15 Nisan 2026

Dijital teokrasi ve sahte kurtarıcılar

Piksellerin ardındaki sahte ışık: Donald Trump’ın "Mesih" imajı ve Papa Leo XIV ile girdiği otorite savaşı. Medicaid kesintileri ve tarihteki kurtarıcı illüzyonlarının izinde, dijital çağın teopolitik krizine dair sarsıcı ve derinlemesine bir analiz.

Tarihin tozlu ve kanla mühürlenmiş sayfaları arasında, insan ruhunun en karanlık dehlizlerinden sızan bir umut ve yıkım hikâyesi her çağda yeniden filizlenir. Bu hikâye, insanlığın çaresizlik anlarında gökyüzünden bir el bekleyişinin, o elin bazen bir kurtarıcı, bazen ise bir tiranın maskesi olarak belirişinin epik bir tragedyasıdır. Sahte mesihler; tarihin her döneminde birer yıldız gibi parlamış, ancak bu parıltı çoğu zaman arkasında küle dönmüş umutlar ve parçalanmış inançlar bırakmıştır. Onlar, kalabalıkların uğultulu yalnızlığında yankılanan birer vaat, imkânsızın romantik birer illüzyonudur.

On yedinci yüzyılın ortalarında, Osmanlı İmparatorluğu'nun liman kenti İzmir’den yükselen bir ses, dünya Yahudiliğinin vicdanını yerinden oynatmıştı. Sabatay Sevi, 1648 yılının mukadder bir kurtuluş yılı olduğuna inanan yığınların karşısına bir kurtarıcı olarak çıktığında, aslında tarihin en büyük ruhsal krizlerinden birini tetikliyordu. Sevi’nin karizmatik ama melankolik doğası, takipçilerini evlerini satmaya, ticaretlerini bırakmaya ve imkânsız bir vaadin peşinde koşmaya itmişti. Ancak o şanlı yürüyüşün sonu, bir Edirne sarayında takılan bir sarık ve zorunlu bir din değiştirme ile noktalandığında, romantik bir rüyanın nasıl bir kabusa dönüştüğü tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Sevi’nin trajedisi, insanın kendi zihnindeki tanrısallık kırıntılarını bir iktidar aracına dönüştürmesinin karanlık bir öyküsüydü; bu, umudun ihanetle, imanın ise derin bir hayal kırıklığıyla imtihanıydı.

Yüzyıllar sonra, on sekizinci yüzyılın Doğu Avrupa bozkırlarında Jacob Frank belirdiğinde, Sevi’nin gölgesi yeniden canlanacaktı. "Günahın içinden geçerek arınma" gibi sapkın ama büyüleyici bir doktrinle binlerce insanı peşinden sürükleyen Frank, kutsallığı bir tahakküm sahnesine dönüştürmüştü. Frankizm, bir inanç hareketinden ziyade liderin şahsi ihtiraslarının kutsal metinlerle ambalajlandığı bir güç gösterisiydi. Benzer şekilde, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında Çin’in puslu dağlarından yükselen Hong Xiuquan, kendisini Hz. İsa’nın kardeşi sanan bir rüya sonrasında, eline aldığı kılıçla yeryüzünde "Göklerin Krallığı"nı kurmaya soyunmuştu. Hong’un kurduğu bu "cennet", yirmi milyondan fazla insanın kanıyla sulanan bir cehenneme evrilmişti. Onun hikâyesi, bir kurtarıcı fantezisinden doğan iç savaşın, romantizmin en kanlı hâlini nasıl alabildiğinin dehşet verici bir kanıtıydı adeta.

Yirminci yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise Jim Jones, Guyana’nın balta girmemiş ormanlarında "Havariyel Sosyalizm" vaadiyle kurduğu Jonestown’da, modern dünyanın en korkunç "devrimci intihar" törenine imza atmıştı. Jones, takipçilerine bir ütopya sunarken, aslında onları kendi narsisistik çöküşünün kurbanları hâline getirmişti. Tüm bu figürler, insanın "gelmesi beklenen" olana duyduğu o kadim ve romantik özlemi sömürmüş, her biri kendi çağının "sahte mesihi" olarak tarihe kazınmıştı.

Bugün ise tarihin bu eski hayaletleri dijital birer formda, yapay zekâ pikselleriyle ve sosyal medya algoritmalarıyla yeniden karşımıza çıkıyor. Bir siyasi liderin, ellerinden ilahi ışıklar saçarak hastaları iyileştirdiği yapay zekâ üretimi bir imajı paylaşması, aslında on yedinci yüzyıldaki mesihlik iddialarının dijital bir yankısından başka bir şey değil. Ancak modern çağın sahte mesihleri, artık mucizelerini bizzat sergilemek zorunda değiller; onlar bu mucizeleri birer "share" butonuyla yığınların önüne sürüyorlar.

