}
09 Nisan 2026

Prof. Dr. Asnu Bilban Yalçın: “Ayasofya şaşırtmaya devam ediyor”

İstanbul Üniversitesi Sanatı Tarihi Bölüm Başkanı ve Bizans Sanatı tarihçisi Prof. Dr. Asnu Bilban Yalçın ile Ayasofya’yı; devrimci kubbe kurgusundan ışıkla kurulan simgesel evrenine, çok katmanlı tarihinden restorasyon hassasiyetine uzanan geniş bir perspektifte değerlendirdik.

İmparator Iustinianus'un Ayasofya’yı geleneksel mimarlar yerine geometri uzmanı Anthemius ve mühendis Isidorus'a emanet etmesi yapının kaderini nasıl değiştirdi? Bu devasa kubbe sistemi, dönemin teknik imkânları ve geçmişin (Roma/Sasani) birikimi göz önüne alındığında neden "devrimci" bir atılımdı?

Antik dönemlerde de mimariye bakış açısı böyleydi ama bu asıl Roma'da gelişen bir durum. "Yapıların mimarı" dediğimiz kişiler, bizim bugün algıladığımız mimarlar gibi değiller. Daha çok ustayla mühendis arası; yani taş ustası, yapı ustasıyla mühendis arasında gidip gelen bir kimlikleri olan kişiler bunlar. Büyük bir ihtimalle imparatorun bu kadar büyük bir atılım yapmak ve devrimsel bir formu ilk defa ortaya çıkarmak istemesinde, kendisinin de çok kültürlü bir entelektüel olmasının payı büyük. İmparator Iustinianus çok bilgi birikimi olan bir kişilik. Döneminde bu konularda bilgisi ve tecrübesi olan, aynı zamanda imparatorluğun diğer topraklarındaki antik eserleri iyi bilen figürlere yönelmesi, zannedersem bu sonucu ortaya çıkardı. Onlar zaten yapıların projelendirmelerini yapıyorlardı ama imparatorun böyle bir yapıda onları seçmesi bu tecrübelerine de dayanır. Bir yerde bundan bin sene sonrasını düşünürseniz, Mimar Sinan'ın da aslında görev sırasında gezdiği, edindiği o antik ve Orta Çağ yapılarındaki çözümleri incelemesi gibidir. Yani her dönemde eskiye bakmak, çalışmak ve tecrübelenmek çok iyi bir konudur. Muhtemelen bu mimarların da bunları bilmesi, hesapları çok iyi yapabilmesi böylesine bir yapıyı ortaya çıkarmalarına neden oldu.

Devrimci bir atılım, çünkü ilk defa bu ölçüde büyük bir yapı inşa ediliyor. Roma dünyasında fiziki boyutlarına, yüz ölçümüne baktığımız zaman ilk defa bu kadar büyük bir eser yapılıyor. Ama bu yapının asıl tekliği, böylesine devasa bir kubbeyle örtülü olmasında. Daha önce de kubbeler vardı; Romalılar kemer, niş, kubbe gibi üst örtüleri çok geliştiren bir medeniyet. Ancak burada böylesine devasa bir kubbeyi koyabilmeniz büyük bir hesap ve büyük bir cesaret de gerektiriyor tabii ki. Dolayısıyla Ayasofya bu türde dünyadaki tek antik yapıdır. Yani mimarlık tarihinde insanın yarattığı olağanüstü mimari olarak tek yapı. Başkası yok, benzeri yok. Böylesine cesurca bir şey yapabilmişler ve nitekim dikkat ederseniz bin sene boyunca benzeri yapılamıyor. Ancak Osmanlı'yı bekleyeceğiz. Tabii bin senede teknoloji gelişiyor, onun için daha kolay yapılıyor. Yani Sinan'ın yaparken birçok avantajı var. Bin sene geçmiş, müsaade edin tabii o kadar yapacak. Ama devrine göre düşünürsek Ayasofya çok büyük bir olay. Tabii mimarisinin ötesinde daha sonraki süslemeleri, en ufak detayları bile Ayasofya'yı büyük bir yapı hâline getiriyor.

