Hara’nın Uskumruköy’deki yarı-kırsal sınır alanı, serginin "doğal ile yapay" ikiliğini sarsan yapısıyla nasıl bir diyalog kuruyor? Mekânın kendisi de eserlerin vadettiği o "eşikte olma" hâlinin somut bir parçası, hatta ehlileştirilemeyen bir "canavarı"na dönüştü mü?
Canavarları merkezine alan bir serginin Hara gibi bir mekânda yapılmasının birkaç nedenden dolayı özellikle anlamlı olduğunu düşünüyorum. İlk akla gelen neden, Hara’nın şehrin merkezine olan uzaklığının kaçınılmaz olarak canavarın insan türünün çeperinde tutulan bir figür olmasıyla birlikte düşünülmesini mümkün kılması. Ama Hara’nın bulunduğu bölgenin hafızası, bu sembolik ilişkiden çok daha önemli. Bu yüzden bulunduğu konum itibariyle Hara da bir eşik mekân olarak düşünülebilir. Bununla birlikte, Hara’nın mimari dili ve estetiği çok baskın. Mekânın yapısı müdahaleye çok izin vermediği için işlerin çoğu mekânın olanakları gözetilerek üretildi. Sanırım, biraz eserler mekânı canavarlaştırdı, biraz da mekân eserleri ehlileştirdi.
“Sanatçıların her biri bambaşka anlatılardan ilham aldı”
Edebiyat araştırmalarından gelen güçlü bir arka planınız var. Metinlere sızan o tekinsiz "canavar" arketiplerini ve akademik çalışmalarınızdaki "musallat olma" fikrini, görsel sanatların uzamsal diline nasıl tercüme ettiniz? Bu sergideki parçalanmış formların arkasında okunmayı bekleyen, yazılmamış edebi mitolojiler var mı?
Sergiyi, kitabımın bir reprodüksiyonu ya da uzantısı gibi görmüyorum. Kitaptaki metinleri uyarlamak yerine, sanatçıların kendi heybelerinde getirdiği hikâyeler daha çok ilgimi çekiyordu. Sanatçıların çoğu kitabı okumuş ve ele aldığım metinlere aşina olsa da her biri bambaşka anlatılardan ilham aldı. Kimi, bizzat kendi yaşam hikâyesinden bir eser ortaya koydu; kimi ise hepimizin aşina olduğu mitolojik anlatılardan. Sonuçta, hikâyeler birbirine duygulanımsal ve düşünsel olarak dolandı. Her ne kadar her işin çıkış noktasını bilsem de ben sergiyi her gezdiğimde başka bağlantılar kurarken buluyorum kendimi. Her seferinde bambaşka hikâyeler doluşuyor zihnime. Bu nedenle, isterim ki ziyaretçiler de kendi heybelerindeki hikâyeler ile sergideki hikâyeleri kavuştursunlar ve anlatılmayı bekleyen, bambaşka olasılıklarla dolu yeni hikâyeler ile sergiden ayrılsınlar.
“Sanatçıların kendi üretme mekanizmaları üzerine düşünen sanatçılar olması önemli”
Tarih boyunca toplumsal düzene ve güvenliğe yönelik bir "tehdit" veya "terör" unsuru olarak kodlanan canavarı, bu sergide sınıflandırılamayan bir "potansiyel" olarak konumlandırıyorsunuz. İnsanın bilinmeyene duyduğu güvenlik refleksini kırıp bunu bir direniş estetiğine dönüştürmek, küratöryel pratiğinizde nasıl bir alan açtı?
Toplumun neyi gerçek olarak kabul ettiği ile neyi hayal ürünü olarak reddettiği arasındaki semantik ve epistemolojik sınırda ikamet ettiği ve her iki alana da düzenli olarak ve ısrarla izinsiz girdiği için “canavar”, şeffaflık, teknoloji ve bilgi doygunluğu çağında bile, tam da bu sınırları keşfetmek ve gerçekliğe dair rakip söylemleri faal tutmak için çok elverişli bir figür.
