İstanbul’un çağdaş sanat sahnesinde özgün ve disiplinlerarası üretimlere alan açan Gama Gallery, genç ve yükselen sanatçılara odaklanan sergi programıyla dikkat çekiyor. Bu çerçevede galeri, 21 Nisan–16 Mayıs tarihleri arasında Naz Kökbudak’ın “Inner Cosmos: The Power of Imagination” başlıklı sergisine ev sahipliği yapıyor. Biz de sanatçının içsel deneyimlerle evrensel döngüler arasında kurduğu bağı odağına alan bu üretim pratiğini kendisinden dinledik.
"Inner Cosmos" sergisinde insanın içsel deneyimleriyle evrensel döngüler arasında bir köprü kuruyorsunuz. Kendi sübjektif ve içsel dünyanızı, evrenin o devasa, objektif ve makro ölçeğiyle senkronize ederken tuvaldeki dengeyi nasıl sağlıyorsunuz? Bu iki zıt ölçek, üretim anında birbirine nasıl entegre oluyor?
Bu denge, benim için dışarıdan kurulan bir kompozisyon değil, içeriden gelen bir farkındalığın sonucu. Her şey kendi içime bakmakla başladı. Hayatımda tekrar eden döngüleri fark ettiğimde, bunun sadece bireysel değil, evrensel bir ritmin parçası olduğunu gördüm. Evrende her şey döngüsel bir düzen içinde ilerliyor. Aynı ritim, insanın iç dünyasında da var. Tuvalde yaptığım şey, bu iki ölçeği birleştirmekten ziyade aslında zaten var olan o ortak yapıyı görünür kılmak.
Eserlerinizde salt görsel bir temsilden ziyade epoksi, reçine ve yoğun doku pastalarıyla çok katmanlı, mekânsal bir algı yaratıyorsunuz. Malzemenin bu kimyasal ve fiziksel doğası, zihninizdeki o soyut imgeleri somutlaştırırken sizi nasıl yönlendiriyor? Üretim sürecinde malzeme mi zihninize uyum sağlıyor, yoksa malzemenin kendi akışı eserin yönünü mü değiştiriyor?
Bu süreç karşılıklı bir diyalog. Başlangıçta zihnimde bir yön ve his var ama malzemenin doğası sürece mutlaka dâhil oluyor. Bazen hiç beklemediğim bir anda malzemenin dokusu, bana verdiği enerji ve yaşattığı duygu üretim sürecini tamamen değiştirebiliyor. O anlarda eserin yönü de dönüşebiliyor. O noktada müdahale etmek yerine süreci izlemeyi ve yönlendirmeyi tercih ediyorum. Çünkü tam da o dengede eser, planlanmış bir yüzey olmaktan çıkıp yaşayan bir yapıya dönüşüyor.
“Katmanlar oluştukça renkler de kendi yönünü buluyor, eserin parçası hâline geliyor”
Renk paletinizin estetik bir tercihten öte sembolik bir dili olduğunu görüyoruz. Zihinsel bir imgeyi görselleştirirken renklerin bu kavramsal kodları (yaşam enerjisini simgeleyen bordolar, bilinmezliği imleyen lacivertler, farkındalığı yansıtan metalikler) üretim sürecinin en başında mı kurgulanıyor, yoksa katmanlar oluştukça spontane bir şekilde mi yüzeye çıkıyor?
Renk benim işlerimde estetik bir tercih değil, anlam taşıyan bir dil. Üretime belirli bir bilinçle başlıyorum ama süreç içinde bu dil derinleşiyor. Bordo benim için yaşam enerjisini ve dönüşümün başlangıcını temsil ederken, lacivert daha çok bilinmezlik ve derinlik alanını ifade ediyor. Metalik yüzeyler ise farkındalık anlarını simgeliyor. Ama bu kodlar sabit değil. Katmanlar oluştukça renkler de kendi yönünü buluyor ve eserin parçası hâline geliyor.
“‘Nazar Serisi’, benim için çok kişisel bir farkındalık alanından doğdu”
İnsanın tekrar eden düşünce ve deneyimlerini evrenin döngüsel yapısıyla bağdaştırdığınız "Nazar Serisi", modern insanın takılı kaldığı kısır döngülere nasıl bir ayna tutuyor? Bu seri, izleyiciye kozmik bir kabulleniş mi sunuyor, yoksa o döngüyü kırmaya yönelik bir farkındalık çağrısı mı barındırıyor?