Şimdi size şunu da samimiyetle söylemek istiyorum. Ben kırk küsur senedir, öğrenciliğimden beri Ayasofya'yı çalışıyorum. Şu an dünyada Ayasofya'yı bilen birkaç kişiden biriyim. Hani mimarisini, stüktürünü, statiğini bilebilen olabilir ama bütüncül olarak hayatı boyunca en uzun çalışan benim. Ve bu yapıda çalışmaya devam ediyorum. Çünkü bu yapı gerçekten şaşırtmaya ve öğretmeye devam ediyor. Her gittiğimde bilemediğim bir detaya daha rastlıyorum. Ben böylesine bir yapı görmedim. Dünyayı gezdim, mesleğim icabı çok yapıyı etüt ettik ama Ayasofya gibi her seferinde şaşırtan bir yapı yok.

Ayasofya'ya olan bu ilginin ne yazık ki camiye çevrildikten sonra artması beni biraz üzüyor tabii ki. Çünkü bu yapı hep buradaydı. Bu yapıya eskiden sadece bilim dünyasının ve onu koruyan kurumların ilgisi vardı; ancak geniş halk tabakalarında nedense pek bilinmiyordu. En entelektüelden okumamış kişiye kadar herkese yabancı bir yapıydı. Şimdi büyük bir ilgi oldu. Tabii bu ilgi insanı mutlu ediyor ama bu ilginin yanı sıra onu korumak ve ona saygı duymak da gerekiyor. Saygı duymak da tabii ki onu iyi öğrenmekten geçer. Biz eğer bu yapıyı öğrenirsek, bu yapının nasıl olduğunu kabul edersek ve ona farklı bir kimlik dayatmazsak —çünkü bu aslına bakarsanız tarihî bir anıt— o zaman halkımız da onu korumak için gereken saygıyı gösterir. Halkımız tarafından ne kadar iyi bilinirse, o kadar çok sahiplenip korunacağı düşüncesindeyim. Öğrenirsek koruruz. Bu çok ünik bir yapı olduğu için, bir de şansımıza bizim topraklarımızda bulunduğu için —tabii ki evrensel olarak dünyadaki herkesin ortak mirasıdır— ilk başta biz sorumluyuz. Bu muhteşem anıtı korumak ve onu en iyi şekilde geleceğe taşımak bizim görevimiz diye düşünüyorum.

“Ayasofya'nın benzersiz olmasının nedeni içeriye girdiğiniz zaman sizde bıraktığı intibadır”
Ayasofya'nın mimarisinde durağan Roma mekân algısını yıkan, merkezden dışa doğru genişleyen dinamik bir kurgu var. Bu benzersiz mekân algısı ve mimarinin asıl katalizörü olan "ışık", estetik bir tercih olmanın ötesinde dönemin teokratik vizyonuna nasıl hizmet ediyordu?

Ayasofya'nın bu kadar benzersiz olmasının önemli bir nedeni de içeriye girdiğiniz zaman sizde bıraktığı izlenimdir. Tabii ki şu an bunu tam algılayamıyoruz. Çünkü yapı, yapıldığı dönemden itibaren eklemeler ve değişimler geçirmiş. Dolayısıyla yapının özgün hâlinde, yani 6. yüzyılda kentin o zamanki vatandaşlarında bıraktığı intiba başka; bugün bıraktığı intiba başka. Hatta bundan 300-400 yıl önce bir Osmanlı vatandaşına bıraktığı izlenim bile başkaydı. Böylesine değişken bir yapı.

Biz bilim insanları onun eski hâlini hayal etmeye, elimizdeki verilerle anlamaya çalışıyoruz. Daha sonraki bütün dönemlerini de bu şekilde inceliyoruz. Şu an tabii o ilk hissiyatı almamız biraz zor ama evet, dinamiktir. Çünkü her ne kadar merkezî bir yapı da olsa dış bir kabuğu var Ayasofya'nın. Ve bu kabuk aslına bakarsanız karedir. Ama bu kabuğu siz ne içeriden ne de dışarıdan fark edemiyorsunuz; işte mühim olan bu. 5. ve 6. yüzyıldaki imparatorluğun diğer yapılarında bu dış kabuk, dışarıdan bir blok olarak hissedilebiliyor. Ayasofya'da bunu hissedemiyoruz. Şu anda dıştan baktığınız zaman bile o yarım kubbeler bir şelale gibi akmaktadır; size kompakt, bütüncül bir kütle vermezler.

