14 Nisan 2026

ABD-İran ateşkesinin en zayıf halkası: Lübnan

ABD–İran gerilimini geçici olarak donduran ateşkes, Lübnan dosyasındaki derin ayrışma nedeniyle kırılganlığını koruyor. İsrail’in güvenlik kaygıları ile İran’ın vekil stratejisi arasındaki çelişki, küçük bir kıvılcımın bile bölgesel savaşı yeniden tetikleyebileceği riskini büyütüyor.

İsrail ve ABD’nin koordineli harekâtlarıyla başlayan ve kısa sürede İran’ın misillemeleriyle genişleyen çatışma dalgası, Basra Körfezi’ni de içine alarak bölgesel bir savaşa dönüştü. Kırk günü aşkın süre boyunca tarafların yoğun askerî angajmana girdiği ancak hiçbirinin mutlak üstünlük sağlayamadığı bu süreç, geçtiğimiz hafta varılan iki haftalık ateşkesle geçici olarak durduruldu. Ne var ki bu ateşkes, kalıcı bir barışın habercisi olmaktan ziyade, tarafların yeniden pozisyon aldığı kırılgan bir ara dönem niteliği taşıyor. İslamabad’da Pakistan ara buluculuğunda yürütülen müzakereler ise tarafların maksimalist talepleri nedeniyle somut bir ilerleme kaydedememiş durumda.

Bugün gelinen noktada ateşkesin önündeki en kritik iki düğüm öne çıkıyor: ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol ısrarı ve İran’ın Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarının durdurulmasını ön şart olarak masaya koyması. Trump yönetiminin Basra Körfezi’ne yönelik abluka politikası gerilimi tırmandırsa da henüz doğrudan bir sıcak çatışma yeniden başlamış değil. Ancak bu kırılgan denge içinde Lübnan, Hürmüz’den sonra sürecin en zayıf halkası olarak öne çıkıyor.

Lübnan’ın bu denli kritik hale gelmesinin arkasında iki temel dinamik bulunuyor. Birincisi, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun iç siyasette karşı karşıya olduğu yoğun baskı; ikincisi ise İran’ın uluslararası izolasyonunun İsrail açısından tarihî bir fırsat penceresi olarak algılanması. Bu iki faktör birleştiğinde, Lübnan cephesi yalnızca ikincil bir çatışma alanı olmaktan çıkıp, ateşkesin kaderini belirleyebilecek bir merkez hâline geliyor.

Lübnan, neden bu kadar kritik?

28 Şubat’ta başlatılan askerî harekâtın üç temel hedefi vardı: İran’da rejim değişikliğini tetiklemek, nükleer kapasiteyi ortadan kaldırmak ve balistik füze programını imha etmek. Ancak kırk günlük savaşın sonunda bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamamış olması, İsrail’in güvenlik stratejisinde ciddi bir sorgulamayı beraberinde getirdi. Bu başarısızlık, Tel Aviv’i doğrudan Tahran yerine İran’ın bölgesel uzantılarına yönelmeye daha da teşvik etti.

İran’ın onlarca yıl içinde inşa ettiği vekil ağlar, bu stratejinin merkezinde yer alıyor. Bu ağın en güçlü ve en kritik halkası ise Lübnan Hizbullah’ı. İsrail açısından Hizbullah, yalnızca bir milis yapı değil; İran’ın ileri karakolu ve İsrail’e yönelik en somut, en hızlı ve en yıkıcı tehditlerden biri. Bugün Hizbullah’ın sahip olduğu füze ve insansız hava aracı kapasitesi, klasik bir örgüt yapısını çoktan aşmış durumda. İsrail’in hava savunma sistemlerini zorlayabilecek yoğunlukta roket envanteri ve hassas vuruş kabiliyeti, ülkenin kuzeyinde kalıcı bir güvensizlik üretmiş durumda. Tüm bunlara ilaveten Lübnan’ın güneyinin topoğrafık yapısı ve Hizbullah’ın bu yapıyı iyi biliyor olması Hizbullah’ı İsrail’in kuzeyinde istikrarsızlığa yol açan bir tehdit hâline getiriyor.

