Orta Doğu'da 20. yüzyılın gün batımı: Saddam'dan Hamaney'e
Orta Doğu’da 20. yüzyılın parantezi kapatılıyor. Halka umut olarak ortaya çıkan ve yıllarca ülkeleri demir yumrukla yöneterek tiranlığa dönüşen figürler son 25 yılda birer birer tarih sahnesinden çekiliyor. Saddam’dan Hamaney’e Orta Doğu'da 20. yüzyılın gün batımı…
20.yüzyılın ortalarından itibaren Orta Doğu coğrafyası, sömürge sonrası dönemde kurulan ve "demir yumruk" olarak tabir edilen liderlerin hegemonyası altında şekillendi. Bu liderler, pan-Arabizm, Baasçılık veya teokratik mutlakiyetçilik gibi ideolojiler altında on yıllar süren istikrarlı ancak son derece baskıcı rejimler inşa ettiler. Ancak 21. yüzyılın ilk çeyreği, bu devasa yapıların Ernest Hemingway'in iflas tanımındaki gibi "kademeli ve sonra aniden" prensibiyle çöküşüne tanıklık ettik. Saddam Hüseyin'in 2003'teki devrilişinden başlayarak, 2011 Arap Baharı ile sarsılan Muammer Kaddafi ve Hüsnü Mübarek rejimleri, 2024'te Beşar Esad hanedanının nihai çöküşü ve son olarak 2026 yılı başında Ali Hamaney'in suikastı ile Orta Doğu'da bir devir resmen kapandı.
Saddam Hüseyin, modern Orta Doğu tarihindeki en etkili ve en tartışmalı figürlerden biri olarak, 1979'da Irak'ın mutlak lideri hâline geldi. Baas partisinin laik pan-Arabist ideolojisini, aşiret sadakati ve acımasız bir güvenlik bürokrasisi ile birleştiren Saddam, rejimini hem İran-Irak Savaşı'nın (1980-1988) yıkımından hem de 1991 Körfez Savaşı'nın getirdiği uluslararası yaptırımlardan sağ çıkarmayı başardı. Saddam'ın yönetim tarzı, "Saddamizm" olarak adlandırılan ve ideolojiyi kişisel bir diktatörlükle harmanlayan sağcı bir Baas yorumuna dayanıyordu.
Saddam'ın çöküş süreci, 2003 yılında ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin Irak'ı işgaliyle fiilen başlamış olsa da hukuki ve sembolik sonu 2006 yılının son günlerinde gerçekleşti. 1982 yılında kendisine yönelik bir suikast girişimine misilleme olarak 148 Şii sivilin öldürüldüğü Dujail katliamı, Saddam'ın mahkûmiyetinin hukuki temelini oluşturdu. Mahkeme süreci boyunca Saddam, eski bir başkomutan ve devlet başkanı sıfatıyla kurşuna dizilmeyi talep etmiş, ancak mahkeme asılarak idam edilmesi kararında ısrar etmişti.
Saddam'ın idamı, bir liderin ölümünden ziyade Irak'ın demografik ve siyasi güç dengelerinin radikal bir değişiminin sembolü oldu. 30 Aralık 2006'da, Kurban Bayramı'nın ilk gününde Bağdat'taki Camp Justice askerî üssünde gerçekleştirilen infaz, cep telefonu kayıtlarının sızmasıyla uluslararası bir skandala dönüştü. İdam anında infazcıların ve görgü tanıklarının Şii lider Mukteda el-Sadr lehine attıkları sloganlar, Saddam'ın "Irak'ı sefaletten ben kurtardım" şeklindeki savunmasıyla çarpıştı.
Saddam, son anlarında bile meydan okuyan, kalibresini "Iraklıları Amerikan işgaline ve Farslara (İranlılara) karşı savaşmaya" çağıran bir figür olarak kalacaktı. Bu sahne, Irak'ta otuz beş yıl süren Baas rejiminin siyasetin ötesinde fiziksel olarak da parçalanışını temsil etti. İnfazın aceleye getirilmesi ve kaotik doğası, Saddam'ın bazı Arap çevrelerinde bir "şehit" olarak algılanmasına yol açacaktı, bu da bölgedeki mezhepsel gerilimleri derinleştirdi.
