}
19 Mayıs 2026

Eda Sütunç: “Taşıyamama anı yeni alanlar açıyor”

Eda Sütun ile “Sıcak Prova” sergisi vesilesiyle bir araya geldik. Sanat pratiğinde taşıma, bakım, kırılganlık ve birlikte var olma fikirlerini nasıl ele aldığını; beden, tekrar ve ritüeller üzerinden kurduğu çok disiplinli üretim dilini ve serginin ardındaki düşünsel süreci konuştuk.

Serginin ismi olan "Sıcak Prova" genelde gösteri sanatlarında seyircisiz son ve en kusursuz prova anını ifade eder. Ancak siz bültende kusursuzluk ve verimlilik üzerine kurulu sistemleri sorguladığınızı belirtiyorsunuz. Bu tezat üzerinden sorarsam; "Sıcak Prova" ismi, sürekli bir performans sergilemek zorunda bırakıldığımız modern hayata bir ironi mi, yoksa sonuca değil de “sürece” odaklanmamız gerektiğine dair bir davet mi?

Tiyatrodaki sıcak prova, performanstan hemen önceki eşik anıdır. Oyun neredeyse hazırdır ama hâlâ canlıdır, değişime ve beklenmedik olana açıktır. Ben de sergiyi böyle bir eşik alanı olarak kurguladım. Bitmiş sonuçlar ya da kesin çözümler sunan bir yerden çok, hâlâ oluşmakta olan ilişkilerin, bakım biçimlerinin ve birlikte var olma ihtimallerinin denendiği bir alan.

Bu anlamda “Sıcak Prova” benim için kusursuzluğa ulaşmaya çalışan son hazırlık anından çok, kusursuzluk fikrinin askıya alındığı bir süreç alanı. Sergide taşıma, bakım verme, kırılganlıkla kalabilme ve başka ilişki biçimlerini deneme hâlleri tamamlanmış cevaplar olarak değil, devam eden denemeler olarak yer alıyor. Sıcak kelimesi de bu süreçlerin hâlâ nefes aldığını, bedensel ve duygusal olarak canlı olduğunu ifade ediyor. Bu yüzden sergi ismini biraz tersyüz ederek, onu sonuca yaklaşan bir prova değil, sürecin kendisini görünür kılan bir alan olarak düşünüyorum.

“Taşıma meselesini yalnızca fiziksel bir yük olarak düşünmüyorum”
Serginin belkemiğini oluşturan "taşıma" eylemini yalnızca fiziksel bir yük olarak değil; sorumluluk, bakım ve karşılıklı bağımlılık olarak ele alıyorsunuz. Üstelik "taşıyamama anında dahi bağ kurmanın mümkün olup olmadığını" araştırıyorsunuz. Modern dünyada "düşürmek" veya "taşıyamamak" bir başarısızlık sayılırken, siz bu kırılma anlarında nasıl bir güç veya bağ (spekülatif akrabalık) potansiyeli görüyorsunuz?

Taşıyamamak başarısızlık, yetersizlik ya da güçsüzlük olarak görülebiliyor. Tam da bu kırılma anlarının önemli olduğunu düşünüyorum. Bu anlar insanın sınırlarıyla, kırılganlığıyla ve başkasına ihtiyaç duyduğu gerçekle karşılaştığı yer.

Taşıma meselesini yalnızca fiziksel bir yük olarak düşünmüyorum. Duygusal, toplumsal ve ekolojik sorumluluklarla ilgili geniş bir çerçevede ele alıyorum. Dünyada var olmakta zorlanan, sistemin dışında bırakılan ya da yok olma tehdidi altında yaşayan canlılarla nasıl ilişki kurabileceğimiz üzerine düşünüyorum. Bazen gerçekten taşıyamıyoruz, yetişemiyoruz ya da koruyamıyoruz. O ilişkiyi kurmaya çalışmanın, kırılgan olanla birlikte kalabilmenin de değerini görüyorum.

Bu nedenle işlerimde taşıyamama anı da önemli bir alan açıyor, çünkü tam o noktada bireysel yeterlilik fikri kırılıyor ve karşılıklı bağımlılığımız görünür oluyor. Spekülatif akrabalık dediğim şey de biraz burada başlıyor. İnsan merkezli olmayan, bakımın ve sorumluluğun paylaşılabildiği başka bağ kurma ihtimallerini düşünmeye çalışıyorum.