İçeri girdiğiniz zaman bu etki daha da ileriye taşınıyor. Çünkü siz tam kubbenin altında durduğunuzda, yarım kubbelerden ve yan neflerden ileriye doğru baktığınızda, o karanlık kısımların nerede bittiğini anlayamıyorsunuz. Yani bir sonsuzluk hissi veriyor. Muhteşem bir şey. Bakın, bu bile isteyerek yaratılan bir olay. Çünkü burası Tanrı'nın bulunduğu bir mekân. Tanrı; sonsuz demek, hiçbir şeyin içine sığdırılamayan demek. Dolayısıyla onun mekânının da bu hissi vermesi lazım.

Burada ışığın Hristiyanlıkta da çok önemli bir anlamı var; biliyorsunuz Tanrı'yı da temsil ediyor. Kiliselerin apsis kısımlarının güneşin doğduğu yere, doğuya bakması tesadüf değildir. Çünkü Tanrı bir güneş gibi gelmiştir, imanla aydınlatır. Bunlar bildiğimiz konular. Ama burada o ışık fiziksel olarak içeri girdiği zaman—ki buna çok uygun bir şekilde hesaplanan pencereler hem kubbe eteğinde hem galeride hem de yanlarda yer alıyor—öyle bir oyuna dönüşüyor ki, ışık girdiği yerde adeta form oluşturuyor. Bu formu hem mimari yüzeylere vurarak yapıyor hem de o yüzeylerdeki renkli mermer kaplamalarıyla ve tabii ki altın fondaki mozaiklerle oynayarak sağlıyor. Bu bir ışık festivali.

İstenilen de bu zaten: Tanrı'nın varlığını ışıkla gösterebilmek. Ayasofya gündüz güneşin ışığıyla, gece de yanan kandillerle bu suni oyunu çok iyi sağlıyor. Dolayısıyla bir mümin yapının içine girdiği zaman edindiği izlenim ile "Tanrı burada" diyebileceği doğaüstü bir ortam ile karşılaşıyor. Ve bunu verebilen tek yapı. Demek ki mimarinin ötesinde çok iyi düşünülmüş bir kurgu var ve geleneksel formların dışına çıkması da tam bu nedendendir.

“Ayasofya çok sağlam bir yere inşa edilmiş”
Masif taş bloklardan tuğlaya geçişler, devasa ağırlık ve daha yapım aşamasında ya da 558 depreminde yaşanan strüktürel deformasyonlar... Ayasofya’nın taşıdığı bu "belirsiz statiğin" asırlara meydan okumasının ardındaki asıl sır nedir?

Bunun ardındaki sırrın birkaç noktası var. En önemlisi Ayasofya'nın tam yerleştiği noktanın kayalık olmasıdır. Bakın Topkapı Sarayı zemini daha sorunludur ama ona çok yakın olan Ayasofya sağlam zemindedir. Jeoloji hocalarımız da bu konuda uzmandır ve bunu belirtmişlerdir. Yapı çok sağlam bir yere inşa edilmiş. Bu belli ki çok önceden düşünülmüş, kayalık bir alan seçilmiş çünkü burası bir deprem bölgesi.

558'deki deprem tabii çok büyük bir deprem. Osmanlı dönemindeki meşhur 16. yüzyıl depremi gibi büyük bir felaket sayılır. Şunu da düşünelim; çok kısa sürede, sadece 5 sene içinde inşa edilmiş bir yapı bu. Beş sene içinde o kubbenin duvar strüktürleri yeteri kadar bekleyip tam olarak oturamıyor. O yüzden de depremde hasar görüyor. Ondan sonraki depremlerde de kubbenin bir çeyreği yıkılıyor. Bu çok doğal ve normal çünkü depremler çok büyük.

