}
15 Şubat 2026

Yonca Saraçoğlu: “Sanatı büyülü bir anahtar olarak görüyorum”

Sanatçı Yonca Saraçoğlu, “Untold Tales” adlı kişisel sergisini Galeri Işık Teşvikiye’de sanatseverlerle buluşturdu. Sohbetimizde; resim ve heykel arasında kurduğu sezgisel diyaloğu, sınırlı ama yoğun renk armonisinin arkasındaki düşünceyi ve belirsizliğin bilinçli tercih olup olmadığını konuştuk.

Untold Tales başlığı, eksiklikten çok bir direnç hâline işaret ediyor gibi. Bu “anlatılmamışlık” sizin için nerede başlıyor; kişisel hafızada mı, kolektif bilinçte mi?

Suskunlar coğrafyasında yaşıyoruz. Yakın tarih bile tam açığa çıkmamış, hesaplaşılmamış, mümkün mertebe karartılıp bulandırılmaya çalışılıyor, çarpıtılarak ters yüz ediliyor. Gerçeğin her zamankinden daha fazla tehlikede olduğu çağımızda, yüzyıllardır baskılanmış ve fikrini kendine saklamayı hayatta kalmanın şartı bellemiş toplumlar iyice sessiz, sözsüz kalır. Zaten sorunlu bir alan olan ifade özgürlüğünün sinsice yok edilişi çaresizliği, suskunluğu, içe kapanışı, haklardan bir bir vazgeçmeyi getirir, teşvik eder. Dolayısıyla içe tıkılan bunca duygu, ses, söz, eylem kolektif bilinci istila eder, orada taşmak üzere bekler. Bir sanatçı olarak dünyanın da kaynadığı böyle bir dönemde ülke ve dünya politikası ne durumda olursa olsun, evrensel insanlık değerlerini ve kendi insanlığımı esirgemek ihtiyacı ve kesin kararıyla, kişisel hafızamdan da hareketle anlatılmaya direnene ses vermek, ışık düşürmek istedim. İlham, yaratıcılık ve varoluş alanlarını, dolayısıyla her an yeniden oluşan hayatı kendi yordamımla kutsadım…

Sergi metninizde sıkça “mekânını ve öznesini kaybetmiş anlamlar”dan söz ediyorsunuz. Bu seride mekân; bir zemin mi, yoksa başlı başına bir karakter mi?

Mekân adeta canlı, her şeyi içine alan, soğuran, kucaklayan ve kucaklanan bir “entite”, varlık, içi dışında, dışı içinde, bazen de açıkça bir kişilik…

Önceki işlerinizde geniş bir renk paleti varken, bu seride daha sınırlı ama yoğun bir renk armonisi görüyoruz. Bu bilinçli daralma anlatının hangi ihtiyacından doğdu?

2018’de Tophane-i Âmire Tek Kubbe’de gerçekleşen “Gaia’nın Güncesi” adlı heykel sergimde çalışmalarımdan bir kısmında mavi renk hâkimdi, yeryüzünü temsilen, ondan ilhamla… Aynı dönemde yaptığım resimlere de sıçrayan mavi yeşil armoni kahramanlarımı kuşattı, onları yeniden doğuşun, maceranın, yalnızlığın, yaşama sevincinin, acının, özgürlüğün rengiyle boyayarak can verdi, yeryüzüyle, gökyüzüyle bir kıldı…

Resimlerinizdeki buğulu, puslu atmosfer izleyiciyi net bir okumadan özellikle uzaklaştırıyor. Belirsizlik, bu seride sizin için bir estetik tercih mi, yoksa anlatının doğal bir sonucu mu?

