Bağdat’tan Tahran’a, Bush’tan Trump’a: 23 yıl sonra aynı senaryo
28 Şubat 2026'da İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik başlattığı askerî operasyon, 2003 Irak işgalinin stratejik ve söylemsel mimarisini yirmi üç yıl sonra yeniden sahneledi. Operasyonun, 2003'teki gibi on yıllar sürecek bir kaosun fitilini ateşleyip ateşlemeyeceği ise önümüzdeki günlerde netleşecek.
28 Şubat 2026 sabahı, Orta Doğu coğrafyası tarihsel bir dejavu ile sarsıldı. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın “önleyici bir saldırı” başlattıklarına dair resmî duyurusu ve ABD Başkanı Donald Trump’ın "İran’a yönelik büyük bir operasyon başlattık” şeklindeki beyanatları, uluslararası ilişkiler disiplini içinde yirmi üç yıl öncesinin, yani 2003 Irak işgalinin söylemsel ve stratejik mimarisini yeniden canlandırdı. Tahran, İsfahan, Kum, Kerec ve Kirmanşah gibi stratejik merkezlerden yükselen patlama sesleri, fiziksel saldırının ötesinde George W. Bush döneminin “önleyici savaş” doktrininin yirmi üç yıl sonra modernize edilerek yeniden sahnelendiğini gösteriyor.
2003 yılında Bush yönetimi, ulusal güvenlik stratejisini “tehditlerin olgunlaşmasını beklemeden ortadan kaldırmak” üzerine kurmuştu. West Point konuşmasında Bush’un vurguladığı “en kötü tehditlerle ortaya çıkmadan önce yüzleşme” zorunluluğu, 2026 yılında Katz’ın “kendisine yönelik tehditleri ortadan kaldırmak için önleyici saldırı” ifadesinde birebir yankı buluyor. Her iki durumda da, devletlerarası hukukun geleneksel “savunma” kavramı, yerini proaktif ve saldırgan bir “güvenlik tesisi” anlayışına bıraktı. 2003’te gerekçe kitle imha silahları ve terör bağlantılarıyken, 2026’da gerekçe nükleer programın yeniden canlandırılması ve balistik füze tehditleri oldu. 2003 yılındaki müdahale öncesinde, Colin Powell’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde sunduğu “alüminyum tüpler” ve “mobil laboratuvarlar” argümanı, o dönemin istihbaratının manipülatif doğasını simgeliyordu. 2026 yılına gelindiğinde, benzer bir “istihbarat abartısı” tartışması İran’ın nükleer zenginleştirme seviyeleri ve menzili ABD’ye ulaşabileceği iddia edilen füzeler üzerinden yürütülüyor. Trump’ın İran’ı “dünyanın en tehlikeli ve en kötü rejimi” olarak nitelemesi, Bush’un “şer ekseni” söyleminin modern bir izdüşümü. Her iki lider de hedef aldıkları ülkelerin sadece bölgesel değil, küresel bir varoluşsal tehdit oluşturduğunu savunarak uluslararası kamuoyunu konsolide etmeye çalıştılar.
Rejimin başını hedef almak
Askerî strateji açısından, 2003’teki “G-Günü” (G-Day), Saddam Hüseyin’in Dora Farms kompleksinde öldürülmeye çalışıldığı dekapitasyon saldırısıyla başlamıştı. Bu strateji, düşmanın komuta ve kontrol mekanizmasını felç ederek ordunun savaşma iradesini kırmayı amaçlayan “Hızlı Hâkimiyet” teorisine dayanıyordu. 2026 saldırılarında da benzer bir örüntü izleniyor. İsrail ordu radyosu ve Kanal 12, Tahran yönetiminin “çok sayıda noktasının” hedef alındığını ve özellikle Genelkurmay Başkanı Musevi gibi üst düzey isimlerin hedefte olduğunu bildiriyor.