Canavar, her zaman “insan” kategorisini kuran bir figür olmuştur. Öznenin ne olmaması gerektiği bakımından, makul özne tanımının bir parçası hâline gelir; norm olandan dışlanıp uzaklaştırmaya teşebbüs edilir ama hiçbir zaman tamamen dışarıda bırakılamaz. Canavarlar, yalnıza insan kategorisinden dışlanan hâl ve bedenlere işaret etmez, aynı anda varlıklar arasındaki sınırların nasıl çizildiğini, bilginin nasıl oluştuğunu da gösterir. Benim ilgimi çeken de sanatsal temsil ve anlatıların varlıkların hakikatini belirleyen yapısı. Bu nedenle, sergide yer alan sanatçıların kendi imge ve anlam üretme mekanizmaları üzerine düşünen, kendi temsil sınırlarının farkındalığıyla üreten sanatçılar olması benim için çok önemliydi. Benim edebî metinlerin hakikatinin nasıl kurulduğuna yönelik ayarlanmış bakışım, sergideki sanatçıların başka türlü görme ve ilişki kurma biçimleri ile dönüştü, dönüşmeye de devam ediyor.
“Ortaya çıkan işlerin izleyiciye başka türlü görme biçimlerini gösterdiğine inanıyorum”
Hayatın her alanında sürekli bir optimizasyon dayatılan, adeta kendi mükemmeliyetçiliğimizle sınandığımız bir çağdayız. Serginin kusuru, mutasyonu ve deformasyonu birer sapma değil, "potansiyel" olarak sahiplenmesi, günümüzün estetik ve toplumsal normlarına karşı radikal bir itiraz mı?
Bu soruyu, öncelikle sergideki bazı sanatçıların bu meseleye yaklaşımlarını aktararak yanıtlamak isterim.
Örneğin, Zeynep Kılınç bir sanatçı olarak amacının bir iktidar kurup tanrıcılık oynamak değil, tuhaflıklar ve farklılıklar karşısında duyduğu hayreti ve merakı belgelemek ve göstermek olduğunu ifade ediyor. Hilal Polat, normatif olanın dışında kalan bedenlerin ve kimliklerin taşıdığı potansiyelin, işlerinde sıklıkla karşılaştığımız yarı-oluş hâllerinde açığa çıkabildiğine inanıyor. A. Serkan Aka’nın yaratma pratiği ise büyük ölçüde karşılaşmalara dayanıyor. Kendisi hurdaları topluyor ve bunlarla kontrolün tam anlamıyla mümkün olmadığı, kusurlu yapılar kuruyor. Standart malzemelerin kusursuzluğunun ve temizliğinin onları bir anlamda dilsizleştirdiğini; kullanılmış nesnelerin ise iktidarı tam olarak kabul etmeyen, kendi izlerini ve olasılıklarını taşıyan varlıklar olduğunu düşünüyor. Ömer Tevfik Erten de pratiğinde kullandığı dijital arıza (glitch) tekniklerini, sadece görsel bir tercih değil; sistemin silmeye çalıştığı fazlalıkların-hayaletlerin geri dönüş biçimi olarak tarif ediyor.
Ben de sanatçının kendi “mükemmel” tasarısını malzemeye dayatmak yerine, malzemenin olanaklarına ve kısıtlarına teslim olduğunda ve hesapta olmayan durumları görmeye, duymaya kendini açtığında, ortaya çıkan işlerin izleyiciye başka türlü görme biçimlerini ve ilişkilenme olasılıklarını gösterdiğine inanıyorum. Benim sanattan beklediğim şeylerden biri bu: başka dünyaları, yaklaşımları, ilişkilenme biçimlerini tahayyül edebilmemizi sağlamak.
“Teknolojik gelişmeler, dünyayı daha canavarca ve hayaletimsi hâle getirmeye başladı”
Dijital devrimle birlikte algoritmaları, devasa veri merkezlerini ve yapay zekâyı yeni çağın melez "canavarları" olarak tartışıyoruz. Sergideki organik ve "işlevsizleştirilmiş" formlar, çağımızın bu algoritmik ve sentetik dünyasıyla nasıl bir örtük diyalog kuruyor?