Buradaki asıl en büyük mesele, mimarların çok basit ama bir o kadar önemli bir stüktür düşünmüş olmalarıdır. Dört tane büyük ayak aslında her şeyi tutuyor. Bugün o dört ayağın üzerinden yükselen kubbe onlara dayanıyor. Kubbenin ağırlığını indirebilmek için de yarım kubbeler yapılmış. Yani o ağırlık bir şelale gibi azala azala aşağıya doğru boşalıyor. Bu çok iyi düşünülmüş bir konu. Doğuda ve batıda bu şekilde inen bir güç boşalımı var; bu çok zekice. Ancak kuzey ve güney duvarları düz bırakılmış. Ayrışma da zaten buradan oluyor. Demek ki buralarda da aynı sistem olsaydı o depremlerdeki hasarlar belki daha az olurdu, bilemiyoruz.. Yani asıl Ayasofya, o dört sabit ayak üzerine kurulan ve bütün her şeyi çeken mekândır.

O yüzden biz de restorasyon anlamında —ki ben çok uzun yıllardır Ayasofya'nın bilim heyetindeyim, müze döneminden beri o heyette yer almaktayım— en mühim meselenin kubbenin sağlamlaştırılması olduğunu görüyoruz. Bunun için de iskelemiz yakında bitiyor ve çalışmalarımız başlayacak. Ümit ederim en güzel şekilde tamamlanacak. Bu bizi de çok heyecanlandırıyor tabii.

“Bizans'ta neyse Osmanlı'da da aynı şekilde bir prestij yapısı olarak düşünülüyor Ayasofya”
Ayasofya'nın "mekânsal sürekliliği" ve "anlam dönüşümü" üzerine önemli tespitleriniz var. Fatih Sultan Mehmed'in yapıyı katedralden camiye dönüştürürken "Osmanlılaştırması", anıtın asırlar boyu süren ruhunu ve mimari atmosferini nasıl korudu?

Ben her zaman şunu söylerim: Ayasofya bir bütündür. Bu kadar uzun süre ayakta kalmış ve farklı iki kültürün kült yapısı olmuş; hem Hristiyanlığın hem de İslamiyet'in... Ve Osmanlı döneminde içine katılanlarla bir bütündür. Bilim kurullarında da biz bu yapıyı katmanlarıyla birlikte değerlendiririz. Eski hâlini tek başına soyutlayarak göremeyiz.

Sultan Mehmed şehri aldığı zaman burayı tabii ki dönüştürmesi gerekiyordu. Kentin en büyük kilisesini öylece bırakamazdı. Nasıl ki kentin katedrali başlıca mekânsa, fetihten sonra da oranın şehrin cuma camisi olması gerekiyordu. Dolayısıyla dönüştürmeye mecburdu ve dönüştürdü. Fakat onun döneminde yapıda çok büyük değişimler yapıldığını görmüyoruz. İçerideki gerekli eklemelerin yanında dışarıda sadece bir ahşap minare eklendiğini biliyoruz; diğer minareler muhtemelen oğlu ve sonraki padişahlar tarafından yapıldı. Dolayısıyla, yapıyı anlamaya çalışmış ve korunması için elinden geleni yapmıştır; onun büyük entelektüel kişiliğini de burada hesaba katmak lazım.

Biliyoruz ki birkaç yüzyıl boyunca yapının içindeki figürlü mozaikler kapanmamış. Ancak 1700'lerde kapandığını biliyoruz. Hatta kubbede bulunan büyük Pantokrator İsa, yani evrenin hükümdarı İsa mozaiği yarım büst olarak açıkta duruyordu. Bu durum ibadet eden Müslümanları rahatsız etmiyordu. Çünkü öyle bir atmosferde yaşıyoruz ki, o dönemde, çok büyük metropoller bunlar; çok farklı insanların ve inançların bir arada yaşadığı yerler. Ve fetihi gerçekleştiren genç sultan bunu çok güzel harmanlıyor.