“Farklı disiplinlerle çalışmak, benim için doğal bir biçimde gelişiyor”
Eğitim geçmişinize baktığımızda Koç Üniversitesi’nin ardından School of the Art Institute of Chicago’da (SAIC) tamamladığınız yüksek lisans ve uluslararası rezidanslar var. Heykel, fotoğraf, video, ses ve metni bir araya getiren çok disiplinli bir pratiğiniz var. Üretim sürecinizde bedeninizi yalnızca bir "temsil alanı" değil, bir "düşünme ve sınama zemini" olarak kullandığınızı söylüyorsunuz. Farklı disiplinler, bedensel sınırlarınızı test ederken birbirine nasıl tercüme oluyor?

Bütün işlerimde bedenin en temel yerde durduğunu düşünüyorum. Benim için beden yalnızca temsil edilen bir şey değil; düşünmenin, hissetmenin ve dünyayla ilişki kurmanın bir zemini. Çoğu zaman bir fikri önce bedensel olarak deneyimleyerek anlamaya çalışıyorum.

Farklı disiplinlerle çalışmak da bu yüzden benim için doğal bir biçimde gelişiyor. Bazen bir düşünce performans olarak başlıyor, sonra heykele, videoya ya da metne dönüşüyor. Kimi zaman da tam tersi oluyor; bir objenin ya da malzemenin bedensel bir hareket önerdiğini fark ediyorum. Disiplinler birbirinden ayrılan alanlar gibi değil, aynı düşüncenin farklı taşıyıcıları gibi çalışıyor.

Özellikle taşıma, bakım verme, kırılganlık ya da tekrar gibi meselelerde beden benim için bir ölçü alanına dönüşüyor. Heykellerde bedenin bir form ile nasıl ilişkilendiğine, videolarda tekrar eden hareketlerin bedende nasıl bir hafıza yarattığına ya da performans sırasında bedenin sınırlarının nasıl değiştiğine bakıyorum. Bu nedenle üretim sürecim çoğu zaman düşünsel olduğu kadar fiziksel bir araştırma alanı hâline geliyor.

Ekolojik dönüşümler ve nesli tükenmekte olan türler pratiğinizin bir parçası. Sergideki eserler, insanın dünyadaki diğer canlılar üzerindeki tahakkümünü kırmak ve dünyada onlara da "yer açmak" adına nasıl bir estetik dil veya form kullanıyor?

Sergide insanı merkeze koyan bir bakıştan uzaklaşmaya çalışıyorum. İnsan olmayan canlıları yalnızca temsil edilen varlıklar olarak değil, ilişki kurduğumuz, birlikte yaşadığımız ve karşılıklı olarak birbirimizi dönüştürdüğümüz varlıklar olarak düşünmek benim için önemli.

Bu nedenle sergideki işler daha çok bakım, taşıma, yakınlık ve birlikte var olma fikri üzerinden şekilleniyor. Örneğin Kinship Care Community Banff adlı video işinde mağarada bir araya gelen kişiler bir ninni aracılığıyla geçici bir aile ve bakım alanı kuruyorlar. Arnavutköy çileği performansında ise nesli tükenmekte olan bir tohumu bedenimde taşıyarak onunla fiziksel ve duygusal bir ilişki kurmaya çalıştım. Sergide bu süreçte kullandığım sütyeni, günlükleri ve performansın izlerini görmek mümkün.

Benim için burada önemli olan bu ilişkiyi romantize etmek değil; insanın dünyadaki diğer canlılarla kurduğu ilişkinin sorumluluk, kırılganlık ve karşılıklı bağımlılık içerdiğini hatırlatmak. O nedenle işlerimde daha çok bedensel, kırılgan ve dönüşebilen formlar kullanıyorum. Çünkü doğayla ilişkimizi hakimiyet üzerinden değil, birlikte var olma ihtimali üzerinden yeniden düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.

