}
21 Nisan 2026

Volkan Üce: “2M², bir aidiyet sorgulaması”

45. İstanbul Film Festivali'nden "En İyi Belgesel" ödülüyle dönen "2M²"nin yönetmeni Volkan Üce ile bir araya geldik. Göç, yas ve aidiyet üçgeninde, "Nereye aitim?" sorusunun yanıtını arayan bu çarpıcı belgeselin ortaya çıkış hikâyesini konuştuk.

Siyaset bilimi geçmişinizden gelen ve önceki belgesellerinizde de gördüğümüz “arada kalmışlık” ve “görünmezlik” temaları, 2M²’de bu kez çok daha somut bir yere, yani ölüm anındaki “Nereye aitim?” sorusuna bağlanıyor. Bu belgesel, sizin için neyi sorguluyor?

Evet, 2M² doğrudan aidiyetle ilgili bir belgesel. Dinî veya millî boyutlardan ziyade aidiyet duygusunun kendisine odaklanıyorum; tam olarak nereye gömüleceğini bilememenin ve bu karar sürecinin yarattığı zorluklara… Bundan 60 yıl önce gurbetçilerimiz Belçika, Hollanda, Fransa gibi ülkelere gittiler ve bugün onların çocukları, torunları vefat etmeye başladı. Uzun yıllar görünürlüğümüz yoktu; bugün artıyor gibi görünse de bunu çok samimi bulmuyorum, daha çok bir vitrin çabası gibi geliyor. Ancak sadece Batı’yı suçlamıyorum; gurbetçilerin de kendilerini sorgulaması gerekiyor. Ben yargıyı açık bırakıyorum. Asıl mesele şu: 60 yılın ardından insanlar hâlâ bir cenaze durumunda doğrudan Türkiye’yi düşünüyor. Belgeselde cenazeci Tayfun’un işi havalimanında bitiyor; oysa normalde mezarlıkta bitmesi gerekir. Avrupa’da cenazelerin büyük kısmı hâlâ havalimanında noktalanıyor. 60 yıl sonra bile ilk refleks “Bir sonraki uçak ne zaman?” oluyor. Bunun sağlıklı olmadığını düşünüyorum; çünkü geride kalanlar mezarı ziyaret edemiyor, dertleşecek bir yer bulamıyor. Bu yüzden herkesin Türkiye’ye gömülmek istemesini sorguluyorum. Bir azınlığın aidiyetini, yaşadığı yere gömülme oranına bakarak anlayabiliriz. Eğer insanlar kendini ait hissetseydi, orada gömülmeyi tercih ederdi. Demek ki 60 yıl sonra bile çözülememiş bir aidiyet sorunu var; belgeselin özü de bu.

Peki, bir karar verme anı üzerinden düşünürsek; Avrupa'daki Türk göçmenler için o meşhur "geri dönme" fikri, ölüm anında bile gerçekten hür bir tercih mi sizce? Yoksa iki coğrafya arasında sıkışmışlığın getirdiği bir zorunluluk mu?

Bence bu bir zorunluluk değil. Örneğin, Belçikalıların sadece yüzde ikisinin cenaze sigortası varken, Belçika’daki Türklerin yüzde sekseninin böyle bir fon üyeliği var. Üstelik bu cenaze fonları “Cenazelerinizi illa Türkiye’ye göndereceğiz” şeklinde bir dayatmada bulunmuyor; Belçika’da gömülme imkânı da sunuyorlar. Ancak nedense bu seçenek hiçbir şekilde düşünülmüyor. Ana karakterimiz Tayfun’un da özellikle vurguladığı ve “Keşke değiştirebilsek” dediği nokta tam olarak bu. Hatta bu belgeseli çekmeye başladığımızda Tayfun bana şöyle demişti: “Belki bu film vesilesiyle bu algıyı değiştiririz ve buradaki mezarların o yirmi yıllık geçici süresini ebedî istirahatgâha çevirebiliriz.”

"Hayatın gerçekleri farklı işliyor"
Belgeselde; yas gibi en saf insani duygunun ve defin gibi manevi bir kültürel mirasın, günümüzde devasa bir lojistik ve hizmet ekonomisine dönüştüğüne tanık oluyoruz. Geleneksel ritüellerin bu dönüşüm süreci, bir yönetmen olarak sizin gerçeklik algınızı ve sinemasal yaklaşımınızı nasıl etkiledi?