Mısır'ın "son firavunu": Hüsnü Mübarek
Mısır'ın "son firavunu" olarak nitelendirilen Hüsnü Mübarek, Enver Sedat'ın 1981 yılında bir askerî geçit töreninde suikasta kurban gitmesinin ardından iktidara gelmişti. Mübarek, rejimini otuz yıl boyunca Batı ile kurduğu stratejik ortaklık, İsrail ile barış anlaşmasını sürdürme ve içeride sıkıyönetim kurallarıyla tesis ettiği "istikrar" üzerine inşa etmişti. Mübarek'in çöküşü, Saddam ve Kaddafi'ye kıyasla çok daha kurumsal ve nispeten daha az kanlı bir nitelik taşıdı. 2011 yılında Tunus'ta başlayan Arap Baharı dalgasının Kahire'ye ulaşmasıyla, Tahrir Meydanı'nda toplanan yüz binlerce insan Mübarek'in istifasını talep ettiler. Mübarek'in düşüşündeki en kritik dönüm noktası, kendi içinden çıktığı Mısır ordusunun desteğini çekmesi olacaktı.
Mübarek, halk nezdinde meşruiyetini yitirdiğinde, Mısır askerî elitleri rejimin bekası için lideri feda etme yoluna gittiler. 11 Şubat 2011'de görevinden istifa eden Mübarek, yetkilerini Yüksek Askerî Konsey'e devredecekti. Mübarek'in hikâyesi, Orta Doğu'daki askerî diktatörlüklerin, liderlerini sistemin devamlılığı için birer "sigorta" gibi kullanabileceği otoriter esneklik modelinin en net örneği olarak dikkat çekti. Mübarek, yargılanma süreci boyunca bir sedye üzerinde mahkeme salonlarına getirildi, bu da bir dönemin mutlak güç sahibinin fiziksel ve siyasi çöküşünü tüm dünyaya ilan edecekti.
Libya'yı 42 yıl boyunca "Kardeşçe Lider" sıfatıyla yöneten Muammer Kaddafi, bölgedeki en nev-i şahsına münhasır ve öngörülemez otokrattı. Kaddafi'nin "Cemahiriye" (Kitlelerin Devleti) olarak adlandırdığı sistemi, kurumların değil, bizzat kendi kişisellik kültünün ve "Yeşil Kitap" ideolojisinin etrafında şekillenmişti. 2011 yılının başlarında Bingazi'de patlak veren protestolar hızla bir iç savaşa evrilmiş, NATO'nun "sivilleri koruma" bahanesiyle gerçekleştirdiği askerî müdahale, Kaddafi güçlerinin direncini kırmıştı. Kaddafi, Trablus'un düşmesinin ardından doğum yeri olan Sirte'ye çekilecek ve burada son direnişini gösterecekti.
20 Ekim 2011'de, Sirte'den kaçmaya çalışan konvoyunun bir hava saldırısı sonucu durdurulmasının ardından, bir drenaj borusunda saklanırken yakalanan Kaddafi, isyancılar tarafından linç edilerek öldürüldü. Kaddafi'nin son anlarında isyancılara "Haram, yaptığınız haramdır, beni tanıyor musunuz?" dediği rivayet edilir. Onun vahşi ölümü, Orta Doğu'da on yıllarca korku salan bir tiranın, en zayıf anında halkı tarafından nasıl bir öfkeyle karşılanabileceğinin trajik bir kanıtı oldu. Kaddafi'nin ölümü sonrasında Libya'nın bir başarısız devlet hâline gelmesi, otoriter bir yapının yıkılmasının ardından ortaya çıkan güç boşluğunun yıkıcı etkilerini gösterdi.
İstihbarat devleti
Beşar Esad, 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşında on yılı aşkın bir süre hayatta kalarak "otoriter dayanıklılığın" modern dünyadaki en uç örneği hâline gelmişti. Babası Hafız Esad'dan devraldığı "istihbarat devleti" yapısını, mezhepsel sadakat (Nusayri azınlık) ve Rusya ile İran'ın sağladığı devasa askerî-lojistik destekle tahkim etmişti. Esad'ın hayatta kalma stratejisi, muhalefeti radikalleştirerek uluslararası toplumu "Esad mı, terörizm mi?" ikilemine zorlamaya dayanıyordu. Ancak bu strateji, 2024 yılının sonlarında bölgesel ve küresel şartların değişmesiyle iflas etti. Rusya'nın Ukrayna'daki savaşına odaklanması ve İran'ın İsrail ile olan doğrudan çatışmaları nedeniyle dış desteğin zayıflaması, Suriye ordusunun içindeki moral bozukluğunu tetikledi.
Kasım 2024'te Heyet Tahrir el-Şam (HTS) liderliğindeki muhalif grupların başlattığı yıldırım saldırısı, rejim savunmasının aslında bir kâğıttan kule olduğunu ortaya çıkaracaktı. 8 Aralık 2024'te muhalif güçlerin Şam'a girmesiyle, 54 yıllık Esad ailesi yönetimi resmen çöktü. Beşar Esad'ın bir uçakla Rusya'ya kaçarak sığınma talebinde bulunması, Orta Doğu'daki "sonsuzluk" iddiasındaki hanedanların bile konjonktürel değişimler karşısında ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Şam sokaklarında halkın "saqata al-abad" (sonsuzluk düştü) sloganları atması, Hafız Esad'ın 1971'den itibaren ilmek ilmek işlediği korku duvarlarının nihai olarak yıkılışının ifadesiydi.
