bir iç istikrarsızlığın ortaya çıkmasıdır. Zira böyle bir senaryo, vekil aktör ağlarının çözülmesine, enerji koridorlarının risk altına girmesine ve bölgesel güvenlik mimarisinin parçalanmasına yol açabilir.
Bu denklemde dikkat çeken bir diğer aktör ise Çin’dir. Pekin’in İran konusunda izlediği “stratejik sessizlik”, pasiflikten ziyade hesaplı bir jeoekonomik pragmatizmi yansıtmaktadır. Zira, Çin’in diplomatik refleksi genellikle normatif açıklamalardan kaçınarak ekonomik sürekliliği korumaya yöneliktir. Bu bağlamda Hamaney sonrası İran’da yaşanabilecek bir iç güç mücadelesi; Çin açısından ideolojik değil, tedarik zinciri ve enerji güvenliği meselesi olarak değerlendirilecektir. Bu durum, küresel güçlerin İran’a yaklaşımında normatif söylemler ile stratejik çıkarlar arasındaki farkı açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda en temel olarak, örneğin “Kuşak ve Yol Girişimi” kapsamında İran, Çin için kritik bir kara ve enerji geçiş noktasıdır. Dolayısıyla Pekin, ani rejim değişimlerinden ziyade, sürece yayılan, kendi pragmatizmini besleyen ve istikrarlı fakat Batı karşıtı da olmayan bir İran tercih edebilecektir.
Ahlaki meşruiyet krizinde zirve: “Trump–Netanyahu–Pehlevi üçgeni”
İran’a yönelik son askerî saldırılar ve doğrudan hedefli operasyon tartışmaları, uluslararası sistemde “normatif düzen” söyleminin ne kadar kırılgan olduğunu yeniden gözler önüne sermektedir. Özellikle Donald Trump döneminde kurumsallaşan ve sonrasında da farklı yoğunluklarda sürdürülen “hedefli saldırı doktrini”, diplomatik baskının ötesine geçen açık bir zorlayıcı güç siyasetini temsil etmektedir.
Bugün İran’ın doğrudan bombalanması yönündeki askerî söylem ve fiilî saldırılar (hangi yoğunlukta olursa olsun) benzer bir stratejik mantığın devamı olarak okunmalıdır. Ancak tarihsel veriler, bu tür saldırıların rejim çözülmesi değil, “rejim sertleşmesi” ürettiğini göstermektedir. Dış askerî baskı arttıkça İran siyasal sistemi; ideolojik değil, güvenlikçi reflekslerle yeniden konsolide olmaktadır. Bu durum, dış müdahalenin meşhur paradoksunu ortaya koyar: bombalar rejimi zayıflatmak yerine meşruiyet anlatısını güçlendirir.
Bu çerçevede sicili kabarık Benjamin Netanyahu gibi isimlerin “modern dünyanın sözcüsü” edasında güvenlik merkezli İran söylemi ile Washington’daki şahin politik eğilimler arasında oluşan örtük stratejik uyum, bölgesel caydırıcılığı artırma iddiası taşısa da küresel kamuoyu nezdinde ciddi bir “ahlaki meşruiyet sorunu” üretmektedir. Zira egemen bir devletin doğrudan askerî olarak hedef alınması, “kurallara dayalı düzen” retoriği ile açık bir çelişki yaratmaktadır. Batı’nın normatif dil ile güç kullanımı arasındaki bu uyumsuzluğu, İran yönetiminin iç propagandasında son derece işlevsel bir araç hâline gelmektedir.
Üçüncü ayağı oluşturan sürgündeki figür Rıza Pehlevi’nin Batı merkezli platformlarda öne çıkarılması ise askerî baskı ile siyasal mühendislik algısını aynı anda besleyen bir dinamik yaratmaktadır. Dış bombardıman söylemi ile dış destekli alternatif liderlik figürlerinin eş zamanlı görünürlüğü, İran toplumunda “rejim değişimi operasyonu” algısını güçlendirme riskini taşır. Bu algı, paradoksal biçimde rejim karşıtı kesimlerin dahi dış müdahaleye mesafe koymasına yol açacak, sokakta siyasi olaylardan uzak İranlı bir genci de günün sonunda, en az güncel İran İslam rejimi kadar Batı-karşıtı, hatta daha milliyetçi ve ulusalcı bir hareketin parçası yapabilecektir.
Daha sert bir gerçeklik ise şudur: Bombardıman stratejisi kısa vadede askerî mesaj üretir fakat uzun vadede jeopolitik direnci artırır. ABD merkezli askerî baskı politikaları, İran’ı diplomatik esnekliğe zorlamak yerine nükleer eşik stratejisine, vekil gruplarından azami faydalanmaya, asimetrik caydırıcılığa ve “kuşatma altındaki devlet” doktrinine daha fazla yaklaştırabilir. Bu durum yalnızca bölgesel gerilimi tırmandırmaz; Rusya ve ABD’nin bir süredir, belki de kamuoyuna açıklanmayan gizli bir oydaşmayla “maharetle” devam ettirdikleri “uluslararası sistemde güç kullanımının normalleşmesine” dair tehlikeli diğer bir emsal oluşturur.
Son kertede ise mesele yalnızca İran’ın hedef alınması değildir; mesele, küresel düzenin hangi araçlarla yönetileceği sorusudur. Eğer bombardımanlar ve Haniyye’den Maduro’ya ve Hamaney’e kadar lider hedefli operasyonlar, herkes için diplomatik araçların yerini almaya başlarsa, uluslararası sistem, normatif bir düzenden ziyade, yüksek bütçeli Hollywood filmlerinde görmeye alıştığımız, insanlığın kendi eliyle sonunu getirdiği bir güç rekabetinin çıplak alanına dönüşür. Böyle bir ortamda da ne kadar “modern” olursa olsun askerî saldırılar; rejim değişimini değil, rejimlerin “her ne pahasına olursa olsun” güvenlik refleksini tetikleyen katalizörlere evrilecektir. Bu da ironik biçimde, farklı ülkelerde son yüz yıldır bir kısır döngü hâlinde sonu gelmeyen tartışmalara benzer şekliyle, dış baskının en çok eleştirdiği “sertleşmiş rejim davranışı”nı sürekli ve farklı suretlerde yeniden üretmeye, hatta dijital çağın da etkisiyle hızla radikalleşen ve yıkıcılaşan toplum kesimlerini beslemeye yetecektir.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.