 “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” diye bir türkü vardır, bilirsiniz… Bu konuda çok romantik bir imajımız var. O son yolculuğu sanki eve, köklere yeniden göç ediyormuşuz gibi romantize ediyoruz. Ancak ben belgeseli çekmeye başlamadan önce yaptığım araştırmalarda bu romantik fikrin gerçekliğe pek uymadığını hissetmeye başlamıştım; çekimler sırasında ise bu durum tamamen gün yüzüne çıktı. Ortada öyle romantik bir tablo yok. Araştırma sürecinde bu romantizmin ne kadar yersiz olduğunu anladım ve çekimler ilerledikçe buna yer olmadığını gördüm.

Ben aslen Nevşehirliyim; memlekete giderken genelde Kayseri’ye iniyorum ve orayı biliyorum. Oradaki ticaret kültürüne aşinayım. Bu yüzden Tayfun’un karakteri, Kayseri’deki çalışanlar ve onun ziyaret ettiği iş arkadaşları konuya tam oturdu. Kapitalizmin çarklarının o “köyümün yağmurlarında yıkasınlar” hayalini nasıl ezip geçtiğini, maneviyatın önüne nasıl lojistiğin geçtiğini gördük. Hayatın gerçekleri maalesef böyle işliyor.

"Tayfun, ölümü hayatın bir parçası olarak görebiliyor"
Belgeselin merkezinde Tayfun Bey yer alıyor. Kendisi yas sürecindeki kederli insanlarla ve ölü bedenlerle sürekli iç içe; fakat aynı zamanda bu süreci vakur, soğukkanlı ve mizah duygusunu da barındıran bir doğallıkla yönetiyor. Tayfun Bey'in profesyonel mesafe ile insani şefkat arasındaki o ince dengesini kameraya yansıtırken nasıl bir gözlem süreci geçirdiniz?

Onu ilk tanıdığımda mizahi ve eğlenceli bir yönü olduğunu hemen fark ettim ve bu benim çok ilgimi çekti. Başlarda aşırı profesyonel, resmî ve soğuk bir insanla karşılaşacağımı bekliyordum ama bana çok sıcakkanlı ve komik geldi. Hatta yeni tanıştığımızda bana şöyle bir şey söylemişti: "2008'de babam vefat ettiğinde onu yıkamaktan ve ölü bedenine dokunmaktan korktum. İnsan kendi babasından korkar mı?" diyerek oldukça hüzünlenmişti. Bu durum içinde bir ukde olarak kalmış.

2014'te bu mesleğe ilk başladığında çok korkmuş ama zamanla bu korkusunu yenmeyi başarmış. Son derece kendine has bir yolla bu psikolojiyle başa çıkmayı öğrenmiş biri. Bu konuda ona büyük saygı duydum. "Belki onu izleyerek, takip ederek ve onu filme çekerek ben de ölüme karşı daha soğukkanlı olabilirim; ölümü kabullenip onu hayatın doğal bir parçası olarak görmeye başlayabilir miyim?" ümidiyle bu işe giriştim. Tayfun bu dengeyi kurabiliyor, ölümü hayatın bir parçası olarak görebiliyor ve ona bu yüzden saygı duyuyorum.

Mesleğe yeni girdiği ilk başlarda yaşadığı sorunları eve taşıyormuş; o gün yaşadığı sarsıcı olayları üzerinden atamıyor, iştahı kapanıyor ve stresten içine kapanıyormuş. Eşi onu uyarmış: "Tayfun, bu böyle devam edemez." Çünkü Tayfun, 30 küsur yaşına kadar bir fabrikada gece vardiyasında çalışmış, sonra kendini geliştirmek istemiş ve "Ben de takım elbise giymek, saygıdeğer bir iş yapmak istiyorum" demiş. Gece vardiyasında çalışırken gündüzleri okula giderek diplomasını almış ve cenazeci olmuş. İlk dönemde çok zorlanınca eşi ona şöyle demiş: "Tamam, diplomanı aldın, takım elbiseni giyiyorsun ve saygın bir iş yapıyorsun ama fabrikada çalışırken böyle değildin. Şimdi ise bu işi yaparken sanki kendini kaybediyorsun." Tayfun da o günden sonra bu kederin kendi üzerine yapışmasını engellemek için bir savunma mekanizması olarak mizahı kullanmaya başlamış.

“Belçika’da diplomalı bir Türk cenazecinin olması bana çok ilginç geldi”
Okurlarımız muhtemelen bizzat sizden dinlemek isterler diye sormak istiyorum. Tayfun'la tanışmanız ve “2M²” belgeselini hayata geçirme fikriniz tam olarak nasıl gelişti?