Yapay zekâ ve kutsalın erozyonu

Günümüz siyasi iletişiminde görsel imaj, gerçekliğin yerini alan bir simülasyon hâline geldi. Donald Trump’ın Truth Social üzerinde paylaştığı yapay zekâ üretimi görsel, bu simülasyonun en uç noktalarından birini temsil ediyor. Görüntüde, Trump hastane yatağındaki bir hastanın üzerinde eğilmiş, ellerinden yayılan parlak ve ilahi bir ışıkla şifa dağıtırken tasvir edilmişti. Arka planda ise karanlıktan süzülen boynuzlu ve şeytani bir figür, bu "kutsal" eylemi tehditkâr bir sessizlikle izliyordu. Bu kompozisyon, klasik Hristiyan ikonografisindeki "ışık-karanlık" veya "mesih-deccal" düalizminin modern bir siyasi figür üzerinden yeniden üretimiydi.

Walter Benjamin, "Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Yapıtı" adlı eserinde, sanatın teknolojik olarak çoğaltılabilirliğinin onun biricikliğini ve geleneksel bağlamını yok ettiğini savunur. Trump’ın bu paylaşımı, Benjamin’in teorisinin dijital bir evrimi adeta. Burada artık el değmemiş bir kutsallık yok; bunun yerine, bir algoritma tarafından üretilen ve dinî duyguları bir "sergi değeri" hâline getiren yapay bir kutsallık söz konusu. Görüntü, dinî bir huşu uyandırmaktan ziyade, siyasi bir sadakat testi olarak işlev görüyor ve inancı propaganda aracına dönüştürüyor.

İlginç bir ayrıntı olarak, bu görüntünün kökeni incelendiğinde, üzerinde yapılan manipülasyonun derinliği daha net ortaya çıkıyor. Görsel, ilk olarak Şubat ayı başlarında Nick Adams tarafından paylaşılmış; ancak Adams'ın orijinal versiyonunda arka planda bir ABD askeri silueti yer alırken, Trump'ın paylaştığı versiyonda bu asker silueti bir "boynuzlu iblis" figürüne dönüştürülmüş. Bu dönüşüm, siyasi mücadelenin seküler bir vatanseverlik düzleminden, metafizik ve apokaliptik bir savaş düzlemine taşındığını gösteriyor. Artık rakip siyasi bir karşıtlıktan ziyade "şeytan"ın ta kendisidir ve lider de basit bir başkan değil, "ilahın şifa dağıtan eli"dir.

Siyasi sadakat ve teolojik kırmızı çizgiler

Trump’ın bu hamlesi, beklenmedik bir şekilde kendi çekirdek kitlesi içinde derin bir çatlağa neden oldu. "Trumpizm’in" en sadık kaleleri olarak bilinen muhafazakâr Hristiyan yorumcular, bu görüntüyü bir "propaganda başarısı" olarak değil, doğrudan "kutsala hakaret" olarak nitelendirdiler. Riley Gaines’in "Tanrı alay konusu edilemez" çıkışı ve Megan Basham’ın bunu "korkunç bir küfür" olarak tanımlaması, siyasi liderliğin teolojik sınırı aştığı noktayı işaret ediyor.

Bu tepkinin altında yatan temel motivasyon, Amerikan Evanjelik ve Katolik muhafazakârlığının "putperestlik" konusundaki hassasiyeti. Amerikan halkı arasında "Mesih’e olan inançta gerçek ve güzel bir canlanma" yaşanırken, bir faninin kendisini Mesih ile görsel olarak eşitlemesi, bu manevi uyanışın bir manipülasyonu olarak görüldü. Destekçilerin çoğu, Trump’ın geçmişteki karakter kusurlarını veya politik hatalarını hoş görmüş olsalar da dinî ikonografinin bu derece "iğrenç" bir şekilde araçsallaştırılmasına müsamaha göstermediler.

Bu tepki dalgası, Trump’ın Truth Social’daki takipçileri arasında bile ("dissent"in neredeyse hiç görülmediği bir mecrada) karşılık buldu. Gazetecilerin bu konuda yönelttiği sorulara Trump'ın verdiği cevap ise daha da kışkırtıcıydı: "Bu bir tasvir değildi, o bendim". Trump, kendisini bir doktor olarak tanımladığını iddia ederek geri adım atmaya çalışsa da ("Ben insanları daha iyi hâle getiriyorum"), görselin taşıdığı metafizik ağırlık bu savunmayı zayıflatıyor. Bu durum, Max Weber’in "karizmatik otorite" kavramındaki riskleri hatırlatıyor: karizma, ancak takipçilerin inanç dünyasıyla uyumlu olduğu sürece hayatta kalabilir; o dünyayı tahrip etmeye başladığında, liderin meşruiyeti hızla erozyona uğrar.