“Tekrar benim pratiğimde oldukça merkezî bir yerde duruyor”
Üretkenliği sadece "sonuç" üzerinden tanımlayan kapitalist ve performatif rejimlere karşı bir direniş biçimi olarak ritüel, tekrar ve salınımı öneriyorsunuz. Bu döngüsel ve tekrara dayalı üretim pratiğiniz, sergi mekânında heykellerinize veya videolarınıza ritmik olarak nasıl yansıyor? İzleyici bu tekrarın içinde nasıl bir zaman algısıyla karşılaşıyor?

Tekrar benim pratiğimde oldukça merkezî bir yerde duruyor. Bazen tekrar eden bir hareket, bazen bir kelime, bazen de aynı bakım eylemini yeniden sürdürmek olarak ortaya çıkıyor. Bunun takıntı ya da ritüellere benzeyen bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Tekrar, yalnızca bir şeyi yeniden yapmak değil; zamanla ilişki kurma biçimini değiştiren bir şey olabiliyor.

Günlük hayatın hız, verimlilik ve sonuç odaklı yapısına karşı tekrarın daha yavaş, döngüsel ve bedensel bir alan açtığını hissediyorum. Özellikle bakım vermek, taşımak ya da bir şeye sürekli emek ayırmak her gün bir fark görebileceğiniz dümdüz bir ilerleme değil; çoğu zaman görünmez kalan süreçler içeriyor. Ben de işlerimde bu görünmez emeği görünür kılmaya çalışıyorum.

Sergide bu durum hem videolarda hem de heykellerde hissediliyor. Bazı işler tekrar eden hareketler ya da döngüsel mekanizmalar içerirken, bazıları izleyiciyi daha yavaş bir ritmin içine davet ediyor. Örneğin tek kişilik tahterevallide sürekli aşağı inip yeniden yukarı çıkma hareketi var. Bu hareket bir oyun gibi görünse de aynı zamanda bitmeyen bir taşıma hâlini çağrıştırıyor.

İzleyicinin sergide hızlıca tüketilen bir deneyimden çok, zaman geçirerek ve ritmine uyumlanarak ilişki kurmasını önemsiyorum. Çünkü bazı şeylerin ancak yavaşladığımızda görünür hâle geldiğini düşünüyorum.

“‘Kabuklu Çilek’ işi hem korunma hem de kırılganlık hissini aynı anda taşıyor”
Günümüzde "kırılganlık" genellikle saklanması gereken bir zaaf olarak algılanıyor. Ancak siz bu sergide dünyada birlikte var olmanın alternatif yollarından biri olarak kırılganlığı merkeze alıyorsunuz. Kırılganlığı bir zaaf olmaktan çıkarıp, "etik ve duygusal bir stratejiye" dönüştürme fikri üretim aşamasında hangi materyallerle veya dokularla karşılık buldu?

Kırılganlığı bir zayıflık olarak düşünmüyorum. Daha çok; acıyla, yasla ya da belirsizlikle temas etmeye izin veren bir açıklık hâli gibi düşünüyorum. Bence kırılgan olmak, canınız acısa bile o hisle kalabilme kapasitesiyle ilgili. Bu kolay bir şey değil.

Bu yaklaşım kullandığım materyallere de yansıyor. Kumaş, silikon, epoksi, tohum, beden kalıpları ya da kırılgan seramik formlar gibi hem dayanıklı hem hassas olabilen malzemelerle çalışıyorum. Bazı işlerimde koruyucu kabuklar üretirken, bazı işlerde ise o kabuğun kırıldığı ya da geçirgenleştiği anlarla ilgileniyorum.

Örneğin “Kabuklu Çilek” işi hem korunma hem de kırılganlık hissini aynı anda taşıyor. İçine girilebilen, dinlenilebilen bir alan yaratırken aynı zamanda oldukça yumuşak, hassas ve bedensel bir form öneriyor. Benim için kırılganlık saklanması gereken bir durum değil; dünyayla etik ve duygusal bir ilişki kurabilmenin temel yollarından biri.

