ABD'de iç savaş riski var mı?

Haberin Eklenme Tarihi: 26.01.2026 13:32:00 - Güncelleme Tarihi: 26.01.2026 13:38:00

2026 yılının Ocak ayında, Minneapolis'in dondurucu soğuğunda Nicollet Avenue üzerindeki bir dondurmacı dükkânının önünde yankılanan on el ateş sesi, 37 yaşındaki bir hemşire olan Alex Pretti'nin hayatına son vermekle kalmadı; Amerikan deneyinin temellerindeki derin çatlakları tüm dünyanın gözü önüne serdi. Pretti, sıradan bir sivil değil, federal ajanların şehirdeki göçmen baskınlarını izleyen ve komşularını korumaya çalışan bir gözlemci idi. Onun ölümü, birkaç hafta önce yine aynı şehirde bir ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) ajanı tarafından öldürülen üç çocuk annesi Renee Good'un trajedisinin hemen ardından geldi. Minneapolis sokaklarında yükselen “ICE OUT” grafitileri ve barikatlar, 1850'lerin “Kanlı Kansas” (Bleeding Kansas) olaylarını anımsatan bir sivil itaatsizlik ve federal otoriteye karşı bölgesel direnç dalgasının habercisi.

Bugün Amerika Birleşik Devletleri, siyasi kutuplaşma ile birlikte kurumsal bir felç ve meşruiyet krizi ile karşı karşıya. Federal hükûmetin, eyaletlerin ve yerel yönetimlerin iradesine rağmen büyük ölçekli askerî ve paramiliter operasyonlar yürütmesi, ülkeyi geleneksel bir demokrasiden, iç savaş literatüründe "anokrasi" (yarı-demokrasi) olarak tanımlanan tehlikeli bir bölgeye itiyor. Tarihçiler ve siyaset bilimciler, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'ndeki atmosferi sıklıkla 1861'deki İç Savaş'a giden on yılla, yani 1850'lerle kıyaslıyorlar. Bu kıyaslama basit bir benzetmenin ötesinde, devletin temel mekanizmalarındaki yapısal bir “ritim” meselesi. 1850'lerde Amerika'yı bölen temel mesele köleliğin yeni topraklara yayılmasıyken, bugün bu bölünme kimlik politikaları, göç yönetimi ve federal otoritenin sınırları etrafında şekilleniyor.

Bölgesel kimliklerin ve “kutsal” davaların çatışması

1850'lerde Güney eyaletleri köleliğe dayalı ekonomik ve kültürel sistemlerini korumayı varoluşsal bir mesele olarak görürken, Kuzey eyaletleri bu kurumun yayılmasına karşı ahlaki ve hukuki bir cephe almıştı. Missouri Uzlaşması gibi geçici çözümler, temeldeki ideolojik uçurumu kapatmaya yetmemişti. Günümüzde ise kürtaj hakları, göçmenlerin korunması ve silah kontrolü gibi meseleler, eyaletleri “Kırmızı” ve “Mavi” olarak coğrafyanın ötesinde hukuki ve kültürel olarak da ayırıyor. Minneapolis'teki federal operasyonlara karşı eyalet yönetiminin gösterdiği direnç, 1850'lerdeki "Eyalet Hakları" (States' Rights) tartışmasının modern bir yansıması. 1850'lerdeki siyasi tabloyu bugünkü krizle karşılaştıran veriler, kurumsal çöküşün nasıl benzer rotalar izlediğini ortaya koyuyor. O dönemde Whig Partisi'nin çöküşü ve yerine Cumhuriyetçi Parti'nin yükselişi, merkez siyasetin nasıl buharlaştığını gösteriyordu. Bugün de benzer şekilde, ılımlı seslerin sustuğu ve tarafların birbirini ölümcül tehdit olarak gördüğü bir hiper-toksik ortam hâkim.

1856 yılında Kongre üyesi Preston Brooks'un, Senatör Charles Sumner'ı Senato salonunda bastonuyla darp etmesi, şiddetin siyasi bir araç hâline geldiğinin sembolüydü. Günümüzde de Charlie Kirk gibi siyasi figürlerin suikasta kurban gitmesi veya Minneapolis sokaklarındaki federal ajanların sivil vatandaşları vurması, şiddetin artık istisnai bir durumdan ziyade bir iletişim biçimine dönüştüğünü gösteriyor. Federal ajanların Minneapolis'teki varlığı, yerel halk tarafından işgalci güç olarak nitelendiriliyor, bu da federalizmin en temel vaadi olan eyalet-merkez iş birliğini yok ediyor.