Hamaney'in ölümü, İran rejimini bir "ardıllık krizi"ne götürür mü?
Orta Doğu'nun 20. yüzyıl ideolojik mimarisinin son büyük kalesi olan İran İslam Cumhuriyeti, Şubat 2026'da Ali Hamaney'in bir suikast sonucu öldürülmesiyle tarihindeki en büyük ontolojik sarsıntıyı yaşadı. 1989 yılında Ruhullah Humeyni'nin halefi olarak göreve gelen Hamaney, "Velayet-i Fakih" doktrinini mutlak bir otoriteye dönüştürmüştü. 2025 yılı boyunca İran genelinde yayılan, özellikle kadınların ve gençlerin başını çektiği kitlesel protestolar, rejimin meşruiyetini temelinden sarsmıştı. Rejimin bu gösterileri Devrim Muhafızları (DMO) ve Besiç milisleri aracılığıyla kanlı bir şekilde bastırmaya çalışması, uluslararası gerilimi doruk noktasına çıkarmıştı. 28 Şubat 2026'da İsrail tarafından gerçekleştirilen ve "Kükreyen Aslan" (Roaring Lion) adı verilen hava harekâtı, Tahran'daki kritik rejim noktalarını ve bizzat Ali Hamaney'in bulunduğu yerleşkeyi hedef aldı.
Hiç şüphesiz Hamaney'in ölümü, İran rejimini bir "ardıllık krizi" ve iç güç savaşının eşiğine getirebilir. Anayasal olarak yerine Uzmanlar Meclisi tarafından bir din aliminin seçilmesi gerekse de,sahadaki gerçek güç tamamen DMO'nun kontrolünde. Hamaney'in oğlu Mücteba Hamaney'in ismi halef olarak geçse de DMO komutanlarının kendi ekonomik ve siyasi imtiyazlarını korumak adına daha pragmatik veya doğrudan askerî bir yönetim modeline yönelme ihtimali, bölge uzmanları tarafından en güçlü senaryo olarak değerlendiriliyor.
Devrilen bu liderlerin rejimleri, farklı ideolojik kaynaklardan beslenseler de yapısal olarak şaşırtıcı benzerlikler göstermekteydi. Baasçılık, Michel Aflaq tarafından formüle edilen seküler, pan-Arabist ve sosyalist unsurlar içeren bir "yeniden doğuş" hareketiydi. Velayet-i Fakih ise Humeyni tarafından geliştirilen ve siyasi otoriteyi "Gaybet" (12. İmam'ın gizlenmesi) döneminde bir din alimine veren teokratik bir mutlakiyetçilikti. Her iki sistem de "vazgeçilmez lider" imajı yaratarak toplumsal muhalefeti atomize etmiş ve devlet aygıtını liderin kişisel mülkü hâline getirmişti. Ancak her iki ideoloji de 21. yüzyılın getirdiği bilgi şeffaflığı ve ekonomik küreselleşme karşısında toplumsal talepleri karşılayamayarak çöktüler ya da çökmek üzereler.
Orta Doğu otokratlarının en büyük dayanağı, ordunun ötesinde kurulan paralel güvenlik yapıları oldu. Irak'ta Özel Cumhuriyet Muhafızları, Suriye'de 4. Tümen ve istihbarat servisleri (Mukhabarat), İran'da ise Devrim Muhafızları (DMO), rejimin gerçek koruyucularıydı. Bu yapılar sadece askerî değil, aynı zamanda devasa ekonomik karteller olarak güçlendiler. Özellikle İran'daki DMO, ülkenin GSYİH'sının önemli bir kısmını kontrol eden, inşaat, enerji ve telekomünikasyon sektörlerinde hâkimiyet kuran bir yapıya dönüştü. DMO'nun 31 ilin tamamında konuşlu 32 farklı kolordusu bulunuyor ve bu yapı doğrudan sivil hükümete değil, sadece Rehber'e hesap veriyor. Hamaney'in ölümüyle birlikte bu askerî-ekonomik yapının, rejimi korumak için bir "iç sömürgeci güç" gibi hareket etmeye devam etmesi bekleniyor.