İran’ın doğrudan hedef alındığı savaşta rejimin ayakta kalması ve askerî kapasitesini büyük ölçüde koruması, Hizbullah’ın stratejik önemini daha da artırdı. Bu durum İsrail açısından şu sonucu doğuruyor: Tahran’da değişim sağlanamadığı sürece, Lübnan’daki askerî tehdidin ortadan kaldırılması bir “ikame hedef” hâline geliyor. Bu da Lübnan cephesini ateşkes sürecinin en kırılgan alanına dönüştürüyor.

İran’ın vekil stratejisi ve Lübnan’ın yeri

İran için Hizbullah ve diğer vekil güçler, yalnızca dış politika araçları değil, doğrudan rejim güvenliğinin bir parçasıdır. Tahran yönetimi uzun yıllardır tehditleri sınırlarının ötesinde karşılamaya dayalı bir savunma doktrini benimsiyor. Bu yaklaşım, hem rejimin içerideki meşruiyetini güçlendiren ideolojik bir zemin sunuyor hem de bölgesel nüfuzunu genişletmesine imkân tanıyor.

Bu nedenle İran’ın Lübnan’daki varlığından geri adım atması, yalnızca askerî bir geri çekilme anlamına gelmez. Aynı zamanda rejimin ideolojik iddialarının zedelenmesi, bölgesel liderlik konumunun sorgulanması ve en önemlisi caydırıcılık kapasitesinin aşınması anlamına gelir. Böyle bir senaryo, İran açısından hem içeride prestij kaybına hem de dışarıda savunma zafiyetine yol açacaktır.

Dolayısıyla İran’ın ateşkes sürecinde Lübnan dosyasını ön şart hâline getirmesi tesadüf değildir. Tahran, Hizbullah’ın zayıflatılmasını ya da İsrail’in Lübnan’daki askerî operasyonlarını genişletmesini doğrudan kendi ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak okumaktadır. Bu da müzakere sürecinde esneklik alanını ciddi biçimde daraltmaktadır.

İsrail iç siyaseti ve Lübnan’a yönelim

İsrail açısından bakıldığında ise Lübnan cephesine yönelik artan askerî baskının arkasında yalnızca güvenlik kaygıları değil, iç siyasi dinamikler de önemli rol oynuyor. Netanyahu’nun kamuoyu desteği sınırlı seyrederken, Hizbullah’a karşı sert bir askerî operasyon fikri toplumda geniş bir karşılık buluyor. Özellikle 7 Ekim sonrası kuzey İsrail’de yaşanan tahliyeler, bu desteği daha da güçlendirmiş durumda.

Hizbullah saldırıları nedeniyle on binlerce İsraillinin evlerini terk etmek zorunda kalması, hükûmet üzerindeki baskıyı artırıyor. Buna ek olarak Hizbullah’ın İsrail’in derinliklerine ulaşabilen saldırıları, ülkeyi fiilen iki cepheli bir tehdit altında bırakıyor: doğrudan İran ve onun Lübnan’daki uzantısı. Bu tablo, Netanyahu yönetimi için Lübnan’ı yalnızca bir güvenlik meselesi değil, aynı zamanda siyasi bir çıkış yolu hâline getiriyor.

Ayrıca İsrail, İran’ın ABD baskısıyla zayıfladığı yönündeki algıyı stratejik bir fırsat olarak değerlendiriyor. Bu çerçevede Lübnan ve Suriye’de daha geniş bir askerî varlık oluşturma, tampon bölgeler kurma ve Hizbullah’ın hareket alanını daraltma hedefi öne çıkıyor. Bu yaklaşım, kısa vadede İsrail’e güvenlik avantajı sağlayabilir; ancak uzun vadede bölgesel gerilimi yeniden tırmandırma riski taşıyor.