İç savaş riskini artıran en önemli faktörlerden biri “anokrasi”. Anokrasi ne tam bir demokrasi ne de tam bir otokrasi olan, ikisinin özelliklerini taşıyan istikrarsız yönetim biçimi. Amerika Birleşik Devletleri, 2016'dan bu yana bu tehlikeli bölgeye girdi ve 2020 sonrasında bu süreç hızlandı. Polity Project verilerine göre ABD, tarihinde ilk kez "consolidated democracy" statüsünden "anocracy" statüsüne düşürüldü.

Güçlü başkan ve zayıflayan denetim mekanizmaları

Trump yönetiminin ikinci döneminde, yürütme gücünün üzerindeki kısıtlamaların aşınması ve ordunun iç meselelerde kullanılma tehdidi anokratik rejimlerin en belirgin özelliği. Yüksek Mahkeme'nin (SCOTUS) bazı kararlarının eyaletler tarafından tanınmaması veya federal hükûmetin mahkeme kararlarını bypass etme çabaları, hukukun üstünlüğü ilkesini sarsıyor. Örneğin, Texas'ın Eagle Pass bölgesinde federal ajanların yetkisine meydan okuması ve kendi sınır duvarlarını inşa etmesi, anayasal bir krizin fiziksel tezahürü. Anokrasilerde seçimler yapılır, ancak bu seçimlerin meşruiyeti taraflardan biri tarafından sürekli olarak reddedilir. 2024 ve 2025 yıllarındaki seçim süreçlerinde yaşanan “seçim inkarcılığı” ve seçim görevlilerine yönelik 9.000'den fazla tehdit vakası, demokratik mekanizmaların artık toplumsal gerilimi soğurma işlevini kaybettiğini gösteriyor.

İç savaşın ikinci büyük tetikleyicisi, siyasi partilerin ideolojik programlardan ziyade ırk, din ve etnisite etrafında kemikleşmesi. Barbara F. Walter’ın "How Civil Wars Start" adlı eserinde vurguladığı üzere, statülerini kaybetme korkusu yaşayan ve bir zamanlar dominant olan gruplar, şiddete başvurmaya en meyilli kesimlerdir. Amerika'da beyaz muhafazakâr kesimin demografik değişimler nedeniyle kendilerini “kültürel ve ekonomik olarak dışlanmış” hissetmesi, federal operasyonlara (Operation Metro Surge gibi) verilen desteğin veya sivil itaatsizliklerin temel motivasyonu. Cumhuriyetçi Parti'nin büyük oranda beyaz ve Hristiyan bir tabana yaslanması, Demokrat Parti'nin ise azınlıklar ve şehirli liberallerin sığınağı hâline gelmesi, siyaseti “sıfır toplamlı bir oyun” hâline getirdi. Bu durumda taraflar için seçim kazanmak sadece bir iktidar değişimi değil, bir varoluş savaşı… 2025 yılının Aralık ayında başlatılan “Operation Metro Surge”, ABD tarihindeki en büyük ve en agresif göçmenlik operasyonu olarak kayıtlara geçti. Ancak operasyonun Twin Cities (Minneapolis-St. Paul) bölgesine odaklanması ve kullanılan taktiklerin sertliği, olayı bir kamu düzeni operasyonundan çok bir “federal işgal” boyutuna taşıdı.

Kırılma anları: Alex Pretti ve Renee Good vakaları

Ocak 2026'da gerçekleşen iki ölümcül olay, toplumsal öfkeyi patlama noktasına getirdi. 7 Ocak'ta Renee Good'un bir ICE ajanı tarafından aracında vurularak öldürülmesi, federal ajanların “dokunulmazlık” zırhı altında nasıl pervasızca hareket edebileceğinin ilk kanıtı oldu. Good'un öldürülmesinin ardından çekilen görüntüler, federal ajanların yaralı kadına tıbbi müdahale yapılmasını engellediğini ve bir doktorun yardım etme çabasına engel olduğunu ortaya koydu. 24 Ocak'ta Alex Pretti'nin ölümü ise gerilimi ulusal bir krize dönüştürdü. Bir dondurmacı dükkânının önünde yaşanan arbedede, federal ajanların Pretti'yi önce etkisiz hâle getirdiği, ardından üzerinden yasal olarak taşıdığı silahı aldıkları ve buna rağmen Pretti'ye sırtından ateş açtıkları video kayıtlarıyla belgelendi. Pretti'nin bir hemşire ve ordu gazisi olması, muhafazakâr kesimlerin de federal ajanlara karşı tavır almasına neden oldu.