Tabii ki daha sonraki padişahlarla birlikte yapıya eklemeler yapılıyor ve bir Osmanlılaştırma başlıyor. Ona Osmanlı kimliğinin verilmesi daha doğrusu fetihten sonraları oluyor. Bu çok ilginç bir şey. Ayasofya Bizans döneminde nasıl basit bir katedral değil de imparatorluğun gücünü, Hristiyanlığın dünya üzerinde egemen olduğunu gösteren bir yapıysa; Osmanlı da aynı düşünceyi kullanıyor. Padişah da kendi mührünü oraya vurarak bu önemli mirası, devletin sembolü olarak sürdürmeyi sağlıyor.

Osmanlıların bunu çok iyi bildiğini düşünüyorum. Belli ki Bizans'taki efsaneleri ve hikâyeleri Osmanlıcaya çevirip daha da zenginleştirerek yeni Ayasofya efsaneleri yaratıyorlar. Bu da Ayasofya'nın Osmanlı düşünce hayatında ne kadar önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Yani Bizans'ta neyse Osmanlı'da da aynı şekilde, hiçbir değişime uğramadan bir prestij yapısı olarak hayatına devam ediyor.

“Ayasofya’yı bütüncül olarak ele almamız gerekiyor”
İç mekânda Bizans mozaikleri ile Osmanlı hat yazıları; dışarıda ise özgün yapı ile sonradan eklenen payandalar, minareler ve hünkâr mahfili bir arada yaşıyor. Farklı medeniyetlerin estetik anlayışlarının oluşturduğu bu çok katmanlı sanat dilini ve diyaloğu nasıl okumalıyız?

Ben çok basit bir şey söyleyeceğim: İlk başta saygı duymalıyız. Çünkü hepsinin Ayasofya'ya kattığı tarihi, kültürel ve sanatsal bir değer var. Ben bir bilim insanı olarak, gariptir bir Bizans uzmanı olarak Ayasofya'yı bir bütün olarak okuyorum. Yaptığım çalışmalarda elbette özgün hâli nasılsa daha sonraki eklemeleri ayrı ayrı tespit ediyorum ama yapıyı bütüncül olarak algılamamız gerekiyor. Neyin ne zaman, kimler tarafından ve nasıl yapıldığını iyi bilelim. Maalesef halk arasında "1453'te yapıldı" gibi komik derecelere düşen söylemleri düzeltelim. Ne kadar çok öğrenirsek o kadar değerlidir tabii ki. Bunun için biz elimizden geleni yapıyoruz ama sadece bilim dünyasının değil; kurumların, idarecilerin ve halk seviyesinde bilgi yayan hepimizin de görevi. Önce saygı duymamız lazım. Başka bir dine, başka bir medeniyete ait diye hiçbir katmanı göz ardı edemeyiz. Onu bir bütün olarak görüp, "Bakın, ne güzel birbirine ahenklenmiş, uyuşmuş" diyerek düşünmemiz gerekir.

“Ayosofya’nın Türk mimarisine etkisi göz ardı edilemez”
Hem bir mühendislik harikası hem de simgesel bir anıt olarak Ayasofya, kendinden sonraki Bizans ve Osmanlı mimari geleneklerini, özellikle anıtsal yapıların kurgusunu nasıl şekillendirdi?

Bu konu bilim dünyasında çok uzun yıllar önce de tartışılmış bir konudur. Türk ve Osmanlı sanatı tarihçileri bu konuda biraz daha muhafazakâr davranarak Ayasofya'nın hiçbir etkisi olmadığını savunurken; Bizans üzerine çalışan özellikle yabancı uzmanlar, çok büyük etkisi olduğunu ve günümüzdeki klasik Osmanlı camilerinin ortaya çıkmasında rol oynadığını söylüyorlar. Ben tam ortasındayım bu iki düşüncenin. Şöyle ki; Osmanlı, İstanbul'u almadan önce tabii ki bir gelenek geliştirdi. Daha Orta Çağ'da, Beylikler ve Selçuklu döneminde kendine has bir mimarisi vardı. Evet, böylesine kubbesi yoktu. Biraz da kendi getirdiği geleneklere bağlı olmak zorundaydı. Ama daha İstanbul'u almadan Bursa ve Edirne'de biz ilk adımları görüyoruz.