Egemenlik savaşı: Trump ve Papa Leo XIV

Trump’ın kendisini Mesih benzeri bir figür olarak sunması, iç siyasi taktiğin ötesinde küresel bir ruhani otoriteyle girdiği çatışmanın bir uzantısı. Olayın yaşandığı gün, Trump’ın Katolik Kilisesi’nin başı Papa Leo XIV’e yönelik ağır saldırılarıyla dolu. Papa Leo’nun, ABD’nin İran politikasını ve askeri müdahalelerini "mutlak güç illüzyonu" olarak eleştirmesi, Trump cephesinde "kişisel bir savaş" ilanı olarak algılandı.

Papa Leo XIV, ABD doğumlu ilk papa olması hasebiyle, Amerikan Katolikleri üzerinde doğrudan bir manevi nüfuza sahip. Trump’ın Papa’yı "suç konusunda zayıf" ve "radikal solculara yaranmaya çalışan bir politikacı" olarak yaftalaması, bu nüfuzu kırmaya yönelik narsisistik bir hamle. Hatta Trump, daha da ileri giderek Papa’nın seçilmesini bile kendi varlığına borçlu olduğunu iddia etti: "Eğer ben Beyaz Saray'da olmasaydım, Leo Vatikan'da olmazdı". Bu ifade, teolojik literatürde "hubris" (aşırı gurur ve kibir) kavramının zirvesi.

Papa’nın bu saldırılara cevabı ise sessiz ama derin bir dinî otorite üzerinden oldu: "Trump yönetiminden ya da İncil'in mesajını yüksek sesle dile getirmekten korkmuyorum". Papa, kendisini bir politikacı değil, "Barışın ve İncil'in bir vekili" olarak tanımlayarak, Trump’ın seküler güç diline karşı manevi bir kalkan oluşturdu. Bu çatışma, dinin bir "propaganda aracı" olarak kullanımı ile bir "ahlaki otorite" olarak temsili arasındaki ontolojik farkı gözler önüne seriyor.

Mucize vaadi ve yasal gerçeklik

Belki de konunun en çarpıcı yanı Trump’ın "şifa dağıtan el" imajı ile imzaladığı yasaların yarattığı toplumsal tahribat arasındaki derin çelişki. Trump, hastane yatağındaki bir adamı "ilahi bir güçle" iyileştirirken tasvir edildiği görseli paylaştığı günlerde, aslında Amerikan sağlık sisteminin en zayıf halkalarını hedef alan "One Big Beautiful Bill Act of 2025" (OBBBA) yürürlüğe giriyordu.

OBBBA, federal Medicaid harcamalarını on yıl içinde yaklaşık 900 milyar dolar azaltmayı hedefleyen devasa bir bütçe düzenlemesi. Bu düzenleme, mali bir kesintiyle birlikte ideolojik bir dönüşümü de temsil ediyor. Yasa "toplum katılımı" şartları, aylık en az 80 saatlik çalışma veya gönüllülük zorunluluğu getiriyor; bu şartı yerine getiremeyen düşük gelirli vatandaşlar sağlık sigortasından mahrum bırakılacaklar.

İronik olan ise şu: Trump’ın paylaştığı görselde bir "doktor" gibi insanları iyileştirdiğini iddia etmesine rağmen, imzaladığı yasa nedeniyle çocuk hastaneleri ve engelli bireyler gibi en savunmasız kesimler doğrudan zarar görüyorlar. Yaklaşık 12 milyon Amerikalının sağlık sigortasını kaybetmesine yol açacak olan bu yasal süreç, "mucizevi şifa" vaadi ile "bürokratik dışlama" pratiği arasındaki trajik kopuşu simgeliyor. Dostoevski’nin "Büyük Engizisyoncu" efsanesindeki gibi; lider, halkın önüne görkemli illüzyonlar sunarken, onların temel hayati güvencelerini (ekmeği ve sağlığı) kendi iktidar mekanizmasının dişlileri arasında eziyor.

Kutsalın araçsallaştırılması ve "Antichrist" korkusu

Trump’ın yapay zekâ paylaşımına gelen tepkiler arasında en dikkat çekici olanlardan biri, X kullanıcısı Mandy Arthur’un "Tanrım, bir hata yapmış ve yanlışlıkla Deccal'i (Antichrist) seçmiş olabiliriz" şeklindeki feryadı. Bu ifade, bir sosyal medya yorumunun çok ötesinde Hristiyan eskatolojisinde derin kökleri olan bir korkunun modern dile dökülmüş hâli olarak değerlendirilebilir. Çünkü "Deccal" veya "Sahte Mesih", İncil’de "seçilmişleri bile aldatacak kadar büyük mucizeler gösteren" ancak aslında yıkımı temsil eden bir figür olarak tanımlanır.