Minnesota Valisi Tim Walz ve Minneapolis Belediye Başkanı Jacob Frey'in federal hükûmete yönelik “operasyonları durdurun” çağrılarının Beyaz Saray tarafından reddedilmesi, eyalet egemenliğinin hiçe sayıldığının en somut göstergesi. Eyalet yöneticileri, Ulusal Muhafızları (National Guard) federal ajanlarla bir karşı karşıya gelmeye çağırmayı düşündü ancak federalizmin getirdiği hukuki kısıtlamalar nedeniyle bu adım atılamadı. Bu durum, eyaletlerin kendilerini federal hükûmetin “zorbalığına” karşı koruyamadığı hissini güçlendirdi ve "National Divorce" (Ulusal Boşanma) gibi ayrılıkçı fikirlerin zemin bulmasına yol açtı.

Kuzeyde Minnesota federal baskıya direnirken, güneyde Texas eyaleti federal hükûmetin otoritesine karşı kendi fiziksel bariyerlerini kuruyor. Eagle Pass bölgesindeki Shelby Park'ta yaşananlar, federal sınır devriyesi ile eyalet güçleri (Texas Ulusal Muhafızları) arasında doğrudan bir silahlı çatışma riskini doğurdu. Vali Greg Abbott, federal hükûmetin sınırı koruma görevini yerine getirmediğini öne sürerek, Texas'ın anayasal olarak “istila altında” olduğunu ve kendi savunmasını yapma hakkına sahip olduğunu ilan etti. Bu iddia, anayasanın federal hükûmete verdiği münhasır sınır kontrol yetkisine doğrudan bir meydan okuma. Texas'ın nehir üzerine yerleştirdiği bariyerler ve jiletli teller, federal ajanların erişimini engelledi, bu durum 5. Temyiz Mahkemesi ve Yüksek Mahkeme nezdinde büyük bir hukuk savaşına dönüştü. Bu çatışma yasal bir meselenin ötesinde operasyonel bir kriz. Federal ajanların tel örgüleri kesmesi üzerine Texas güçlerinin bu engelleri yeniden inşa etmesi, Amerikan toprağında iki farklı silahlı gücün birbiriyle zıt amaçlarla karşı karşıya gelmesi anlamına geliyor. Bu durum, 1861 öncesi eyalet milislerinin federal otoriteyi tanımadığı süreci anımsatıyor.

“Ulusal Boşanma” ve ayrılıkçılığın ekonomik çıkmazı

Başkan Trump'ın Minneapolis'teki protestoları bastırmak için 1807 tarihli İsyan Yasası'nı (Insurrection Act) devreye sokma tehdidi, Amerikan demokrasisinin en kritik güvenlik subaplarından birinin bir silaha dönüştürülme riskini taşıyor. Bu yasa, başkana mahkeme kararı veya vali onayı olmaksızın orduyu ülke içinde kullanma konusunda çok geniş ve muğlak yetkiler tanıyor. Yüksek Mahkeme'nin Trump v. Illinois davasında verdiği ara karar, başkanın Ulusal Muhafızları federal hizmete çağırma yetkisini belirli şartlara bağlamış olsa da İsyan Yasası'nın sağladığı "permissive" (izin verici) yetkiler hâlâ büyük bir tartışma konusu. Adalet Bakanlığı ve bazı hukuk uzmanları, İsyan Yasası'nın uygulanmasının yargı denetimine tabi olmadığını ve başkanın hukuka aykırı engellemeler gördüğü her durumda orduyu sahaya sürebileceğini savunuyor. Bu durumun en tehlikeli boyutu, ordunun siyasi amaçlarla kullanılması. 2026 ara seçimleri öncesinde sandık başlarına askerî birliklerin gönderilmesi veya muhalif protestoların “isyan” olarak nitelenerek bastırılması senaryoları, Amerikan liberal demokrasisinin sonu anlamına gelebilir.