Sanatı olasılıklar evrenini açan büyülü bir anahtar olarak görürüm. Bir bilinemezci olarak belirsizlik bana nefes aldıran, hayal kurduran, hayata heyecan ve can katan bir durumdur. Katı bir gerçeğin değiştirilemezliğine ve sıkıcılığına karşı panzehirdir. Buğulu, puslu atmosferin yarattığı belirsizlik duygusu ne istediğini bilmemekten değil, belki de bilmek istememekten, sürprizlere, ilhama, anın yaratılışına açık kalmak arzusundan doğabilir. Net cevapların kurtarıcılığına sığınmadan içimize ve dışımıza sorular sorarak bakmayı; görünemeyeni, duyulamayanı, hissedilmesi zor olanı gözlemlemeyi, anlamlandırmayı ve adlandırmayı talep eden, kendini ele vermeye bu yüzden direnen böyle bir sergide bu çaba zorunlu ve kabul ederim ki zorlayıcıdır.

Yağlıboya resimleri heykellerle birlikte sunmanız, anlatıyı iki farklı dil arasında dolaştırıyor. Bu iki mecranın Untold Tales içinde birbirine söylediği şey nedir?

Daha önce bahsettiğim gibi her iki sergide temalar ve renklerin sürekliliğini ve heykellerimde kullandığım dilin, anlatımın sezgisel bir şekilde, amaçlamadan, zorlamadan resimlerde de konuşulduğunu gördüm. Birbirini doğrulayıp bütünleyen bir yapı var.

“İstanbul’u kaybettikçe içime çekildim”
Kendinizi bir “yalnızgezer” olarak tanımlıyorsunuz. Bu yalnızlık, üretim sürecinde korunaklı bir alan mı, yoksa sürekli müzakere edilen bir hâl mi?

“Yalnızçalışır”ım aynı zamanda, odaklanabilmem için hem yalnızlığa hem de kesintisiz hayal tabii bir zamana ihtiyacım olur. Korunaklı alan, korunaklı zaman, kimsenin ve hiçbir şeyin bölemeyeceği o varsayımsal yekpare zaman… “Yalnızgezer”liğim ruhsal, zihinsel bir durum, sanırım onun içinde yaşıyorum. Fiziksel gezginliğim Paris’teki üç yıldan sonra dönüp de İstanbul’u tekrar bulduğum zaman başladı aslında. Saatlerce kaybolarak, ne aradığımı bilmeden yürüyerek, labirentlerinde dolaşarak keşfettiğim İstanbul’umu önce yavaş yavaş sonra da çok hızlı bir şekilde kaybettim. Sevdiğim, bağlandığım pek çok şey yitti gitti geri gelmemecesine, denizleri bile, gökyüzü bile kirlendi. Artık yürümüyorum. Çok uzun süredir yasta olduğumu bir noktada anladım, hâlâ da öyleyim herhalde…

Sergiyi gezen bir izleyicinin, mekândan çıkarken net bir düşünceden çok bir his taşımasını mı istediniz? Untold Tales sizce daha çok neyle hatırlansın: bir görüntüyle mi, bir duygu hâliyle mi?

Bir duygu hâliyle diyeceğim ama düşünceyle de beslenen, desteklenen bir duygu hâli…

Kuşaklar üstü bir konumdan söz ediliyor sizin için. Bu tanım size ne hissettiriyor? Kendinizi bir geleneğin devamı mı, yoksa onunla sürekli pazarlık hâlinde biri mi olarak görüyorsunuz?

Yalnız hissettirmesi lazım ama pek ilgimi çekmiyor tanımlamalar. Belki geleneğe ihanet ederek devam ediyorumdur, bir ayağım geçmişteyse öbürünün de geleceğe doğru atılmış olmasını isterim.

“Geçen yüzyılda ütopyaların hızlıca çöküşüne şahit olduk”
Sanatı “ütopya inşacılığı” olarak tanımlıyorsunuz. Bugünün dünyasında, kırılganlıkların bu kadar görünür olduğu bir dönemde, ütopya sizin için neye karşılık geliyor?