Pandemi döneminde herkes evine kapanmıştı. Haberlerde sürekli vaka ve can kaybı anonsları yapılıyor, insanlar ister istemez içine kapanıp en derin korkularıyla baş başa kalıyordu. O dönemde Belçika televizyonlarını yakından takip ediyordum. Belçika’da birisi vefat ettiğinde genellikle bir hafta sonra gömülüyor; bu sürede törenin tüm detayları planlanıyor ve cenazeye yüzlerce insan katılıp sevdiklerine huzurlu bir şekilde veda ediyor. Ancak korona başladığında cenazelere en fazla 4 ya da 10 kişi katılabileceği açıklandı ve büyük bir infial oluştu. “Sevdiklerimize istediğimiz gibi veda edemiyoruz” deniyordu. Ben bunları izlerken şunu düşündüm: “Biz Avrupalı Türkler için hayat zaten her zaman bir tür korona süreci gibi işliyor.” Çünkü bizim cenaze süreçlerimizde 24 saatlik bir zaman baskısı, panik ve şok hâkim. Belçikalılar bir haftalık vakit içinde sakin bir merasim yaparken; Türklerde “Bir sonraki uçak kaçta, konsolosluk açık mı, hangi evrak eksik?” gibi sorularla sürekli bir kaos yaşanıyor. Sanki hep korona şartlarındaymışız gibi alelacele bir vedalaşma süreci yürütüyoruz.

O zaman kendime şunu sormaya başladım: “Korona bitse bile bizdeki bu panik neden bitmiyor? İlk uçak ne zaman kalkacak stresi neden sürekli yaşanıyor?” Bu sorular zihnimde dönerken haberlerde Tayfun’a rastladım. Koronanın cenaze işlemlerine etkisini tartışan bir programda, nesillerdir bu işi yapan Belçikalı cenazecilerin arasında Tayfun da vardı. Belçika’da diplomalı, belediyeden vergi dairesine, kimlik iptalinden uçak biletine kadar her şeyi halleden bir Türk cenazeci olduğunu ilk kez orada gördüm ve bu bana çok ilginç geldi. O bölüm sadece bir iki dakika sürdü ama bende yarım kalmış bir tat bıraktı. “Ben bu yemeği bulup sonuna kadar yiyeceğim” dedim. Çünkü toplumun konuşmaktan kaçındığı ama herkesin yüzleşmek zorunda olduğu bir konuydu. Ben de bu konuyu belgesel yapmaya karar verdim.

“2M²”de aidiyet, özlem ve kimlik arayışı gibi temalara odaklandım”
Belgeseliniz Türk diasporası üzerinden cenaze pratiğine odaklanıyor ama ölüm evrensel bir konu. Rotterdam gibi uluslararası festivallerde farklı kültürlerden izleyicilerle buluştuğunuzda nasıl tepkiler aldınız? Ölüme bakışta benzerlikler ya da farklılıklar gördünüz mü?

Ölüm; din, dil, ırk fark etmeksizin hepimizin başına gelecek mutlak bir gerçek. Ben de filmlerimin herkese hitap etmesini önemsiyorum. Amacım; sadece Türkiye’yi ya da Türkleri anlatan lokal bir hikâye kurmak değil, evrensel bir dil yakalamaktı. Bu yüzden “2M²”de de o evrensel dili oluşturmaya dikkat ettim. Bilerek dinî ritüellerin derinine girmekten kaçınıp aidiyet, özlem ve kimlik arayışı gibi temalara odaklandım. Çünkü farklı bir izleyici “Bu hikâye beni ilgilendirmiyor” diyebilirdi.

Rotterdam Film Festivali’ne seçildiğimizde çok sevindim. Belgesel 500 ve 700 kişilik salonlarda üç kez gösterildi ve tüm biletler tükendi. Salonda neredeyse hiç Türk yoktu; bu benim için önemli bir sınavdı. Çıkışta gözleri yaşlı insanlar yanıma geldi, çok samimi tepkiler aldım. Letterboxd’daki farklı kültürlerden gelen yorumlar da bana büyük özgüven veriyor. Hollandalı izleyiciler “Beni beş kez ağlattın, on kez güldürdün” dediler. Selanik’teki gösterimde bir izleyici de “Ölümle ilgili bir belgeseli izlerken topluca gülmek adeta terapi gibiydi” diye yazmış. Bu yorumlar bana şunu gösterdi: Yas da ölüm de mizah da tamamen evrenselmiş.