Canavar Çalışmaları ve Musallat-bilim (Hauntology) akademik birer çalışma alanı olarak, 20. ve 21. yüzyılın giderek soyutlaşan yapılarına bir tepki olarak şekillenmiştir. Bu yüzyıllar, şimdiye kadar duyulmamış varlıklara işaret eden teknolojik ve bilimsel gelişmelerin damgasını vurduğu zamanlardır. Örneğin, 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başında, sağlık bilimleri insanların ekosistemler, parçacıklar ve mikroplarla olan karmaşasına giderek daha fazla bakmaya başladı ve bu da hem daha dolaşık öznellik tanımlarına yol açtı hem de varoluşa hayaletimsi (spektral) bir katman oluşturdu. Aynı zamanda, dijital medya, biyoteknoloji ve kuantum fiziğindeki hızlı gelişmeler hem insan vücudunun hem de uzayın derinliklerinde gerçekliğin yeni, hayaletimsi yönlerini tanımlamaya devam etti. Bu gelişmeler akıllara, varoluşu basitçe anlamadığımız ve asla kavrayamayacağımız başka nelerle paylaşıyor olabileceğimiz sorusunu düşürdü. Dolayısıyla, canavarlar ve doğaüstü âlemine sözde antitez olan teknolojik gelişmeler, dünyayı daha canavarca ve hayaletimsi hâle getirmeye başladı.
Belki de sınırların iyice bulanıklaşması nedeniyle, günümüzde insan türü farklı ırklara, cinsiyetlere ve türlere savaş açarak, bu sınırları yeniden çizmeye çalışıyor. Böyle bir bağlamda, sergideki organik ve "işlevsizleştirilmiş" formların benim için, zaten her daim sorunlu insan tanımı üzerine yeniden düşündürmek gibi bir işlevi var. Türleri birbirinden ayıran sınırlar her daim sorunluydu ve belki de zaten hiçbir zaman varsaydığımız “insan” olmamıştık.
“Canavarların vaatleri, kolektif hafızadan silinmiş tüm varoluş hâllerinin hikâyesi”
Canavarları lineer zamanı bozan, geçmişin ritüelleriyle geleceğin belirsizliğini üst üste bindiren sistemdeki bir tür "glitch" gibi tanımlıyorsunuz. Peki, bu "canavarların vaatleri" tam olarak nedir? Bu vaatler bugün için mi geçerli, yoksa henüz adını koyamadığımız bir geleceğe mi işaret ediyor?
Canavarların vaatleri benim için yaşarken ölü kılınmış, kolektif hafızadan silinmiş veya silinmeye çalışılan insan ve insan olmayan tüm varoluş hâllerinin hikâyelerinin peşine düşmek anlamına geliyor. Bu hikâyelerin peşine nasıl düşüleceği, hikâye anlatmanın etiği ve estetiği ile temsil meselesi canavarların vaatlerinin gerçekleşmesi için oldukça önemsediğim bir husus. Bambaşka varoluş hâlleri ile bir arada durmanın etiği ve estetiğini araştıran; “ben” ya da “biz” demenin kolay olmadığının vurgulandığı, “biz” olmanın sorunsallaştırıldığı, “ben” derken ötekine duyulan etik duyarlılığın bize musallat olduğu anları, deneyimleri görünür kılmak istedim. Farklılıkların “biz” olmak uğruna bertaraf edildiği bir örgütlenme modelindense, farklılıkların yan yana var olabildiği başka türlü etik bir aradalıklar inşa edebilir miyiz sorusu, benim bu meseleye yaklaşımımın merkezinde duruyor.
Hayalet ve canavar figürlere bakmak, özellikle bilginin dışına yerleştirilip algıdan, bellekten ve arşivden dışlananları tasavvur edip onları bugüne çağırarak geleceğin başka şekillerde kurulmasını mümkün kılabilir. Ayrıca düşünülen ile düşünülmeyen arasındaki sınırları keşfetmemizi, “ben” ya da “biz” olarak tanımlayageldiğimiz yapıların o kadar da sağlam olmadığını bize hatırlatabilir. Bu kulağa korkutucu gelse de ben yaşamı ve tüm canlılığı, tam da böyle bir zeminde, bu sürekli başkalaşım hâlinde görüyorum.