Netanyahu’nun İran’ın yaşadığı zayıflığı ve ABD desteğini fırsat görmesi, İsrail’in kuzeyini daha savunulabilir sınırlara taşımak için Litani Nehri’ne kadar uzanan bir işgal hedefini güçlendiriyor. Bu yaklaşım, bölgenin su ve tarımsal kaynaklarından yararlanma isteğiyle birleşerek, Lübnan’ın güneyine yönelik saldırıları cesaretlendiriyor; askerî hesaplarla ekonomik beklentileri aynı stratejide buluşturuyor. Ayrıca bölgesel dengelerin zayıfladığı bir anda risk algısını düşürerek operasyonel iştahı artırıyor, uluslararası tepki maliyetlerini görece yönetilebilir kılıyor, karar vericilerin zamanlamayı uygun görmesine yol açıyor ve sahadaki güç dağılımını kendi lehine yeniden şekillendirmeyi amaçlıyor. Gelecekte Litani Nehri’nin güneyi ile Suriye’nin Golan bölgesinin birleştirilerek ilhak edilmesi ve yerleşime açılması İsrail kamuoyunda destek bulan bir politika olarak ön plana çıkıyor.

Ateşkes ve barış süreci için Lübnan riskleri

Tüm bu dinamikler birlikte değerlendirildiğinde, Lübnan’ın ABD-İran ateşkesi açısından neden bu kadar kritik olduğu daha net ortaya çıkıyor. Öncelikle tarafların Lübnan konusunda uzlaşma zemini son derece dar. İran, Hizbullah’ın korunmasını stratejik bir zorunluluk olarak görürken; İsrail, aynı yapıyı varoluşsal bir tehdit olarak tanımlıyor. Bu temel çelişki, müzakere sürecinin en sert fay hattını oluşturuyor.

İkinci olarak, sahadaki küçük ölçekli bir çatışma dahi hızla kontrolden çıkma potansiyeline sahip. Lübnan sınırında yaşanacak sınırlı bir gerilim, kısa sürede geniş çaplı bir savaşa dönüşebilir. Bu durum, ateşkesin çökmesine ve ABD ile İran’ın dolaylı ya da doğrudan yeniden karşı karşıya gelmesine yol açabilir.

Üçüncü olarak ise iç siyasi baskılar, tarafların rasyonel geri adımlar atmasını zorlaştırıyor. Netanyahu’nun iç politikadaki kırılganlığı ve İran yönetiminin prestij kaybı endişesi, tarafları daha sert ve uzlaşmaz pozisyonlara itiyor. Bu da diplomatik süreci kırılgan hâle getiriyor.

Sonuç olarak, ABD-İran ateşkesinin sürdürülebilirliği önemli ölçüde Lübnan dosyasındaki kırılgan dengelere bağlı. Tarafların stratejik öncelikleri arasındaki derin uyumsuzluk; bu alanı yalnızca bir gerilim hattı değil, aynı zamanda olası bir yeniden çatışma tetikleyicisi hâline getiriyor. İsrail’in güvenlik kaygıları ile İran’ın caydırıcılık ve nüfuz arayışı arasındaki çelişki, kısa vadede uzlaşmayı zorlaştırırken, orta ve uzun vadede çatışma riskini yapısal hâle getirmektedir. Bu bağlamda Lübnan, ateşkesin test edileceği en hassas saha olarak öne çıkmış durumda. Sahadaki sınırlı bir askerî sürtüşmenin dahi hızla bölgesel bir tırmanmaya evrilme ihtimali, mevcut ateşkesin ne kadar kırılgan olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Öte yandan Lübnan’ın iç siyasi ve ekonomik kırılganlığı, bu gerilimi daha da derinleştiren bir zemin sunuyor. Devlet kapasitesinin zayıflığı ve Hizbullah’ın sahadaki etkinliği, İsrail’in ülkeye yönelik müdahaleci politikası için bahane teşkil ederken, yerel aktörlerin kontrolünü de sınırlandırıyor. Bu durum, küçük çaplı çatışmaların bile hızla genişleyebilmesine imkân tanıyor. Ayrıca uluslararası toplumun parçalı ve çoğu zaman yetersiz kalan müdahale kapasitesi, krizin yönetimini daha da zorlaştırıyor.

Kalıcı bir barış için yalnızca askerî denge değil, aynı zamanda tarafların karşılıklı güven inşa edecek siyasi irade göstermesi gerekiyor. Lübnan sahasında gerilimi düşürecek somut güven artırıcı adımların atılmaması halinde, ateşkesin kalıcı bir istikrara evrilmesi oldukça güç görünüyor. Bu nedenle Lübnan cephesi, ya kontrollü bir dengeleme alanına dönüşecek ya da yeni bir bölgesel çatışma dalgasının başlangıç noktası olacaktır.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...