Distopya çağında buna cevap vermek zor, geçen yüzyılda ütopyaların hızlıca çöküşüne şahit oldu insanlık. Ütopya aşk gibi bir şey, dayanıksız, mükemmel insanoğlu gerektiriyor ve katı kurallarıyla insanları bıktırıp kaçırıyor gerçekleştirmeye çalışınca, başkasını sevmeye de izin yok… Ama ütopyasız da yaşanmaz, en azından adil, eşitlikçi, gezegene, canlılarına saygılı bir dünya toplumu istemek çok şey istemek sayılmaz.

Resim, heykel, desen ve dijital tasarım arasında dolaşan bir pratiğiniz var. Bir mecranın sizi tıkadığı ya da tam tersine özgürleştirdiği anlar oluyor mu?

Hiç tıkamadığı gibi yolumu açıyor, değişiklikten hoşlanan biri olarak heyecan duyuyorum, yeni meydan okumaları seviyorum. Biri diğerini besliyor, birinden öğrendiklerimi öbür alana taşıyorum. Keşke başka alanlarda da çalışacak derman ve vakit olsa… Bazen ilham geldikçe küçük öyküler, öykümsüler kendilerini bana yazdırıyorlar, hiç niyetlenmeden, zorlamadan yazıp geçiyorum.

İşlerinizde yüksek sesli bir anlatıdan çok sessizlik, boşluk ve ima ön planda. Sizce sanat bazen söylemekten çok susarak mı daha güçlü bir alan açıyor?

Evet. Baştan beri aslında bunu anlatmaya çalışıyorum. Serginin adındaki “Untold” ifadesi de buna işaret ediyor: anlatılamaz, duyumsanır. İşaret edilebilir, hissettirilir, yönlendirme bile yapılmaz bazen.

Untold Tales’te anlatılmamış olanın “tüketilmeye dirençli” bir varlığı olduğunu hissediyoruz. Bugünün hız ve dolaşım odaklı sanat ortamında bu direnci korumak sizin için bilinçli bir tercih mi?

Tercih bile değil belki, o hızlı dünyayı hiç umursamadan kendi ritminde, iç pusulasını izleyerek yol alan benim gibi birinin doğal hâli…

İzleyicinin işlerinizle kurduğu ilişkiyi nasıl hayal ediyorsunuz? Yönlendirilmiş bir okuma mı, yoksa kaybolmaya açık bir karşılaşma mı sizi daha çok ilgilendiriyor?

Keskin bir yönlendirmeye karşıyım, pratikte de çok ısrar olursa kendi bakış açımdan bahsediyorum. Bir bilmeceyle karşılaştıklarını düşünenler kayıp hissedebilir, sembol diline sanat diline yabancı kimseler zorlanabilir, doğaldır. Galeride bulunduğum zamanlarda ziyaretçilerden çok değişik, bazen çok ilginç yorumlar duyuyorum, bunu zenginleştirici buluyorum, resimler ruh aynasına dönüşüyor bakıldıkça, yorumlandıkça. Kastetmediğimi, benden kaçanı, resmin aslında onu da söylemekte olduğunu anlıyorum başka gözlerden bakınca. Anais Nin’in dediği gibi: “Hiçbir şeyi olduğu gibi görmeyiz. Her şeyi olduğumuz gibi görürüz.”

Untold Tales sizin için bir durak mı, yoksa yeni bir anlatı evresinin başlangıcı mı? Şu sıralar zihninizde dolaşan, henüz adını koymadığınız yeni bir proje hayali var mı?

Ben proje yapmam aslında, yolda projeleşir, içi dolar yapılanın. Ama bu sefer yıllardır ötelediğim bir proje var eğilmek istediğim. Bu konuyla ilgili, ilgisiz, zihnimde ve bilgisayarımda onlarca, yüzlerce taslak var sırasını bekleyen, bakalım akışta neler olacak, ben de meraktayım.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...