“Mekânın içerisinde farklı yoğunluklarda deneyim alanları oluşturmaya çalıştım”
İzleyiciyi edilgen bir "tanık" olmaktan çıkarıp; rıza, güven ve karşılıklı bağımlılık üzerine kurulu simbiyotik bir ağın parçası olmaya çağırıyorsunuz. SANATORIUM Tophane'deki sergi mekânını kurgularken, izleyicinin kendi "taşıma kapasitesiyle" yüzleşmesini sağlamak için mekânsal ve psikolojik sınırları nasıl tasarladınız?

Sergiyi kurgularken izleyicinin yalnızca dışarıdan bakan bir tanık olmasından çok, işler ile bedensel ve duygusal bir ilişki kurmasını önemsedim. Bu yüzden mekânın içerisinde farklı yoğunluklarda deneyim alanları oluşturmaya çalıştım. Bazı işler daha gözlem temelli çalışırken, bazıları izleyiciyi doğrudan fiziksel olarak sürecin içine davet ediyor.

“Arnavutköy Çileği” performansında izleyici önce günlükleri okuyarak benim nesli tükenmekte olan bu tohumu taşıma sürecime tanıklık ediyor. Daha sonra “Kabuklu Çilek”in içine girerek bu deneyimi daha bedensel bir şekilde hissedebiliyor. İçeride vakit geçirebiliyor, dinlenebiliyor ve performans sırasında tohumların göğsünde duyduğu kalp atışını dinleyebiliyorlar.

Dilerlerse yerleştirmenin içinden bir tohum alıp onu kendileri yetiştirmeyi deneyebiliyorlar. Bu küçük eylem benim için önemli, çünkü izleyiciyi yalnızca bakan biri olmaktan çıkarıp sorumluluk alan bir kişiye dönüştürüyor. Böylece herkes kendi taşıma kapasitesi, bakım verme isteği ve sınırları üzerine düşünmeye başlıyor.

Benzer şekilde serginin merkezinde yer alan “Tek Kişilik Tahterevalli” de izleyiciyi kendi ağırlığıyla ve taşıyabildiği şeylerle yüzleştiriyor.

“‘Sıcak Prova’ sergisinde hem çok kişisel hem de kolektif bir bakım alanı kurmaya çalıştım”
Bireysel deneyimlerinizin yanı sıra kültürel miras üzerine de çalışıyorsunuz. Dünyanın pek çok farklı ülkesinde (Kanada, Kore, Almanya, İtalya, ABD) eserleriniz sergilendi, rezidans programlarına katıldınız. Farklı kültürlerin "yük taşıma", "bağ kurma" veya "kırılganlık" pratiklerini gözlemlemek, Türkiye'de, İstanbul'un kalbinde açtığınız bu sergideki kurgularınızı nasıl besledi?

Farklı ülkelerde yaşamak ve üretmek, insanların kırılganlıkla ve bakım verme fikriyle nasıl ilişki kurduklarını gözlemlememi sağladı. Özellikle New York’ta katıldığım rezidans süresince insanların kendi bedenleri ve sağlıklarıyla kurdukları ilişki beni çok etkiledi. Birçok sanatçıdan “Kendime iyi bakmak zorundayım, çünkü bana bakacak kimse yok” cümlesini duydum. Bu durum bana bireysellik ile bakım arasındaki ilişkiyi yeniden düşündürdü.

Türkiye’de ise özellikle aile yapısı içerisinde bakım verme hâlinin daha kolektif yaşandığını düşünüyorum. Yaşlılara, hastalara ya da kırılgan olana ev içerisinde birlikte bakma kültürü hâlâ oldukça güçlü. Elbette bunun da kendi yükleri ve zorlukları var ama yine de insanın tamamen yalnız bir birey olarak düşünülmediği başka bir ilişki biçimi içeriyor.

Bu iki farklı deneyim benim pratiğimi çok etkiledi. Bir yandan bireysel kırılganlıkla ilgilenirken, diğer yandan birlikte taşıma ve karşılıklı bağımlılık ihtimali üzerine düşünüyorum. “Sıcak Prova” sergisinde de hem çok kişisel hem de kolektif bir bakım alanı kurmaya çalıştım. Farklı coğrafyalarda gördüğüm kırılganlık biçimleri, burada kurduğum ilişkileri ve mekânsal dili besledi.

 
 
 
 

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...