2003 Irak işgalinin yarattığı devasa maliyet ve toplumsal kaos, küresel güçlerin rejim değişikliği konusundaki yaklaşımını değiştirmişti. 2026 yılı başında Venezuela'da Maduro'ya karşı uygulanan "Operation Absolute Resolve" (Mutlak Kararlılık Operasyonu), Orta Doğu için de bir model teşkil ediyor. Bu yeni doktrin, "rejim değişikliği" yerine "rejim yönetimi" (regime management) kavramını ön plana çıkarıyor.
Bu modelde, hedef alınan lider cerrahi bir operasyonla devriliyor veya tutuklanıyor; ancak devletin bürokratik yapısı ve güvenlik aygıtı, kaosun önlenmesi ve ekonomik çıkarların (özellikle petrol akışının) korunması adına sistemin içinden gelen "teknokratik halefler" aracılığıyla kontrol altında tutuluyor. Venezuela örneğinde Delcy Rodriguez'in üstlendiği bu "emanetçi başkanlık" rolü, Hamaney sonrası İran veya Esad sonrası Suriye için de bir istikrar formülü olarak masada duruyor. Ancak bu yaklaşım, halkın demokratik taleplerini karşılamaktan ziyade, lideri değiştirip sistemini koruma riski taşıyor.
Güçlü otokratların devrilmesi, on yıllardır "demir yumruk" altında bastırılan etnik ve mezhepsel kimliklerin uyanışını da beraberinde getiriyor. Orta Doğu'da sınırlar, 20. yüzyıl başında sömürgeci güçler tarafından yerel gerçeklikler gözetilmeden çizilmişti; bu da Kürtler, Beluçlar ve Azeriler gibi halkların farklı devletler arasında bölünmesine yol açmıştı.
İran’ı ve bölgeyi neler bekliyor?
Saddam'ın devrilmesiyle Irak'ta Kürtler de facto bağımsız bir özerk bölge kurmuş, Esad'ın çöküşü ise Suriye'nin kuzeyinde benzer bir boşluk yarattı. İran'da Hamaney rejiminin sarsılması ise Tahran için çok daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Yaklaşık 25 milyonluk Azeri nüfusu, Beluç otonomist hareketleri ve Kürt ayrılıkçılığı, merkezi otoritenin zayıfladığı her anda bağımsızlık veya geniş otonomi taleplerini gündeme taşıyor. Sosyal medyanın ve küresel iletişim ağlarının etkisiyle bu gruplar, "Fars hegemonyası" olarak gördükleri yapıdan kurtulmak için daha örgütlü hareket etmeye başladılar.
İran rejiminin Hamaney sonrası yaşadığı türbülans, küresel enerji piyasalarını da doğrudan etkileme potansiyeline sahip. Dünya petrol sevkiyatının yaklaşık dörtte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı, Tahran için her zaman bir "stratejik koz" oldu. İran'ın olası bir çöküş veya iç savaş durumunda bu boğazı kapatma tehdidi, petrol fiyatlarını varil başına 120 ile 150 dolar arasına çıkarma riski taşıyor. Ancak Hürmüz Boğazı'nın kapatılması İran için de bir "ekonomik intihar" niteliğinde; zira ülkenin petrol gelirlerinin %90'ı bu boğaz üzerinden yapılan sevkiyata bağlı. Bu karşılıklı bağımlılık, rejimlerin son anlarında bile bu tür radikal adımları atmadan önce iki kez düşünmelerine neden oluyor.
Saddam Hüseyin'den Ali Hamaney'e uzanan bu çöküş silsilesi, Orta Doğu'nun 20. yüzyıldan kalan otoriter mimarisinin miadını doldurduğunu gösteriyor. Bu liderlerin her biri, rejimlerini "istikrarın tek teminatı" olarak pazarlamış; ancak gidişleri, kurumların yokluğunda büyük yıkımlara yol açmıştı. Esad'ın 2024'teki kaçışı ve Hamaney'in 2026'daki ölümü, bölge halkları için büyük bir umut kaynağı olsa da arkalarında bıraktıkları "harabe devletler" ve parçalanmış toplumsal yapılar, demokratik bir inşanın ne kadar zorlu olacağını kanıtlıyor. 21. yüzyılın geri kalanı, Orta Doğu'da sadece liderlerin değil, sistemlerin de değişip değişmeyeceğini belirleyecek. Eski tiranların yerini "rejim yöneticisi" teknokratların mı, yoksa halkların kendi kaderini tayin edeceği gerçek demokratik yapıların mı alacağı sorusu, bölgenin gelecekteki istikrarının anahtarı. Saddam'ın son nefesinde dile getirdiği "Irak sefaleti" hâlâ devam ediyor, Kaddafi'nin "haram" çığlığı bugün Libya’da dalgalanıyor. Bakalım İran’ı Hamaney olmadan geçecek günlerde neler bekleyecek…

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.