“Önceliğimiz her zaman izin almak oldu”
Sürece bakıldığında; yas tutan insanların hayatına, üstelik gasilhane ve taziye evi gibi en mahrem alanlara kamerayla girmek durumunda kaldınız. Belgesel sinemasının en kırılgan ve hassas tarafı burası. Çekim sürecinde bu sınırları nasıl belirlediniz? "Bunu çekmeyelim" ya da "Burayı yansıtmayalım" dediğiniz keskin kırmızı çizgileriniz var mıydı?

Tabii ki vardı. Her şeyden önce o mahremiyet sınırının fazlasıyla bilincindeydik. Sahada dört kişilik küçük bir ekiptik ve en hassas noktamız şuydu: İnsanların en sevdikleri varlıklar, hayatlarında yalnızca bir kez ölüyor ve bu anlar ömür boyu unutulmayacak, çok özel ve travmatik anlar. Orada en ufak bir hata yapmaktan ve acılı insanların hafızasında kötü bir hatıra olarak kalmaktan çok korktum. Bu yüzden önceliğimiz her zaman izin almaktı.

Kayseri’deki çekimlerde gün boyunca gasilhanede bekliyorduk; günde 14-15 ailenin geldiği oluyordu ama en fazla bir ya da iki aileden izin isteyebiliyorduk. Çünkü insanların yüzündeki acı o kadar tarifsizdi ki, “Sizi çekebilir miyiz?” diye sormak bile bazen yanlış geliyordu. İzin aldığımız nadir durumlarda bile beklenmedik tepkiler olabiliyordu; örneğin aile onay verse bile bir akraba çıkıp çekime itiraz edebiliyordu. Böyle durumlarda saygıyla geri çekilip kaydı durduruyorduk. Sadece izin sürecinde değil, çekim anında da mesafeye çok önem verdik. Acıyı abartarak göstermeyi ucuz bir duygu sömürüsü olarak görüyorum ve bundan özellikle kaçındım. Örneğin Tayfun’un köyünde anne ve babasının mezarını ziyaret ettiği bir sahnede ağlama seslerini duyduğumda ilk refleksim kameramana “Dur, yaklaşma, mesafeyi koru” demek oldu. Kadrajımızda ağlayan bir insan olduğunda, o acıya saygıdan ötürü hep mesafemizi koruduk.

Peki, belgesel çekiminin ardından; ölüm, kimlik ve aidiyetle ilgili bu kadar derin tartışmayı sırtlamışken... Çok özel bir soru mudur bilmiyorum ama siz hakikaten nereye gömülmek istersiniz? Bu sorunun yanıtını kendiniz için buldunuz mu, yoksa hâlâ o cevabı arıyor musunuz?

Nereye gömülmek istediğim konusunda Belçika fikrine daha sıcak bakıyorum. Çünkü o uçağa yetişme stresi, nakil işlemleri ve bitmeyen panik hâlini ailemle belgeseli izledikten sonra uzun uzun konuştuk. “Nerede vefat edersek oraya gömülelim” dediler. Ben de aynı fikirdeyim. Ama bence mesele nereye gömüleceğimizden çok, kaybolup unutulmaktan korkmak. Avrupa’daki en büyük sorunlardan biri mezar yerlerinin kiralık olması; 20 yıl sonra kaldırılma ihtimali insanları ürkütüyor. Temeldeki bu endişeyi atlamamak gerek.

Yönetmenlik serüveninizde geleceğe yönelik çalışacağınız diğer konuları da düşündüğünüzde, bu belgesel filminiz kariyerinizde nerede konumlanıyor ve bundan sonra neler yapmak istiyorsunuz?

İnsanların “Volkan sadece bu konulara ve bu stile yatkın” diyerek beni bir kalıba sokmasından ve kısıtlamasından korkuyorum. Bu yüzden kendimden bahsetmeyi çok sevmiyorum; filmlerimin beni zaten yeterince anlattığını düşünüyorum. Kendimi sınırlandırmadan yeni şeyler keşfetmek istiyorum. Ama şunu kesinlikle söyleyebilirim: Belgeseli asla bırakmam. Çünkü kurmacada dünyayı baştan kurarsınız; belgeselde ise beklenmedik anlarla sürekli zenginleşirsiniz. Belgesel bu yüzden hep hayatımın bir parçası olacak.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...