Amerikan siyasi söyleminde giderek daha sık duyulan “Ulusal Boşanma” kavramı, ülkenin kültürel ve siyasi olarak uyuşmayan bölgelerinin barışçıl bir şekilde ayrılmasını öneriyor. Ancak bu öneri, Amerika'nın gerçekliğiyle derin bir tezat oluşturuyor. Siyaset bilimci Ryan Griffiths'in vurguladığı üzere, Amerika “Kırmızı” ve “Mavi” eyaletler olarak değil, “Mor” bir harita üzerine serpilmiş kutuplaşmış topluluklar olarak bölündü. Bölünme eyalet sınırları arasında değil, şehirler ve kırsal bölgeler arasında. Bir ayrılma durumunda, Texas'ın içindeki demokrat şehirler (Austin, Houston) veya California'nın içindeki cumhuriyetçi bölgeler ne olacaktır? Griffiths, bu durumun bir “dangerous unmixing of the population” (nüfusun tehlikeli bir şekilde ayrışması) sürecine yol açacağını ve bunun kaçınılmaz olarak şiddeti tetikleyeceğini belirtiyor. Anketler, halkın yaklaşık %20'sinin bir ayrılmayı desteklediğini gösteriyor. Bu oran düşük görünse de siyasi kriz dönemlerinde radikal azınlıkların gündemi belirleme gücü yüksek. Ancak Amerikan ekonomisinin birbirine göbekten bağlı yapısı, eyaletler arası ticaret ve ortak altyapı, barışçıl bir ayrılığı lojistik bir kabusa dönüştürüyor.

Modern bir Amerikan iç savaşı, 1860'lardaki gibi iki düzenli ordunun büyük meydan savaşları yaptığı bir formda olmayacak. Bunun yerine, uzmanlar bir "21. yüzyıl isyanı" (insurgency) veya "gerilla savaşı" modeli öngörüyor.Gelecekteki çatışmaların episentri, federal otoritenin yerel yönetimlerle çatıştığı ve kolluk güçlerinin kontrolü kaybettiği "Feral Cities" (vahşileşmiş şehirler) olacak. Minneapolis, şu anda bu sürecin bir laboratuvarı gibi. Barikatlar, yerel halkın kendi güvenlik ağlarını kurması (Rapid Response Networks) ve federal ajanlara karşı aktif direnç gösterilmesi, otorite boşluğunun nasıl şiddetle doldurulduğunu gösteriyor.

Bu süreçte organize isyancı gruplardan ziyade, ideolojik olarak radikalleşmiş yalnız kurt saldırganların rolü artacak. 2020-2024 yılları arasında gerçekleşen yedi suikast vakası, şiddetin nasıl atomize olduğunu ve kontrol edilmesinin zorlaştığını kanıtlıyor. Sosyal medya algoritmaları, bu bireyleri sürekli bir tehdit algısı içinde tutarak, karşı tarafa yönelik şiddeti “meşru müdafaa” olarak görmelerini sağlıyor.

Cumhuriyetin bekası ve risk yönetimi

Amerika Birleşik Devletleri, tarihi boyunca birçok kriz yaşamış olsa da bugünkü kriz kurumsal ve toplumsal meşruiyetin aynı anda çökmesiyle karakterize ediliyor. 2026 yılının başında Minneapolis'te dökülen kan, bir kaza değil, yıllardır biriken bir yapısal gerilimin patlaması. ABD'nin bir iç savaşa girip girmeyeceği sorusunun yanıtı, “iç savaş” tanımına bağlı. Eğer tanım 1861 tarzı bir ayrılmaysa, bu risk coğrafi ve ekonomik engeller nedeniyle hâlâ düşük. Ancak tanım; anayasal düzenin felç olduğu, federal ve eyalet güçlerinin birbirine silah doğrulttuğu, sivil vatandaşların federal ajanlar tarafından vurulduğu ve şiddetin günlük hayatın bir parçası hâline geldiği bir toplumsal çözülmeyse, Amerika bu sürecin içine çoktan girmiş durumda.

Federal hükûmetin Minneapolis'teki “Operation Metro Surge” gibi operasyonları, güvenliği sağlamak yerine güvensizliği körüklemekte; Texas'taki sınır krizine yönelik tutum ise birliğin teminatı olan federalizmi aşındırıyor. Cumhuriyetin bekası, ancak ve ancak hukukun üstünlüğüne geri dönülmesi, yürütme gücünün anayasal sınırlarına çekilmesi ve toplumsal statü kaybı korkusunun siyasi bir silah olarak kullanılmaktan vazgeçilmesiyle mümkün olabilir. Aksi takdirde, Minneapolis'in dondurucu sokaklarında yakılan anma mumları, çok daha büyük ve söndürülmesi imkânsız bir yangının kıvılcımı olarak tarihe geçecek.