Dekapitasyon, yani “yılanın başını ezme” stratejisi, 2003’te fiziksel olarak başarısız olsa da rejimin moral olarak çöküşünü hızlandırmıştı. 2026’da Trump yönetiminin operasyonu “hızlı ve kararlı” olarak tanımlaması, uzun süreli bir kara savaşından kaçınma ve doğrudan rejim merkezli hedeflere odaklanma niyetini teyit ediyor. İran’ın hava sahasını tamamen kapatması ve ordunun siber operasyon sistemlerinin hedef alınması, “Şok ve Dehşet” doktrininin siber-fiziksel bir entegrasyonla geri döndüğünü gösteriyor.
2026 saldırılarının Kum ve İsfahan gibi nükleer programın kalbi sayılan şehirlere odaklanması, operasyonun “önleyici” niteliğini güçlendirme amacını taşıyor. İbrahim Azizi’nin “savaşı başlatan tarafın kendileri olmadığı” yönündeki açıklaması, 2003’te Irak Enformasyon Bakanı Muhammed Said es-Sahaf’ın direniş söylemlerini hatırlatsa da, İran’ın bölgesel ve asimetrik yanıt kapasitesi 2003 Irak’ından çok daha geniş bir spektruma yayılıyor.
Kâğıttan Telegram’a
2003 yılında psikolojik operasyonların (PSYOP) en ikonik aracı, uçaklardan atılan 80 milyon kâğıt ilandı. Bu ilanlar, Iraklı askerlere silahlarını bırakmalarını ve eve dönmelerini öğütlerken, halka “özgürleştiricilerin” geldiği mesajını veriyordu. Ayrıca rejimin üst kademesini temsil eden “En Çok Arananlar” oyun kâğıtları, dekapitasyon stratejisini askerlerin zihninde somutlaştırmış ve savaşı bir tür "insan avına" dönüştürmüştü.
2026 yılında ise Mossad, bu teknikleri dijital çağa taşıyarak Farsça bir Telegram kanalı üzerinden doğrudan İran halkına hitap ediyor. “Birlikte İran’ı eski görkemli günlerine döndüreceğiz” sloganı, 2003’teki özgürleşme retoriğinin birebir dijital versiyonu. Mossad’ın halktan video ve fotoğraf talep etmesi hem istihbarat toplama hem de halkı rejime karşı aktif bir “direniş ortağı” hâline getirme çabası. 2003’te “Radio Tikrit” gibi kara propaganda istasyonları kullanılırken, 2026’da CIA’nın X, Instagram ve YouTube üzerinden “güvenli iletişim” çağrıları yapması, psikolojik harbin sosyal medya üzerinden yürütülen hibrit doğasını yansıtıyor.
2003’te sivillere askerî hedeflerden uzak durmaları söylenirken, 2026’da İsrail halkına sığınaklara gitmeleri ve İran halkına “rejimle iş birliği yapmamaları” yönünde proaktif uyarılar gönderiiyor. Her iki dönemde de hedef ülkelerin resmî haber ajanslarının iddiaları, koalisyon güçleri tarafından “rejim propagandası” olarak nitelenerek itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. 2003’te demokrasi ve özgürlük vurgusu yapılırken, 2026’da “görkemli geçmişe dönüş” ve “ekonomik kurtuluş” vaatleri ön plana çıkarılıyor.
İran Sağlık Bakanlığı’nın hastaneleri alarm durumuna geçirmesi ve IRNA’nın patlama seslerini duyurması, psikolojik harbin sahadaki insani maliyetini ve halk üzerindeki baskısını tescil ediyor. Mossad’ın “sizin için özel güvenli kanal açtık” beyanı, 2003’te Iraklı komutanlara gönderilen e-posta ve SMS’lerin bir üst aşaması ve rejimin içindeki çatlakları derinleştirmeyi amaçlıyor.