Ben şuna inanıyorum: Fetihten önce Osmanlı dünyasında Ayasofya ile ilgili bilgiler dolaşıyordu. Yani Osmanlı'nın dış dünyayla irtibatta olduğu o 50-100 senelik süreçte, mutlaka gelen gezginlerden veya alınan esirlerden Ayasofya hakkında bilgi edinilmiş olması gerekirdi. Bundan eminim, başka türlü olamaz. Ve bunlar fetihten sonra çok iyi bir şekilde harmanlandı. Tabii ki Mimar Sinan da burada kendi yaratıcılığıyla büyük varyasyonlar yaparak önemli yapıtlar ortaya çıkardı; diğer mimarlar da öyle.

Ayasofya'nın etkisi göz ardı edilemez tabii ki. İlk defa böylesine bir yapı görüyorsunuz ve her şeyden öte İslami inançtaki bir kült mekânına çok iyi uyuyor. İslam mimarisinde yapının her tarafından açıklıkla mihrabı görmek zorundayız. Oysa bazilikal plandaki Hristiyan kiliselerinde böyle bir şey yoktur. Onlar uzunlamasınadır; sadece en dipteki doğu apsisine, sunağın olduğu yere odaklanabilirsiniz. Geneli göremezsiniz. Hatta kilisede ayin olduğu zaman yan mekânlardan geçen kilise görevlilerini halk tam göremez.

Oysa Ayasofya'da öyle değil. Ayasofya merkezî bir yapı olduğu için her noktadan apsisi görebiliyorsunuz. Aynı bir İslam mimarisinin istediği nitelikte; geniş bir üst yapı, o geniş yapının altında toplanan müminler ve her noktadan görülebilen bir mihrap. Bu çok önemli. O yüzden etkisi kesinlikle göz ardı edilemez düşüncesindeyim.

“Ayasofya’nın restorasyonu büyük bir hassasiyetle yapılıyor”
2020'de yapının cami işlevi kazanması sürecinde Bilim Kurulu Üyesi olarak çok kritik ve önemli bir görev üstlendiniz. Restorasyon sürecindeki bilimsel titizliği sizden dinleyebilir miyiz?

Restorasyon çalışmaları camiye dönüşümden önceden başlamış çalışmalardır. Ancak depremlerden sonra büyük önlemler almak gerektiği için bu anlamda da büyük çapta restorasyon çalışmalarına son senelerde girişildi ve süreç genişledi. Titizlik büyük, çünkü yapı bilmediğimiz kadar çok detayı olan, çok zor bir yapı ki... Müzeye çevrildiğinin arifesinde gelen Amerikalı heyet birtakım çalışmalar yapmış; ilk defa planlarını ve çizimlerini o dönemin teknolojisine göre titizlikle hazırlamışlar. Sıva altındaki mozaikleri ortaya çıkarmışlar. Fakat yapısal ve strüktürel anlamda büyük girişimler yapamamışlar. Oysa 19. yüzyılın ortasında Fossati Kardeşler çok büyük strüktürel işler yapmışlardı ama o zamanki teknoloji ve imkânlar şimdiden çok farklı.

Dolayısıyla şimdi biz de bu anlamda büyük bir çalışmaya girdik. Hassas ve bilmediğimiz çok şey olan bir yapı olduğu için hesapların çok ince yapılması, iyice tetkik edilmesi gerekiyor. Sadece içeriye kurduğumuz iskelenin projelendirmesi, testleri ve incelemeleri bir buçuk sene sürdü. Bir buçuk sene sonra iskele kurulmaya başlandı; bu kolay değil. Şimdi kubbenin üstünü örtüyoruz, yakında tamamlanacak ve içinde çalışma başlayacak. İlk defa kubbenin asıl strüktürünü göreceğiz. Şöyle açıklayayım: Kubbenin hangi tarafının ne zaman yıkıldığını araştırmacıların varsayımlarından biliyoruz. Muhtemelen "Şu kısım 14. yüzyıl, bu kısım 6. yüzyıl" diyoruz. Ama bugüne kadar kimse açıp da duvar strüktürünü çıplak gözle görmemiş. Mesela kubbe tam bir yarım küre gibi gelmiyor; o yüzeyde zaman içinde yapılmış dolgular ve kayıplar var. Bunlar ancak açılacak ki 6. yüzyılın tipik duvar örgüsü nerede kalmış, daha sonra yapılan müdahaleler nasıl yapılmış görelim.