“Nazar Serisi”, benim için çok kişisel bir farkındalık alanından doğdu. Kendimi sürekli tekrar eden düşünceler ve duygular içinde sıkışmış hissettiğim bir dönemden geçiyordum. O süreçte şunu fark ettim: Bu tekrarlar bir çıkmaz değil, bir farkındalık alanı. Değişim, döngüyü kırmakla değil, onu gerçekten görmekle başlıyor. Bu seri izleyiciye bir kabulleniş sunmuyor; bir farkındalık çağrısı yapıyor. İzleyici kendi döngüsünü fark ettiğinde, dönüşüm zaten başlıyor.
“Mars’ın doğasından ilham aldım”
“Piece of Mars” eserinizde kozmik çarpışmalar ile yaşamın kırılma anları arasında bir bağ kuruyorsunuz. Evrendeki bu büyük yıkımların yeni oluşumlara zemin hazırlaması, sizin sanat pratiğinizde “dönüşüm” kavramını nasıl şekillendiriyor? Kişisel veya toplumsal kırılmaları eserlerinizde nasıl bir yaratım sürecine evriltiyorsunuz?
Mars’ın doğasından ilham aldım. Koruyucu atmosferi zayıf olduğu için sürekli çarpışmalara maruz kalıyor ve her çarpışmadan sonra yüzeyi yeniden şekilleniyor. Bu bana insan hayatındaki kırılma anlarını hatırlatıyor. Çünkü o anlar ne kadar yıkıcı görünse de aslında dönüşümün başladığı yerler. Benim için dönüşüm, yok oluşun karşıtı değil; onun devamı. Her kırılma, yeni bir formun başlangıcı ve yeni bir olasılığın açılmasıdır.
“Her eser aslında bir anın yeniden yaşanması”
Düşünceler veya meditatif anlar gibi çok hızlı kaybolabilen soyut zihinsel imgeleri; epoksi ve reçine gibi ağır malzemelerle kalıcı bir esere dönüştürürken nasıl bir yöntem izliyorsunuz? O anlık imgeyi tuvale aktarırken atölyedeki üretim rutininiz nasıldır?
Bu süreçte hız ve farkındalık çok önemli. Çünkü o imgeler çok kısa süreli. Genellikle o anı yakaladığımda hızlıca bir eskiz ya da renk hissi oluşturuyorum. Sonrasında atölyede o duyguyu tekrar çağırarak katmanlar hâlinde çalışıyorum. Benim için üretim sadece fiziksel değil aynı zamanda o zihinsel duruma geri dönebilmekle ilgili. Her eser aslında bir anın yeniden yaşanması.
“Bu sergi benim için bir kırılma noktası”
Sanat yolculunuza ve önceki soyut üretimlerinize dönüp baktığınızda, Gama Gallery'deki bu yeni serginiz; teknik tutumunuzda, "bilinç açılımı" ve "farkındalık" gibi kavramsal tanımlamalarınızda nasıl bir olgunluğa işaret ediyor? "Inner Cosmos"u kariyerinizde nasıl bir durak olarak tanımlarsınız?
Bu sergi benim için bir kırılma noktası. Önceki işlerimde de döngüler ve dönüşüm vardı ama burada bu kavramlar çok daha bilinçli ve derin bir yerden geliyor. “Inner Cosmos” sadece bir sergi değil; bir farkındalık sürecinin sonucu. Hem teknik hem kavramsal olarak daha net ve olgun bir dilin temsilcisi. Kendi sanat pratiğimde daha güçlü ve daha odaklı bir yönü ifade ediyor.
“İzleyicinin bu sergiyle baş başa kaldığında kendi iç dünyasına dönmesini istiyorum”
Katmanlı yapıların yarattığı derinlik hissi, eseri sadece izlenen değil, "deneyimlenen" bir alana çeviriyor. Bir sanatsever bu 20 eserlik seçkiyle baş başa kaldığında, onun algı ve dönüşüm ekseninde hangi zihinsel eşiği atlamasını ya da kendi "içsel evreninde" neyle yüzleşmesini arzuluyorsunuz?
Ben izleyiciye ne hissetmesi gerektiğini söylemiyorum. Ama bir şeyi fark etmesini istiyorum. Bu sergiyle baş başa kaldığında, kendi iç dünyasına dönmesini… Belki de uzun zamandır görmediği bir şeyi fark etmesini. İnsan, kendi iç evrenini tanımadan dış dünyayı gerçekten anlayamaz. Eğer izleyici bu farkındalıkla ayrılıyorsa, benim için en değerli şey gerçekleşmiş oluyor.