2003 müdahalesinin en büyük mirası, “yanlışlanmış istihbarat” üzerinden bir ülkenin kaderinin değiştirilmesiydi. Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olmadığı gerçeği, savaştan aylar sonra ortaya çıktığında ABD’nin küresel ahlaki otoritesi büyük bir darbe almıştı. 2026 yılında, Trump yönetiminin İran’ın nükleer tesislerinin “Midnight Hammer” operasyonuyla “tamamen yok edildiği” iddiası ile uluslararası gözlemcilerin “ciddi hasar” ancak “yeniden inşa faaliyetleri” tespiti arasındaki çelişki, istihbaratın siyasi hedefler doğrultusunda nasıl esnetilebileceğini bir kez daha kanıtlıyor.
Mearsheimer gibi siyaset bilimcilerin 2003 öncesinde yaptığı “yönetim tehdidi abartarak savaş gerekçesi oluşturuyor” uyarısı, 2026’daki İran tartışmaları için de geçerliliğini koruyor. İran’ın balistik füzelerinin menzili ve nükleer kapasitesi hakkındaki iddialar, 2003’teki “alüminyum tüplerin” yerini almış durumda. Bu tekinsiz senaryo tarihsel bir döngünün sadece aktörlerinin değiştiğini, ancak sahneleme tekniğinin aynı kaldığını gösteriyor.
Savaşın tırmanma dinamikleri
2003 Irak işgali, Orta Doğu’da bölgesel güç dengesini kalıcı olarak bozmuş ve IŞİD gibi radikal oluşumların zemin bulmasına neden olmuştu. 2026 İran operasyonu ise çok daha geniş çaplı bir bölgesel savaş riskini barındırıyor. İbrahim Azizi’nin “bitişi sizin elinizde olmayacak” uyarısı, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma, bölgesel proksileri (Lübnan, Irak, Yemen) harekete geçirme ve ABD üslerini hedef alma kapasitesine dayanıyor.
İran’ın Rusya ile ortak askerî tatbikatlar yapması ve Şii milislerin mobilizasyonu, 2026’daki tablonun 2003’ten çok daha karmaşık bir “vekaletler savaşı” içereceğini gösteriyor. Trump’ın “endless war” (bitmeyen savaş) karşıtı söylemi ile “yıldırım operasyonu” hazırlığı arasındaki çelişki, operasyonun kontrol dışına çıkma ihtimaliyle her an sarsılabilir. 23 yıl sonra bugün, Bağdat’ta düşen heykellerin yerini Tahran’da yükselen siren sesleri aldı. George W. Bush’un “Misyon Tamamlandı” pankartı önünde yaptığı konuşma, tarihin en büyük stratejik yanılgılarından biri olarak hatırlanırken, Trump’ın “büyük operasyon” duyurusu benzer bir belirsizliğin kapısını aralıyor.
Sonuç olarak, 2003 Irak ve 2026 İran müdahaleleri, “liberal müdahalecilik” ve “neomuhafazakar güvenlik anlayışının” iki farklı dönemdeki yansımalarıdır. Her iki operasyon da; hukukun üstünlüğü yerine güvenliğin önceliğini koyan, diplomasiyi değil askerî caydırıcılığı esas alan, halk ile rejim arasına yapay duvarlar ören bir stratejik mantığa dayanıyor. Tahran sokaklarında duyulan patlamalar ve Mossad’ın dijital davetleri, Orta Doğu’nun yirmi üç yıldır aynı döngünün içinde hapsolduğunu kanıtlar nitelikte. Katz’ın “olağanüstü hâl” ilanı ve Trump’ın “büyük operasyon” vurgusu, tarihin sadece tekerrür etmediğini, aynı zamanda yirmi üç yıllık bir tecrübeyle daha rafine ve daha ölümcül bir hâle geldiğini gösteriyor. Gelecek günler, bu “önleyici” hamlenin bölgeyi mi özgürleştireceğini, yoksa 2003’teki gibi on yıllar sürecek bir kaosun fitilini mi ateşleyeceğini belirleyecek.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.