O kadar büyük bir titizlik var ki; ben kongrelerde bunları bahsettiğimde yabancı meslektaşlarım şaşırıyor. Geçen sene Avrupa Parlamentosu'nda Ayasofya'nın son çalışmaları hakkında bir sunum yaptım. Gelen sorulardan anladığım kadarıyla hiç kimsede bu kadar ayrıntılı analizler yapılmıyor. Bizde her hafta farklı yerlerden harç analizi yapılıyor, hangi döneme ait olduklarını çıkarıyoruz. Aynı şekilde farklı dönemlere ait tuğlaları yeniden ürettik. Erken Bizans tuğlasını aynı boyutlarda ve aynı malzeme içeriklerine sahip olarak yeniden ürettik. Orta Bizans ve Osmanlı dönemindeki tuğlaları da hakeza... Çünkü Ayasofya'da o kadar çok farklı müdahale var ki. Bir duvar yıkılmış, Osmanlı orayı hemen onarmış diyelim; biz o onarmanın tuğlasını Bizans stili yapamayız, tekrar Osmanlı tuğlası olacak. Yani  özgün hâliyle o şekilde sağlamlaştırılacak. Dolayısıyla büyük bir hassasiyet var. Neredeyse her hafta toplantılarımız oluyor ve o günümü ben hep sadece Ayasofya'ya ayırarak orada çalışıyorum. Çok sorumluluk isteyen, çok zor bir görev ama benim için çok büyük bir onur ve mutluluk; herkese nasip olmaz.

“Ayasofya’da ileri teknoloji ve sistemleri kullanıyoruz ve yapıyı titizlikle koruyoruz”
Günümüzde yürütülen kapsamlı restorasyon çalışmalarında, Ayasofya gibi çok katmanlı ve hassas bir yapıda "özgünlük ve müdahale dengesi" nasıl kuruluyor? Mimari koruma perspektifinden baktığınızda önümüzdeki en kritik önlemler neler olmalı?

Dediğim gibi, bir kere siz yapıyı bulduğunuz hâliyle sağlamlaştıracaksınız. Yani yapının değişimine kesinlikle müsaade edemeyiz. Amacımız yapının 6. yüzyıldaki hâline dönmesi de değil, 17. yüzyıldaki Osmanlı hâline dönmesi de değil. Titizliğimiz, şu anki mevcut hâliyle bütün tarihsel müdahalelerini yerinde koruyarak sağlamlaştırmak yönünde. Gereken tüm önlemleri alıyoruz. Tabii bir yandan ibadet ve ziyaretin devam etmesi işlerin biraz yavaşlamasını getiriyor; bu biraz zorluk tabii ki. Ama istenilen buysa biz de o şekilde devam ediyoruz. Hem insani güvenlik açısından hem de yapı zarar görmesin diye tüm önlemleri alıyoruz. Zaten olan her şey her dakika takip ediliyor. Monitörizasyon sistemimiz var; hem hareketleri hem nemi hem de havayı ölçen aletler koyduk. Bu aletlerin bize verdiği verilere göre hemen o anda, o noktada önlemimizi alabiliyoruz.

Şu anda Ayasofya'da en iyi teknolojiler kullanılıyor. Bu konuda herkesin içi rahat etsin, bundan da çok gurur duyuyorum. Benim yurt dışında bile görmediğim kadar ileri teknoloji ve sistemleri biz burada kullanıyoruz ve yapıyı koruyoruz.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...