Trump’ın kendisini "ilahi ışık" saçan bir varlık olarak sunması, bu teolojik tanıma tehlikeli bir şekilde yaklaştığını gözler önüne seriyor. Matta İncili (24:24), sahte mesihlerin "büyük belirtiler ve harikalar" sergileyeceğini söyler. Trump’ın yapay zekâ ile ürettiği bu dijital "harika", inançlı kitleler tarafından tam olarak bu "aldatma" girişiminin bir parçası olarak kodlandı. Riley Gaines'in "Tanrı alay konusu edilemez" uyarısı, bu teolojik savunma hattının dikkat çekilmesi gereken cümlesi.

İslam düşüncesinde de "kibir" (kibr), şeytanın (İblis) ilahi huzurdan kovulmasına neden olan en temel ve ölümcül günah olarak nitelendirilir. Kur'an, "Yeryüzünde böbürlenerek yürüme!" diyerek insanın kendisini her şeyin hâkimi sanmasını yasaklar (Lokman 31:18). Trump’ın Papa Leo XIV’e yönelik "Ona ihtiyacı olan tek şey akıl ve sağduyu" şeklindeki küçümseyici tavrı ve kendisini "mucizevi bir şifacı" olarak resmetmesi hem Hristiyan hem de İslami etik standartlarda "kibr"in en somut tezahürü.

Trump’ın görseli paylaşması ve ardından gelen tepkiler üzerine silmesi, dijital çağda "ikonoclazm"ın (ikona kırıcılık) yeni bir biçimi olarak görülebilir. Mekanik üretim çağında sanat yapıtı "ritüelden" kopar ve "politika" üzerine temellenir. Trump’ın AI görüntüsü, bir ritüel nesnesi (ikon) olma iddiasıyla ortaya çıktı, ancak siyasi bir "geri tepme" (backlash) sonucu silinerek dijital olarak yok edildi. Burada asıl önemli olan, biricikliğin yerini alan yapaylık. Yapay zekâ, bir imaja "ilahi bir parıltı" ekleyebilir, ancak "tarihsel biricikliği" ve "manevi derinliği" sağlayamaz. Görüntünün sahteliği, yalnızca teknolojik olmasıyla izah edilemez, bu ahlaki bir mesele. Birçok kişinin görüntüyü "iğrenç ve kabul edilemez" bulması, bu yapaylığa karşı insan ruhunun gösterdiği bir bağışıklık tepkisi olarak anlaşılabilir. Faşizm siyaseti estetize ederken (yani politikayı bir gösteriye dönüştürürken), bu durumun panzehiri siyasetin sanatla (ve inançla) kurduğu bu manipülatif bağın deşifre edilmesi olabilir.

Kutsal maskenin ardındaki güç arzusu

Donald Trump’ın kendisini Mesih benzeri bir figür olarak sunduğu yapay zekâ paylaşımı, modern siyasetin teolojik ve teknolojik sınırlarını zorlayan bir vaka. Bu olay, bir siyasi liderin karizmatik otoritesini pekiştirmek için kutsal olanı nasıl fütursuzca araçsallaştırabileceğini, ancak bu aracın aynı zamanda liderin en sadık destekçilerini bile nasıl yabancılaştırabileceğini gösterdi.

Tarihteki Sabatay Sevi, Jacob Frank ve Hong Xiuquan gibi figürler, kitlelerin "kurtuluş" arzusunu sömürerek kendi iktidarlarını inşa etmişlerdi. Trump da benzer bir "kurtarıcı" arketipini dijital piksellerle yeniden inşa etmeye çalışıyor. Ancak bu inşa süreci, Papa Leo XIV gibi gerçek ruhani otoritelerin direnciyle ve Medicaid kesintileri gibi katı ekonomik gerçeklerin ağırlığıyla sarsılıyor.

Mandy Arthur’un "Yardım gönderin" feryadı, aslında modern dünyanın içindeki o derin boşluğun sesi: Gerçek adaletin ve şifanın yerine, yapay zekâ üretimi illüzyonların konulmasına duyulan isyan. Son tahlilde, tarihin büyük aynası bize şunu söylüyor: Sahte mesihler her zaman görkemli ışıklar ve vaatlerle gelirler, ancak gerçek bir liderin büyüklüğü, ellerinden yayılan sahte ışıkta değil, toplumun en zayıf bireylerine sunduğu somut adalette ve alçakgönüllülüğünde saklıdır. Kibir, her zaman kendi yıkımını içinde taşır ve hiçbir yapay zekâ algoritması, insanlık tarihinin bu en eski ve değişmez gerçeğini değiştiremeyecektir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...